İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

 OKULLARIMIZDA KAN KAYBI SÜRERKEN

OKULLARIMIZDA KAN KAYBI SÜRERKEN 

Okullarımızda yıllardan beri süregelen bir kan kaybı var. Öğrenci sayısı giderek azalıyor. Bu konuda maalesef ciddi bir araştırma yok. Bu yüzden de körlerin fili tanımlaması gibi, herkes kendine göre bir yorum yapıyor, yazılıp söylenenler daha çok kişisel görüş ve deneyimlere dayanıyor. Dahası, pek çok yönü olan sorunlar, klasik hataya düşülüp indirgemeci, genellemeci bir mantıkla ele alınıp, çözüm öneriliyor. İdealist diyebileceğimiz bir kesim, sorunu, ait olduğu toplumu sevmek, önemsemek ya da sevmemek olarak görüyor. Özellikle çocuklarını yabancı okullara ya da kolejlere gönderenlerin -en hafif deyimle- toplumunu önemsemeyen, toplumunu sevmeyen kişiler olduğu düşünüyor. Bu nedenle akıl ve mantıktan uzak öneriler bile görülebiliyor. Örneğin, toplumun yapısından, gerçeklerden habersiz bazı kişiler çıkıp, “çocuğunu Ermeni okullarına göndermeyenlerin, vaftizini, düğününü yapmayalım, cenazesini kaldırmayalım, cezalandıralım” diyebiliyor. 
Elimizde herhangi bir bilimsel araştırma olmadığından, bazı gençlerle, öğretmen ve yöneticilerle görüşerek konuya açıklık getirmeye çalıştık. 

Konuyu incelerken diğer toplumsal meselelerimizde de olduğu gibi, karar verici bir merkezin eksikliğini, dağınıklığın ve başına buyruk yapılanmanın zararlarını saptadık. Bir merkez etrafında toplanıp örgütlenemezsek sorunlarımızın çözümünün giderek zorlaşacağını belirledik. Kısacası en önemli ve hayati sorunumuzun, toplumumuzun sorunlarına tek merkezimizin etrafında örgütlenerek çözümler arama ve üretme eksikliği olduğunu gördük. Belki ilk yapılması gereken liderliğin çevresinde ortak bir eğitim kurulu oluşturmaktır. 

OKULLARIMIZDAKİ ÖĞRENCİ SAYISI NEDEN AZALIYOR? 

Kan kaybının pek çok olan nedenlerini üç ana grupta toplamaya çalıştık. Ana grubun içinde yer alan temel nedenleri de alt gruplarda inceledik. Nedenlerin sonlarına da düşündüğümüz çözüm yollarını belirttik. 
1.- Doğal Neden- Nüfus Azalması 
2.- Sosyal ve Ekonomik Nedenler 
3.- Okul ve Eğitimle İlgili Nedenler 

SORUNLARIN TANIMI VE ÇÖZÜM YOLLARI 
1.- Doğal Neden – Nüfus Azalması
a) Doğum azlığı 
b) Göçler 
c) Karma evlilikler 

a) Doğum azlığı: Dünyada pek çok ülkede de (Rusya, Fransa vb.) görüldüğü gibi, Türkiye Ermenilerinin nüfusu da artmıyor. Artması bir yana hızlı bir nüfus azalması var. Bilindiği gibi doğum yoluyla nüfus artışı ancak ailelerin ikiden fazla çocuk yapmasıyla mümkündür. İki çocuk ancak mevcut nüfusu koruyor. Etrafımıza baktığımızda pek çoğumuzun üç çocuklu bir aile tanımadığımızı gördük. Bir çocuklu ya da çocuksuz aileleri de dikkate aldığımızda, göç ve karma evlikleri dikkate almasak bile ciddi bir nüfus azalışından söz edebiliriz. İki üç nesil sonra nüfusun yarı yarıya azalacağını söylemek kehanet olmaz. 

Ne yazık ki bu sorunun basit ve kolay çözümleri yok. Nüfus azalmasına çözüm bulmak son derece zor. Ancak yine de bazı toplumsal tedbirlerle belli ölçüde de olsa çok çocukluluk teşvik edilebilir. Ailelerin en fazla iki çocuk istemelerinin temel nedenlerinden biri de ekonomik. Bu nedenle en azından ekonomik sorunlar için çok çocuklu ailelere kurumlarımızda bazı avantajlar sağlamak yararlı olabilir. Elbette bazı teşvik ve telkinler de yapılabilir. Din adamlarımız, öğretmenlerimiz çok çocukluluğu teşvik edebilir. Tek çocukların daha fazla sorunlar yaşayacağı, çok kardeşli olmanın ise çocukların ruhsal sağlığı ve ileride aile için sosyal ve ekonomik destek sağlaması açısından daha yararlı olacağı anlatılabilir. Okullarımızda aynı zamanda eğitim görmüyor olsalar bile iki çocuklu ailelere örneğin yüzde yirmi, üç çocuklu ailelere yüzde otuz indirim sağlanabilir. Hatta izin verilen inşaatlarla büyük gelirler sağlayacak olan vakıflarımız, iki ve daha fazla çocuklu tüm ailelere -ihtiyaçları varsa- maddi yardımlar sağlayıp, örneğin çocuk yardımı adı altında destek verebilir. Hastanemiz, kilisemiz bu aileleri benzer şekilde koruyabilir. Vaftiz ve düğün sayısına bakıldığında bu korumanın vakıflarımıza büyük yükler getirmeyeceği de açık. 

b) Göçler: 

Son yıllarda büyük ölçüde azalmakla birlikte, az da olsa göçler yüzünden de süregelen bir nüfus azalması var. Bir merkez etrafında toplanamamaktan, yabancılaşmadan kaynaklanan yalnızlık da göçü kolaylaştırıcı bir rol oynadı. Türkiye’de azınlıklar üzerinde yeni ve kayda değer baskılar olmadıkça ciddi boyutta göçler olacağını da düşünmüyoruz. 

Göçlerin azalması hatta tersine göç, Türkiye’nin azınlıklara karşı tutumuna, davranışlarına ve bizlerin bu ülkede istikrarlı ve huzurlu yaşamamıza bağlı. İstanbul Ermenilerinin hayat standardı yükselir ve yeni baskılar olmazsa az da olsa tersine bir göç bile görülebilir. Nitekim son yıllarda yurt dışından dönen aileler görüldüğü gibi, yurt dışında eğitim gören ve orada kalma şansı olan bazı gençlerin de geri dönme kararı verdiği görülüyor. 

c) Karma Evlilik: 

Karma evlilikler de nüfus azalmasının bir başka nedeni. Son elli yılda meydana gelen baskılar, korkutma ve sindirmeler toplumu aşırı entegrasyona zorladı. Entegrasyon bize iş sahasında, üniversitede, alış verişte avantajlar sağladı. Ancak entegrasyon aşırı boyutlara varıp, baskı ve korkuyla birleşince ne yazık ki asimilasyonun ve karma evliliğin bir nedeni haline geldi. 

Nüfus azaldıkça doğal olarak gençlerin birbirlerine rastlama oranı düştü. Sonuç olarak iş yerinde, okulda başka dinden insanlarla çalışan, aynı ortamı paylaşan gençlerimiz karma evlilikler yapmaya başladı. 1950’li yıllarda, Anadolu’dan gelip zengin olmuş bazı gruplar,“okumuşta ne olmuş” mantığıyla erkek çocuklarını okutmazken, -kızların çalışmasını ayıp gördüklerinden- kızlarını okuttular. Sonuçta da eğitimli kızlarımızın karşısına ilkokul mezunu ama varlıklı gençler çıktı. Bu eşitsizlik de karma evliğin nedenlerinden oldu. Bunlar yetmezmiş gibi birçoklarımızın peşine takıldığı sol düşünce, dinin afyon olduğunu, bir azınlığın haklarını savunmak yerine çoğunlukla birlikte bir ideolojiyi savunmanın doğru olduğunu öğretiyordu. Daha da ileri giderek milliyetçiliği savunan (milliyetçi sol nasıl bir solsa) bazı sosyalistler ve sosyal demokratlar, mensup olduğun azınlık topluluğunu kimliğinin öne alanları cemaatçilikle suçluyor ve dışlıyordu. Nedense azınlık olmanın farklı olmak ve farklı olmanın bilincinde olmak olduğu düşünülmedi. Farklar yok edildiği zaman asimilasyonun gerçekleşmiş olacağı anlatılamadı. Bu düşünce, gençlerimizi bir bölümünün –bizce- Türkiye Ermenilerinin en önemli varlık nedeni olan kilisemizden uzaklaştırdı. Ateist olmak, -hiç ilgisi olmadığı halde- bir uygarlık ve gelişmişlik ölçüsü haline getirildi. Bu yüzden de sosyalist ideolojiyi benimseyen bazı gençler arasında karma evliliğin daha büyük oranlarda olduğu görülüyor. Ne acıdır ki hala kiliseye, din adamlarımıza karşı olmayı, hatta hakaret etmeyi marifet sanan bazı sözüm ona eğitimli gençlerimiz var. Diğer taraftan toplumun büyük bölümünün topluma yabancılaşması ve nötrleşerek toplumdan uzaklaşması da karma evliliğin nedenlerinden biri oldu. 

Karma evliliğin engellenmesi çok zor. Bu konuda en önemli görev ailelere, öğretmenlere ve din adamlarımıza düşüyor. Ailelerin çocuklarına farklılığı anlatmaları, çocukların küçük yaşta kiliseye gitme alışkanlığı edinmelerine yardımcı olmaları ve toplumun etkinliklerine katılmalarını sağlamaları gereklidir. Çocuklarımıza Ermeni dil ve kültürünün farklılığı ve zenginliği anlatılmalıdır. Çocukların, en azından ilköğretimi okullarımızda tamamlamaları, cemaat içinden bir çevre ve arkadaş edinmeleri açısından çok önemlidir. Öğretmenlerimizin ve din adamlarımızın bu konuda gençlere öğüt ve telkinde bulunmaları, karma evliliklerde doğması muhtemel sıkıntıları anlatmaları -sınırlı da olsa- yardımcı olabilir. Yabancılaşan, nötrleşen kişilerin topluma kazandırılması da bu konuda çok önemli bir adım olacaktır. 

2.- Sosyal ve Ekonomik Nedenler: 
a) Devletin, dönme ailelerin ve başka bir Hıristiyan gruba mensup ailelerin çocuklarını okullarımızdan çıkarması 
b) Okullarımızda Türk Müdür Başyardımcısı, Türkçe ve sosyal bilgiler öğretmenleri sorunu. 
c) Ermeni halkının cemaate yabancılaşması 
d) Yabancı dilin önem kazanması 
e) Ailelerin, çocuklarının lisans ya da lisansüstü eğitimi yurt dışında yapması isteği f) Okullarımızın çoğundaki kaynak yetersizliği 
g) Bazı yöneticilerin “Ermeniler zorunlu olarak birimizi seçecek” yaklaşımı. 

a) Devletin, dönme ailelerin ve başka bir Hıristiyan gruba mensup ailelerin çocuklarını okullarımızdan çıkarması: 

Cumhuriyetin kuruluşundan sonra uzun bir süre, devlet -genel olarak- okullarımıza alınacak öğrencinin dinine, milletine karışmazdı. Pek çok Süryani öğrenci okullarımızda okurdu. Hatta bazı Türklerin bile, devlet okulu bulunmayan bazı yerlerde Ermeni okulunda okuduğu anlatılırdı. Asala olaylarının başladığı yıllarda ismini hatırlamadığımız bir gazete, “Ermeni Okulları Süryani çocuklarını alıp Asala militanı yetiştiriyor” manşetini attı. Ortada ne bir belge, ne bir kanıt var. Sadece Süryani öğrenciler değil, soyu dedesi Cumhuriyetin kuruluşu sırasında Hıristiyan Ermeni olmayanların, özellikle 1915 ve devamında korkudan din değiştirip, Cumhuriyetten sonra tekrar Hıristiyan ve Ermeni olan kişilerin çocukları, hem de yıl ortasında okullardan alındı. Öğrenci kaydı her sene bir işkenceye döndü. 

Kimlik belgelerinden din hanesi mecburi olmaktan çıkarıldı ama bu kanunla alay eder gibi hala Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı da olsa Ermeni olduğunu kanıtlayamayan bir Hıristiyan okullarımızda okuyamaz. Ne yazık ki son yasa değişikliğinde de bu kural, özellikle muhalefetin zorlamasıyla yasaya girdi. Azınlık oklularında okumak için aynı etnik kökenden gelmek ve TC vatandaşı olmak gerekiyor. Hatta bir ara baba Ermeni olduğu için okula kabul edilen çocukların, baba öldüğünde okuldan çıkarıldıkları bile duyuldu. Son bir kaç yıldır, anne ya da baba Ermeni ise çocukların okullarımızda okumasına izin veriliyor. Bu azınlık karşıtlığı dışında hiçbir haklı ya da geçerli nedeni olmayan tutum yüzünden okullarımız çok önemli sayılarda olmasa da kan kaybetti. 

Başka etnik grupların okullarımızda eğitim görmeleri en azından şimdilik mümkün değil. Aynı şekilde kanun değişmedikçe Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayanların okullarımızda okuması da mümkün görünmüyor. Dönmeler konusunda sanırım yeni sorunlar çıkmıyor. Ancak bu konuda sorun olursa, sorunu yargıya götürüp, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine taşımak kesin bir çözüm olabilir. 

AB uyumu gereğince kimliklerden din hanesi de kaldırılabildiğine göre, bu konuda bazı yeni girişimler gereklidir. Bu durumda çocuklarımızın Ermeni kökenli olduğunu ispatlaması nasıl mümkün olacaktır? Bizce bunun tek çözümü, vaftizin (gnunk) temel alınması olabilir. Okula başlayacak çocuk ya da çocuğun anne ve babasından biri kilisede vaftiz (gnunk) olmuşsa başka hiçbir belgeye gerek olmadan çocuk okullarımıza kaydedilmelidir. Kurucu antlaşma olan Lozan Antlaşmasının bu konularda çok geniş bir özgürlük tanıdığını ve uygulamayla bağdaşmadığını da vurgulamadan geçmeyelim.

 b) Okullarımızda Türk Müdür Yardımcısı, Türkçe ve sosyal bilgiler öğretmenleri sorunu. 

Türkiye’de bulunan yabancı okullarda ilk zamanlarından bu yana, Türkçe bilmeyen yabancı okul müdürlerine yardımcı olmak ve resmi işlemleri yürütmek üzere atanan müdür yardımcıları, 1937 yılına kadar azınlık okullarında görülmemiştir. İlk olarak 1937(1)yılında azınlık okullarına Türk Başmüdür Yardımcısı atanmıştır. Öğrencilerin “Türk kültürüne en uygun şekilde yetişmeleri” için müdür yardımcılığının sadece Türk öğretmenler tarafından yapılmasına karar verildi. .. Maarif Vekâleti 16 Kasım 1937 tarihinde bütün azınlık okullarına bir müdür başyardımcısı tayin etti.”(2) 

Bu uygulama 1948–49 ders yılı sonuna kadar sürdü.(3)1955 Yılında 20.05.1955 tarih ve 6581 sayılı kanunla okullarımızdaki Türkçe ve Türkçe kültür derslerinin Milli Eğitim Bakanlığı tarafından atanan öğretmenler tarafından verilmesine karar verildi. Böylece o güne kadar okullar tarafından belirlenen bu öğretmenler bakanlıkça atanmaya ve maaşları da devlet tarafından ödenmeye başladı.(4)1960 İhtilali sonrası, 1962’de okullarımızda Türk müdür yardımcılığı tekrar gündeme geldi.(5)Hem de açıkça müdür yardımcısının etnik köken olarak Türk olması koşuluyla müdür yardımcıları atandı. Bu karar hem Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına hem de uluslar arası bütün insan ve azınlık haklarına aykırı bir karardı. Çünkü Anayasa’nın 10. maddesine göre eşittik ve 66. maddeye göre TC vatandaşı olan herkes Türk’tü. Herkesin Türk olduğu bir okula, Türk müdür başyardımcısı atanmasının abesliği ortadadır. Bu müdür yardımcılarının sicil amiri okul müdürü değildi. Müdür başyardımcıları sadece devlet tarafından atanan Türkçe ve Sosyal Bilgiler öğretmenlerinin de sicil amiri değil aynı zamanda bu derslerin dışında kalan öğretmen, uzman öğretici ve usta öğreticinin de birinci sicil amiri oluyordu(6). Devlet destekli müdür başyardımcıları müdürden bile etkili bir konuma geldi. İki başlı, yönetilmesi zor bir yapı oluştu. Okul yönetiminin bu müdür başyardımcısı ve öğretmenler üzerinde herhangi bir denetim hakkı kalmadı. En kötüsü ise okullarımızın bu öğretmenleri seçme hakkı da yok. Örneğin, yetersiz bir öğretmenin değiştirilmesi zor, neredeyse imkânsızdı, hala da öyle. Her okul için geçerli olmasa da bazı okullarımızdaki yetersiz Türkçe ya da sosyal bilgiler öğretmenleri, bazen aylarca boş geçen dersler yüzünden de kalite düşüşleri ve kan kayıpları yaşandı. 

Son Özel Öğretim Kurumları kanunu değişikliği de önemli bir değişiklik getirmediği gibi, yönetmelikler değişmediğinden uygulamada da hiç bir şey değişmedi. Sicil amirliği konusunda da, öğretmen seçme konusunda da herhangi bir değişiklik yok. Aslında azınlık okullarıyla ilgili olmayan bu müdür başyardımcılığı kaldırılmalı, okul müdürü bütün öğretmenlerin 1.sicil amiri olmalıdır. Ayrıca yönetimlerimizin özel okullarda olduğu gibi bu öğretmenleri seçme hakkı olmalıdır. Böylece derslerin boş geçmesi önlenebilir, daha iyi öğretmenler seçilebilir. 

c) Ermeni halkının cemaate yabancılaşması: 

Yabancılaşma popüler bir deyim olmakla birlikte, herkesin kabul ettiği bir ortak tanımı yok. Çeşitli ideolojiler kendi bakış açılarından yabancılaşmayı farklı şekillerde tanımlıyorlar. Yabancılaşmaya, nötrleşme de diyebiliriz. Bizim burada söz edeceğimiz cemaate yabancılaşmayı basitçe şöyle tanımlayabiliriz: Yabancılaşma, bir yandan toplumun yönetimine, kararlarına, seçimlere katılmamak, toplumdan uzaklaşmak ve yalnızlaşmak, diğer yandan topluma öfke duymak ve zamanla nötrleşmektir. Sorunun bir başka yanı da yabancılaşan, nötrleşen kişileri zamanla toplumun ya da yönetimlerin de yok saymaya başlaması, görmezden gelmesi, onlara ulaşmak için gayret göstermemesidir. 

Yaşanan travmalar İstanbul halkının büyük bölümünün göçü ile sonuçlandı. Cemaat yönetiminde ciddi boşluklar doğdu. Devletin uyguladığı politikalar sonucu Anadolu ve Trakya’da yaşayan bütün azınlıklar İstanbul’a göç etti, göç etmek zorunda kaldı. Çoğu Ermenice bilmeyen, Türkçeyi değişik şivelerle konuşan Anadolu insanı İstanbul’a taşındı. Adetlerini, geleneklerini, yönetim tarzını bilmediği bir topluma entegre olmaya çalıştı. Bir bölümü yeterli servete sahip olunca kendiliğinden kabul gördü, toplumsal olaylara katıldı. Diğerleri ise, kendisini küçük gördüğünü düşündüğü toplum yönetimini bir süre kırgınlık ve kızgınlıkla izledi, sonra yabancılaştı, nötrleşti. 

İstanbul halkının bir bölümü ise tamamen farklı nedenlerle yabancılaştı. Varlık vergisi ve 6/7 Eylül olayları İstanbul’un Ermeniceyi mükemmel konuşan, en az bir yabancı dil bilen, sanat zevki gelişmiş burjuvasının büyük bölümünün göçüne neden oldu. Kalanların ise önemli bir bölümünün servetleri yok oldu. Ellili yıllarda Türkiye’de sert kapitalizm rüzgarları esiyordu. O kadar ki, büyük vakıflarımızdan birinin zengin yöneticisinin yurt dışında kendini Ermeni toplumunun temsilcisi olarak tanıttığı ve okuma yazma bilmediğini övünerek söylediği dilden dile anlatılırdı. Bu ortamda maddi gücünü kaybeden ya da bu maddi güce sahip olmayan İstanbullular küçük görülüp dışlandı. Ne yazık ki bu kişiler de kırılıp cemaatten uzaklaştılar. 

En yüksek katılımın sağlandığı son Patrik seçiminde bile kullanılan oy sayısı 16.500 civarındaydı. Ortalama yaşın yüksek olduğu bir toplumda –eğer nüfusumuz 60–70.000 ise- bu sayının en az iki katı olması gerekirdi. Bunda yeni bir semte taşınan cemaat mensubunun gidip kendini kilisesine yazdırmaması kadar vakıf yönetimlerinin bu konuda herhangi bir gayret sarf etmemesinin de rolü olabilir. Sonuç olarak cemaat mensuplarının topluma yabancılaşması ve cemaatin de bu kişilerden uzak durması yüzünden insanlar kiliselerden ve okullardan da uzaklaştılar. 

Yabancılaşanlar, cemaat kurumlarının yönetimiyle (okul, kilise gibi) en küçük sürtüşmede, dil yüzünden zorlanmada o kurumlardan kolayca uzaklaştı, çocuğunu alıp devlet okuluna ya da özel bir başka okula koymakta tereddüt etmedi. Bazen de doğrudan doğruya devlet okullarına gönderdi. Yabancılaşma ve nötrleşme asimilasyonunun da temel nedenlerinden biri oldu. Diğer yandan yabancılaşma, toplumun sorunlarının çözümünde katılımı engelliyor, sevgi yemekleri ve çeşitli etkinliklerde toplumun çok büyük bir bölümü bulunmuyor. Bu katılım azlığı da doğal olarak maddi sorunlar başta olmak üzere toplumun tüm sorunlarının çözümünü güçleştiriyor. Ermeni toplumunun kararlarına, yönetimine, etkinliklerine katılmayan, kızgın ve küskün bile olmayıp nötrleşen insanlar uzun dönemde toplum için kayıptır. Son yıllarda cemaatçilik suçlamalarıyla toplumu kiliselerimizden uzaklaştırmaya çalışan, din adamlarımıza hakaret ve saldırıyı marifet sanan kişiler de nötrleşmenin önemli nedenlerinden biri haline gelmiştir. Daha da kötüsü kurumlarımızın da bu kişileri kazanmak için herhangi bir şey yapmamalarıdır. Gazete okumayan, kiliseye gitmeyen, etkinliklere katılmayan insanlara ulaşmanın yolunu bulmak gerekir. Vakıflarımızın, derneklerimizin yöneticilerinin ve din adamlarımızın, çevrelerinde yaşayan herkesle, gerekirse evlerine giderek birebir ilişki kurmaları, sorunlarını çözmeye çalışmaları bu kişileri kazanmanın –belki de- tek yoludur. 

d) Yabancı dilin önem kazanması: 

Türkiye Ermeni toplumu asırlardan beri yabancı dile önem vermiş ve ilk eğitim seviyesinden başlayarak çocuklarına yabancı dil öğretmeye çalışmıştır. Özellikle II. Mahmut dönemi ve sonrası Ermenilere devlet ve özellikle dış işlerinde görev verilmesi yabancı dilin önemini çok artırmıştır. 

Cumhuriyet sonrası, 1940’lı yıllarda Varlık Vergisi, 20 Kura askerlik ve arkasından gelen 6/7 Eylül olayları bütün Türkiye azınlıkları için büyük travmalardı. Her olaydan sonra yeni göçler başladı. Gidenler gitti bir şekilde, kalanlar ise, onların özellikle dil bilmemek yüzünden çektikleri sıkıntıları, doktora derdini anlatamamak, parası olduğu halde bir temizlik bezi alamamak gibi yaşadıkları inanılmaz zorlukları dinlediler. Şu ya da bu nedenle gidemeyenler, iki temel nedenle çocuklarının bir yabancı dili iyi derecede bilmesini istiyorlardı: Bir gün bu ülkeden gitmek zorunda kalırsak, içimizden biri hiç olmazsa yabancı dil bilsin. İkinci neden, çocuğum bir gün gitmek zorunda kalırsa en azından gideceği ülkenin dilini bilsin. 

O dönemlerde ilkokullarda iki yıl verilen yabancı dil derslerinin bir yararı olmadığı görüldü. Bir süre sonra zaten kaldırıldı. Ortaokul ve Liselerde ise yeterli öğretmen olmaması, belki öğretim metodu, ders yetersizliği ve başka nedenlerle altı yıl yabancı dil dersi verildiği halde günlük dertlerini anlatacak kadar bile İngilizce öğretilemiyordu. Bu nedenle çocuklarının yabancı dil öğrenmesini isteyenler, çocuklarını özellikle yabancı dilde eğitim yapan yabancı kolejlere göndermek istiyorlardı. O kadar ki, uzun yıllar muadeleti (denkliği) olmayan yani verdiği diploma devlet okulu diplomasına denk kabul edilmeyen okullara bile (Papillon gibi) çocuklarını gönderenler oldu. 

Bir büyüğümüzün dediği gibi yüz yıldan beri doğduğu yerde ölemeyen bir halk olarak yabancı dil bizim için hep önemli olacaktır. Neredeyse her İstanbullunun yurt dışında en az bir yakın akrabası vardır. Böyle olunca ister istemez evlilik, vaftiz ve ölüm törenlerine katılmak ya da sadece bir başka ülkeyi görmek için hep ziyaretlerimiz olacaktır. İkinci olarak artık Türkiye’de özellikle beyaz yakalılar arasında en az bir yabancı dili çok iyi derecede bilmek kaçınılmaz koşul, iki ya da daha fazla yabancı dili bilmek avantaj sayılmaktadır. Özellikle son yıllarda her yıl satın alma, ortaklık ya da yatırım yoluyla giderek artan sayıda yabancı şirket Türkiye’ye gelmektedir. Bu şirketlerde görev almak için de ilk ve temel şart çok iyi derecede İngilizce bilmektir. 

Sonuç olarak yabancı dilin önemi giderek artmaktadır. Bu nedenle okullarımızın bu ihtiyacı en iyi şekilde karşılamak için tedbirler alması gerekir. Öncelikle yabancı dil dersinin ya ana dili yabancı dil olan yabancı öğretmenler ya da yurt dışında yabancı dil eğitimi almış öğretmenlik hakkını kazanmış cemaat mensubu öğretmenlerce verilmesi sağlanmalıdır. Öğretim metodu da gözden geçirilmelidir. Öğretmen yetiştirmek için, yurt dışında eğitim görecek öğrencilere burs ve iş garantisi verilmelidir. 

e) Çocukların yüksek eğitimi ya da lisansüstü eğitimi yurt dışında yapma isteği: Çocuğunun hem Türkiye’de hem de Türkiye dışında geçerli bir mesleğinin olması isteği aileleri çocuklarına yurt dışında eğitim almalarını sağlamaya zorluyor. Yine Türkiye’deki üniversite ve yüksek lisans eğitiminin dünya sıralamasında esamisinin okunamayacağı yerlerde olması da bu isteği haklı kılıyor. Yabancı ülkelerde yüksek eğitim yapmak isteyen çocuklar da kendilerini özellikle yabancı dil açısından yurt dışına en iyi hazırlayacak okullar olarak gördükleri yabancı okullara yöneliyorlar. 

Yine bir gün ülkeden gitmek zorunda kalmak korkusuyla bazı aileler, yurt dışında yaşayan akrabalarının da teşvik ve desteği ile çocuklarının yurt dışında yüksek eğitim ya da lisansüstü eğitim görmesini istiyorlar. Böyle bir eğitimle, çocuğun hem Türkiye’de iş imkanlarını artıracak hem de eğitim gördüğü ülkede her zaman çalışmak, ekmek parasını kazanmak şansı olacaktı. Bu yüzden de, çocuklar özellikle yabancı okullara, kolejlere yönlendiriliyor, iki yıl bazen çok daha uzun yıllar süren kurslarla çocukların bu okullara girmesine çalışılıyordu. Bu nedenler bu gün de geçerli. Yurt dışında lisans ya da lisansüstü eğitim görenlerin çok büyük bir bölümünün bu çocuklardan olması da tesadüf değil. 

Bu konuda söylenecek çok şey yok. Elbette yabancı okullarda okumak yurt dışında lisans ya da lisansüstü eğitim yapmak için çok önemli avantajlar sağlamaktadır. Ancak okullarımızın genel eğitim seviyesinin yükseltilmesi ve yabancı dilin çok iyi derecede öğretilmesi bu nedenle okullarımızdaki öğrenci azalmasını önleyebilir. 

f) Okullarımızın çoğundaki kaynak yetersizliği: 

Cumhuriyetle birlikte cemaat merkezi yönetimini büyük ölçüde kaybetmiş, cemaat yönetimi tamamen altüst olmuş, toplumun cemaat giderlerine katılması engellenmişti. Bunlar yetmezmiş gibi 1974 Yılında Yargıtay genel kurulunun aldığı bir kararla pek çok vakfımızın mallarına çeşitli yollarla el konuldu(7). Bu durum zaten pek çok okulumuzun yetersiz olan maddi kaynaklarının daha da kötüleşmesiyle sonuçlandı. Okullarımızın çok önemli bir bölümünün giderleri hala özellikle sevgi yemeklerinde toplanan bağışlarla karşılanıyor. Topluma yabancılaşan çoğunluk kurumlardan maddi desteğini de çekti. Yönetimler, eğitimle ilgili çalışma yapmaktan çok bütçeyi dengelemek derdine düştüler. Bu yüzden öğretmen ücretleri günün gereklerine göre artmadı, yönetimler bütçe denkleştirme derdiyle öğretmen maaşlarını mümkün olan en düşük seviyede tutmaya gayret ettiler, gider artırıcı her türlü teklife kulak tıkamak zorunda kaldılar. Nüfus azalırken okul sayısını sabit tutmak, okul birleştirmelerinden popüler kaygılarla kaçınmak da yetersiz kaynakların daha fazla dağılmasına neden oldu. Pek çok okulumuz uzun süre iyi niyet ve fakat popüler kaygılarla direnmişlerse de bir süre sonra kapanmak ya da başka okullarla birleşmek zorunda kalmışlardır. Aynı sorun bu gün de geçerlidir. Benden sonra tufan, ben yaşayayım kime ne olursa olsun diyen, ağaca bakmaktan ormanı göremeyenler yüzünden korkarız bu zorluklar sürecektir. 

Okullarımızın az da olsa bağışlar istemesi yüzünden Anadolu’dan göçüp günlük yaşamını sürdürmekte zorlanan aileler o dönemlerde, okullarımıza başvurmak gereğini dahi duymadan çocuklarını devlet okullarına gönderdiler. Belki bu gün bile aynı nedenlerle çocuklarını devlet okulların gönderenler vardır. Yeterli gücü olmayan insanları çok rahatsız eden ve okullarımızdan küstüren gerçekle ilgisi olmayan bir söylenti var, deniyor ki “yazlığı, kışlığı olan lüks arabalarla dolaşanlara yönetim indirim yapıyor ama fakirlerle kimse ilgilenmiyor”. Bu ön yargıyla gidip okul yönetimleriyle takışan ve çocuğunu okuldan almaya kadar varan tartışmalara girişen aile reislerinin varlığı da biliniyor. 

Vakıflarımızın, okullarımızın maddi sorunlarına kesin çözümler bulmak kolay değil. Öncelikle toplum mensuplarının çok büyük bir bölümü nötrleştikleri için topluma herhangi bir katkı sağlamaktan uzaktır. Ne yazık ki iyilikseverlerimiz de sürekli olarak artmıyor, tersine azalıyor. Umarım 21.yüzyılın başında önemli maddi güce kavuşacağını tahmin ettiğimiz birkaç vakfımızın kaynakları doğru kullanılır ve okullarımız biraz daha rahat yaşamlarını sürdürürler. Ancak şu gerçektir ki, cemaatin nüfusu giderek düşerken ve kan kaybı sürerken mevcut okulların tamamını korumak ne mümkün ne de rasyoneldir. Okulların birleşmesi, birleştirilmesi konusunda karar verecek merkezi bir organın olmaması, popülizme direnmenin zorluğu yüzünden bu sürecin çok sancılı olacağını söylemek için kahin olmak gerekmez. Popülizm doğal olarak vasatı toplumsal ölçü haline getirmekte, kan kaybını hızlandırmaktadır. 

Diğer taraftan merkezi bir sistem yoktur. Sayısı artmayan iyilikseverler, sayısı belli vakıfların ihtiyacına göre bağış yapmaktadırlar. Kısacası ihtiyacı olan okul sayısı ne kadar artarsa her birine düşen pay o kadar azalmaktadır. Sonuçta bağış yapanların kaynağı da sınırsız değildir. Nüfus azalması ve yabancılaşma nedeniyle giderek bağışlar ve bağışçılar azalırken, çağın gereği olarak ihtiyaçlar artmaktadır. Diğer yandan popülist kaygılarla öğrencisi kalmayan okullar bile taşıma yoluyla yaşatılmaya çalışılmaktadır. Yetersiz maddi kaynak, öğretmenlere yeterli maddi imkanı sağlayamadığı için öğretmenlik cazibesini kaybetmekte ve çok az sayıda idealist genç dışında, birinci sınıf beyinler için meslek seçiminde sıralama dışı kalmaktadır. Diğer yandan yabancı dil öğretmeni gibi yüksek ücret ödenmesi gereken öğretmenler alınamamaktadır. Yine bu okullarımız öğretmen yetiştirmek, kitapları çağdaş hale getirmek için de bütçe ayırmamaktadırlar. Sonuçta öğretmen ve kitap eksikliği eğitim seviyesinin düşmesine neden olmaktadır. Yapılacak şey bir an önce özellikle zengin vakıfların geliri olmayan okul vakıflarına yardımı merkezi bir sistemle ele alınarak sağlam yöntemlerle ve idarenin keyfine bırakılmayacak şekilde belirlenmesidir. Ayrıca Patriklik merkezli yukarıda anlatılana benzer oluşturulacak kurul, okulların kapanması ve birleşmesi konusunda kesin karar vermelidir. Vasat pek çok okul yerine çok üstün seviyeli daha az okul yeğlenmelidir. Maddi imkânlar arttıkça çok kısa zamanda olmasa bile okullarımızın eğitim seviyesinde belirli iyileşmeler görülecektir. Aslında birkaç yüz kişilik okullar yerine, örneğin bin, bin beş yüz kişilik birkaç okul olsa maliyetler çok ciddi boyutlarda aşağı çekilebilir. 

g) Bazı yöneticilerin “Ermeniler zorunlu olarak birimizi seçecek” yaklaşımı. 

Bazı okullarımızın yöneticileri öğrenci kazanmak ya da mevcut öğrencileri elde tutmak için hiçbir gayret sarf etmiyor, diğer okullarla rekabet etme ihtiyacı duymuyorlar. Örneğin kendi okuluna yüz metre mesafede oturan bir ailenin çocuğunu neden bir kilometre uzaktaki bir okula gönderdiğini sorgulamıyor. Olumsuz imajı değiştirmek için gayret sarf etmiyor. Hep kalan sağlar bizimdir mantığıyla yanaşılıyor. Sonuçta da veliler önemsenmiyor, onların katılımı sağlanmıyor. Çok istisnai bir örnek ama ilköğretim okulunda okul yöneticisinin buluğ çağındaki çocukların velilerine “Biz her çocuğun başına bir polis dikemeyiz, herkes oğluna kızına sahip çıksın” dediği anlatılıyor. 

Okullarımız sadece kolejlerle devlet okullarıyla değil, kendi aralarında rekabet etmelidirler. Ancak rekabet parasız okul, parasız servis ve parasız yemek avantajı gibi yanlış bir yoldan değil daha iyi eğitim, daha iyi Ermenice daha iyi yabancı dil, daha başarılı üniversiteye giriş konusunda olmalıdır. Maddi sorunu olmayan okullarımız, öğrenci maliyetini dikkate almadan öğrencileri kaydetmeleri de diğer okullarımızın aleyhinde haksız bir rekabete neden olmaktadır. Maddi sorunu olsun olmasın her okul gücü olan öğrenciden okul maliyetini karşılayacak kadar bir bağış istemelidir. Okul yönetimi her çağda öğrencinin okul içindeki her hareket ve davranışından sorumludur. Velilerle dostça, samimi ilişki kurulmalı, çocukların sorunlarının çözümünde okul yönetimi ve eğitimciler aktif bir rol almalı, çocuğu veliye şikayet edip sorunu çözmek gibi kolaycılıklara gitmemelidir. Ben her öğrencinin başına polis dikemem diyen bir yöneticiye eğitimci demek zordur. 

3.- Okul ve Eğitimle ilgili Nedenler. 
a) Devletten kaynaklanan Sorunlar 
b) Öğretmen Sorunu 
c) Okul öncesi eğitimin ve ilköğretimin yetersizliği 
d) Ders kitapları Sorunu 
e) Ermeni dilinin ve Ermeni kültürünün öneminin yeterince bilinmemesi, öğretilememesi 
f) Ermenicenin yetersizliğinden kaynaklanan kan kaybı 
g)Vasat ve vasat altı öğrencinin kolay kolejlere yönelmesi h) Meslek okulumuzun olmaması 
i) Okullarımızdaki eğitim seviyesinin düşüşü 
j) Üniversiteye girişte başarısızlık 

a) Devletten kaynaklanan Sorunlar: 

Okullarımız doğal olarak milli eğitimin bir paçası olduğundan, büyük resmin bütün hata ve eksikliklerinden büyük ölçüde etkileniyor. Özellikle müfredat yetersizliği, ezbere dayanan eğitim, konuların güncellenmemesi gibi pek çok sorun aynen okullarımıza yansıyor. Klasik eğitim sisteminden kurtulup çağdaş yeni öğrenme modellerine dönmek için bilgi, birikim ve maddi kaynak gerekiyor. Eğitim sisteminin ve müfredatın sıkça değişmesi, eğitimin devlet politikası değil de hükümet politikası oluşu eğitimi yazboz tahtasına çeviriyor. Okullarımız da doğal sonuç olarak bundan etkileniyor. 8 yıllık zorunlu eğitim uygulaması nedeniyle, okumak isteyen ve istemeyen öğrencilerin aynı sınıfta ortak bir düzey tutturmaları zorlaşıyor. Okullarımızın bütçe sıkıntısı nedeniyle birden fazla şube açarak bu iki grup öğrenciyi ayıramaması ve sınıfta kalmanın zorlaştırılması okullarda eğitim öğretim kalitesinin düşmesine neden oluyor. 

Devlet ve hükümet politikalarını etkilememiz kolay değil. Ancak son yıllarda bu konuda ciddi çalışmalar yapıldığı görülüyor. Özellikle okul öncesi eğitim, ezbere dayalı eğitim, müfredat konuları gündemde. Yabancı dil konusunda ise maalesef mehter takımı havası var, bir yandan yabancı dilin önemini vurgulayan milli eğitim, diğer yandan Anadolu liselerinde yabancı dille eğitimi kaldırıyor. Ezbere dayanan eğitim ve müfredat öğretmenlerimizin bilinçli gayretleriyle belli ölçüde de olsa aşılabilir. Yine okullarımızda yeteneğe göre belirlenen şubeler açarak son derece belirleyici olan tabanın farklılaşması sağlanabilir. 

Bizim için asıl sorun da zorunlu eğitim 12 yıla çıkarsa başlayacak. Eminiz bizim anlı şanlı popülist iyiliksever takımı ardına medyadaki benzerlerini de alarak her zaman olduğu gibi bütün okulları 12 yıla çıkarmayı deneyecekler. Bizce hiç şansları yok ama deneyecekleri garanti. En azından popüler olmak var, kahraman olmak var. Bu günden merkezi bir ortak kurul zorunlu eğitim 12 yıla çıktığında ne yapılacağını belirlemeli, hangi okulların hangi okullarla ve hangi bünyede birleşeceği açıklığa kavuşturulmalıdır. Aksi halde kalitesini daha çok kaybetme riskiyle karşılaşan okullarımız ilköğretim öğrenci sayısının da gerisine düşecektir. Çocuklarının yabancı okulda okumasını isteyen aileler, çocuklarını birinci sınıftan bu okullara göndermeye başlayacaktır. Zaten zorunlu eğitimin 5 yıldan 8 yıla çıkmasında bile bu sorunlar kısmen de olsa yaşandı ve hala da etkileri sürüyor. 

b) Öğretmen Sorunu: 

Nedense birçoğumuz okul deyince görkemli binalar düşünürüz. Halbuki okul ne bina, ne bilgisayar, ne de laboratuar demektir, okul öğretmen demektir. Eğitim sadece ve sadece öğretmene bağlıdır. Kitap, defter dahil her şey öğretmenden sonra gelir. Öğretmeniniz yoksa eğitim ve öğretim de yoktur. 

Varlık vergisi ve 6/7 Eylül sonucu göçlerle, toplum öğretmenlerinin önemli bir bölümünü kaybetmişti. Ellili yılların sonlarında birçok okulda, Fransızca, biyoloji ve hatta bazen kimya dersleri doktorlar tarafından, cebir, geometri hatta bazen fizik dersleri mühendisler tarafından veriliyordu. Ermenice ders veren diş tabipleri, rahipler vardı. Hatta öğretmen bulamayan okullar geçici statülerle ve milli eğitimin izni ile lise mezunlarını sınıf öğretmeni olarak görevlendiriyorlardı. Meslekten öğretmen olmayan bu kişilerin önemli bir bölümü büyük bir fedakârlıkla, çoğu zaman herhangi bir ücret almadan çalışıyordu ama herkesin profesyonel başka işleri vardı. Ancak bu ilk neslin çok önemi bir avantajları vardı, neredeyse hepsi Ermeniceyi ve Ermeni kültürünü çok iyi biliyorlardı. Bu nedenle de ilk nesil ana dilini ve kültürünü iyi öğrendi. Sonra maalesef bu şans da kalmadı. Durum giderek kötüleşti, ayrılan öğretmenlerimizin, özellikle çok iyi derecede Ermeniceyi ve Ermeni kültürünü bilen ve öğreten öğretmenlerimizin yerini doldurmak giderek güçleşti. Lise mezunlarına öğretmenlik kaldırıldı ve hatta üniversite mezunlarından formasyon istenmeye başlandı. Giderek Eğitim Fakültesi mezunluğu şartı arandı. 

Daha önce de belirttiğimiz gibi düşük öğretmen maaşları, birkaç idealist genç dışında birinci sınıf beyinler için öğretmenliği meslek seçiminde sıralama dışı bırakmaktadır. Elbette öğretmenliği her hangi bir meslek olarak düşünemeyiz. Öğretmenlik herkesin yapamayacağı ve ikinci iş olamayacak kadar hakkıyla yapanın kendisini adaması gereken bir meslektir. Diğer yandan da bir öğretmenin konumuna uygun bir yaşam sürdürmesi gerekir. Öğretmenin eğitim süresince kendisini geliştirmesi, mesleki yayınları izlemesi, tatil süresinin önemli bölümünü gelecek dönem ve yıllara hazırlık için kullanabilmesi için en azından büyük maddi sorunlarının olmaması gerekir. Gençlerin öğretmen olmak istememelerinin temel nedenlerinden biri özellikle devletin uyguladığı politikaya uygun olarak, öğretmenlerin maaşlarının düşük tutulmasıdır. Eğitimci olmayan ve eğitim konusunda pek fikri de olmayan bazı yöneticiler zaten zor durumda olan bütçeyi zorlamamak için öğretmen ücretlerini en düşük seviyede tutmayı başarı gibi gördüler. Kapitalist yapının gereği, ücreti az görülen öğretmenin toplum içindeki prestijli yeri de giderek geriledi. Öğretmenlik ikinci iş haline geldi. Bu çok doğaldır; eğer verilen ücret bir evi geçindirecek seviyede değilse meslek sezonluk işler gibi ikinci iş olur. Yine bu yüzden bazı öğretmenlerimizin bir sonraki yıla hazırlık için kullanılması gereken iki aylık tatili başka şekilde kullandıkları görülebiliyor. Böyle olunca da aileler çocuklarını öğretmenliğe yöneltmekten kaçındılar ve kaçınıyorlar. Daha kötüsü Ermenice öğretmen yetiştirecek bir yüksek okul da yok. 

Sonuçta dünya hızla değişirken, yerinin boş kalması korkusuyla 20–25 yıl hiçbir meslek içi geliştirici kurs dahi görmeden mesleğini sürdüren öğretmenleri okullarımızda görmek mümkün. Bazı öğretmenlerimiz meslek içi eğitimi, kendilerine yapılmış bir küçümseme gibi gördükleri de biliniyor. Ben her şeyi bilirim ne gerek var eğitime diyen bir eğitimci doğal olarak eğitime yabancılaşıyor. Geçmişte pek çok öğretmenin, “öğretmenin vurduğu yerde gül biter” mantığı ile çocukları dövmeyi eğitimin bir parçası olarak gördüğü biliniyor. Bu nedenle pek çok gencimizin eğitimi bıraktığı ya da devlet okullarında eğitimini sürdürdüğü de bir gerçek. Yakın zamana kadar varlığı bilinen dövmek ve benzeri çağdışı cezalandırma yöntemlerinin artık hiçbir okulumuzda kullanılmadığını düşünüyor ve umuyoruz. 

Meslek içi eğitim, okul öncesi eğitim, yabancı dil, Ermenice ve branş öğretmeni yetiştirilmesi gibi konularda merkezi bir kurul ve bütçe çok büyük önem kazanmaktadır. Ortak bir kurul ya da her okul eğitim fakültesine giden her öğrenciye karşılıksız burs ve iş garantisi vermelidir. Ayrıca her öğretmen adayı -İstanbul’da bir üniversite bünyesinde Ermenice öğretmeni ve din adamı yetiştirmekle görevli bir kürsü açılana kadar- Ermenicesini güçlendirmek için en az üç aylığına Ermenistan’da anlaşılacak ve batı Ermenicesi öğreten fakültelerde eğitime gönderilmelidir. Mevcut öğretmenlere meslek içi eğitim verilmesi konusunda da çalışmalar yapılmalı en kısa zamanda bütün öğretmenler meslek içi eğitimden geçirilmelidir. 

Yine ortak kurul ya da her okul çalışan öğretmenlerin özellikle ve öncelikle genç öğretmenlerin maaşlarında iyileşmeler yapılması konusunda çalışmalar yapmalı, kaynak bulmalıdır. Diğer yandan devlet ya da özel üniversitelerinden birinde Ermenice öğretmeni ve din adamı yetiştirmek üzere bir kürsü kurulması için girişimler sürdürülmeli ve Patrikliğin de imkanlarını kullanarak sağlayacağı öğretim kadrolarıyla Ermenice öğretmeni ve din adamı yetiştirilmelidir. 

c) Okul öncesi eğitimin ve ilköğretimin yetersizliği: 

Okul öncesi eğitim maalesef yetersiz ve amacına ulaşmaktan epeyce uzak. Aslında Ermeni toplumu, -devletin yeni yeni önemini anladığı okul öncesi eğitimi- en az yüz, yüz elli yıl önce önemsemiş ve Mangabardez dediğimiz okul öncesi eğitim sınıflarını açmıştır. Ancak ne yazık ki, okul öncesi eğitimin önemini anlayan toplumumuz, bu eğitimin yeteri kadar yararlı olmasını sağlayamamıştır. Bu konuda eğitilmiş öğretmenlerin az olması ve yönetimlerin bu konuya yeteri kadar önem vermemesi yüzünden okul öncesi eğitim de yararlı olmaktan çıkıp göstermelik bir hale gelmiş, amacından uzaklaşmıştır. Bu yıl Sev Vakfı’nın başlattığı pilot çalışmaların en azından birkaç okulumuz için yararlı olacağını umuyoruz. 

Benzer sorun ilköğretim için de geçerlidir. Liselerimiz gelen öğrencilerin seviyesinden sürekli şikayet etmektedir. Bazı okullarımız seviye sınavları sonucu farklılıkları en aza indirmek için özel kurslar vermek zorunda kalmaktadır. İlköğretimden yeterli donanımla gelmeyen öğrenci, genel seviyeyi etkilemektedir. Doğal olarak öğretim tabana göre biçimlenmekte, tabanın belirleyiciliği ortaya çıkmaktadır. 

Yine sorun öğretmene dayanmaktadır. Okul öncesi eğitim ve ilköğretim için öğretmenler yetiştirilmesi konusunda da zaman geçirmeden yukarıda söz edilen kurul ya da benzeri bir örgüt kurularak tedbir alınmalıdır. 

d) Ders Kitapları Sorunu: 

Okullarımızdaki Ermenice bazı kitaplar ( Tankaran vb.) neredeyse yüz yıldan beri kullanılan kitaplardır. Hem kitap yazacak öğretmen ve eğitimci azlığı hem de kitabın Talim ve Terbiyece onaylanmasında yaşanan zorluklar yüzünden uzun süre bu kitaplar değişmedi. Tankaran hala okunmakta. Bu da çağdaş eğitimi zorlaştırıcı bir etki yaptı. Öğretmenler Vakfı ve Derneği dışında kitap yayınlama işiyle uğraşan olmadı, Vakıf yönetim kurulları ve dernekler- geçmişte olduğu gibi- bu konuda küçük de olsa bir bütçe ayırmadı, ayıramadı. Diğer dillerde bolca renkli ve resimli kitap, CD, DVD seçenekleri olmasına rağmen ana dilde bu işe önem verilmedi. Kısacası, çocuklarımız ve gençlerimiz çağa ayak uydururken onlara ana dilleriyle bu imkânlar sunulmadı. Bu da onların giderek ana dillerinden uzaklaşmasının nedenlerinden biri oldu. 

Okullarımızın çağdaş Ermenice eğitim için gerekli olan çağdaş kitap ve kaynaklara kavuşturulması konusunda çalışmalar yapan öğretmenler vakfı desteklenmelidir. Sorunlarımız her vakfın kendi başına çözemeyeceği kadar komplekstir ve uzmanlık gerektirmektedir. Bu nedenle merkezi sistemler kurulması zorunlu ve tek çözümdür. Ortak kurul bu konuda Öğretmenler Vakfına destek ve yetki vermeli, vakıf uzmanlar da kullanarak çağdaş kitaplar hazırlamalıdır. Yeni kitapların ders kitabı olmasa bile yardımcı kitap olarak kullanılması sağlanmalıdır. 

e) Ermeni dilinin ve Ermeni kültürünün öneminin yeterince bilinmemesi, öğretilememesi: 

Belki yeterince bilen olmadığından, belki yeterince öğretilemediğinden Ermenice ve Ermeni kültürü küçümsendi. Ermeni kültürünün dünyaca kabul edilen önemi çocuklarımıza anlatılamadı. Ermenicenin en azından pratik yararları öğretilemedi. Lord Byron’un, Ermenice öğrenmesine neden olan Ermeni dil ve kültürünün zenginliğini biz çocuklarımıza veremedik. Pek çok nedenden yaşanan travmalardan Ermeni kültürü unutuldu, unutturuldu. 

Çocuklarımıza bu kültürü yeterince vermediğimiz, bu kültürün önemini anlatamadığımız için de yabancılaşma hızlandı. Ermenicenin zenginliği bir yana pratik yararlarını bile sanırım anlatamadık. Yurt dışında zorluk çekmemek için yabancı dil öğrenmeye koşanlara, dünyanın Birleşmiş Milletlere kayıtlı ülkelerin en az yüzde doksanında Ermenice konuşan bir Ermeni kolonisinin bulunduğunu ve bunlarla Ermenice iletişim kurulabileceğini, yardım alınabileceğini bile anlatamadık. Bu da Ermenicenin bazı okullarımızda, yabancı dil seviyesine düşmesine ve daha kötüsü çocuklarımızca dillerinin küçümsenmesine neden oldu. Ermenice kimin ne işine yarayacak diyenler hala var. İlk yapılacak şey Ermeni dilini ve kültürünü çok iyi bilen öğretmenler yetiştirmektir. İyi yetişmiş öğretmenler Ermeni dilinin ve kültürünün çocuklarımıza öğretilmesinde en önemli unsur olacaktır. Dilin benimsenmesi ve sevilmesi için uygulanacak çağdaş eğitim politikaları da bu öğretmenlerce belirlenmelidir. 

f) Ermenicenin yetersizliğinden kaynaklanan kan kaybı: 

Doğrusu yetersiz Ermenicenin liselerimize giden öğrenciyi engelleyeceği pek düşünülen bir konu değildi. Bu sene ilköğretimi bitiren bazı gençlerle yapılan sohbetlerde, konu gündeme geldi. Bir genç, bu sene sınıflarından sadece birkaç kişinin iyi bir okula gidebilecek puanı aldığını söyledi. Biz de ona bu durumda herhalde sınıfın büyük bir bölümü artık Ermeni liselerine gider dedik. Genç beklemediğimiz bir cevap verdi: “ Bizim sınıftan çok az kişi Ermeni lisesine gider çünkü Ermeniceleri yetmez”. Görüleceği gibi Ermenicenin yetersizliği, özellikle lisesi olmayan okullarımızdan mezun olan vasat öğrencilerin de yüksek puan aramayan, kolay sınıf geçilen özel okullara yönelmesine neden oluyor. 

Öğretmenlerimiz özellikle ilköğretimde Türkçe ve sosyal bilgiler gibi zorunlu olarak Türkçe verilmesi gereken dersler dışında kalan bütün dersleri Ermenice vermelidir. Derslerin Ermenice olması hem Ermenice kelime hazinesinin artmasına hem de pratiğine yararlı olacaktır. Ermenice tiyatro oyunları da benzer yararlar sağlayacaktır. Ermeniceyi iyi derecede öğretebilirsek bu sorun kendiliğinden ortadan kalkacaktır. İlk etapta daha pratik bir çözüm olarak, söz konusu öğrenci kayıplarının önüne geçmek için bir seviye tespit sistemi ile öğrenciler Ermenice bilgilerine göre gruplandırılarak, Ermenicesi zayıf olanlar ile yeterli olanlara ayrı eğitim programları uygulanabileceği gibi, tatillerde, hafta sonlarında açılacak geliştirme kurslarıyla zayıf öğrencilere destek verilerek eşitlik sağlanabilir. 

g) Vasat ve vasat altı öğrencinin kolay kolejlere yönelmesi: 

İlköğretim kurumlarından biraz zorlanarak mezun olan ve kolej ya da Anadolu Lisesi girişlerinde başarı gösteremeyen öğrencilerin büyük bölümü de okullarımızdan uzaklaşıyor. Bunların çok küçük bir bölümü bizce doğru bir yönlendirme ile meslek okullarına gidiyor. Kalan büyük bölümü ise, ailelerin lise bitirme sevdası nedeniyle ancak bizim okullarımızda başarılı olmasının zor olacağı bilinerek kolay yolu seçip, sınıf geçmesi daha kolay olan özel kolejlere gönderiyor. Bu da bir başka kan kaybı nedeni. 

Cemaatimizin bir meslek okulu olmadığından ilköğretimi bitiren her öğrenci klasik liselerimize gitmektedir. Öğrenciler liseye girerken herhangi bir değerlendirme yapılmamakta, yeteneği olsun olmasın liseye kaydolmaktadır. Vasat ve vasat altı öğrenci ise en kolay okullara, özel kolejle yönelmektedir. Vasat altı öğrencilerin sırf lise diploması almak için özel ikinci sınıf kolejlere gönderilmesi ailenin bilinç düzeyi ile ilgilidir ve yapılacak çok şey yoktur. 

h) Meslek okulumuzun olmaması:

 Dünyanın bütün gelişmiş ülkelerinde ilköğretim sonrası öğrenciler yetenek ve becerilerine göre liseye ya da meslek okullarına yönlendirilmektedir. Toplumumuzda ise, meslek lisesi olmadığından yetenek ve becerileri farklı olan öğrencilerin hepsi bir şekilde liseyi bitirmek istemektedir. Bunların bir bölümü kısa dönem askerlik ya da toplum içinde bir statüye sahip olmak için liseye ve üniversiteye girmek isterken, büyük kesim bu eşitsizlikten kaynaklanan seviye düşüklüğü nedeniyle istediği üniversiteye gidememektedir. Hiçbir ülkede ilköğretimi bitiren her öğrencinin liseye ve ardından üniversiteye gittiği görülemez. Farklı yetenek ve beceride olan öğrencilerin liseye yönelmesi eğitim seviyesini de düşürmektedir. 

Bir okulumuzun meslek okulu haline getirilmesi, öğretmen, laboratuar, atölye ve benzeri olanakların sağlanması doğrudan doğruya ağır bir maddi yük getirecektir. Bu gün Türkiye Ermeni toplumunun kendi imkanlarıyla bir meslek okulu kurması zor gözüküyor. Ancak yüksek gelirli bazı vakıflarımızın maddi desteğiyle ve yurt dışından –AB, Gülbenkyan fon vb- sağlanabilecek kaynaklarla bir meslek okulu kurmak mümkün olabilir. Eğer bir meslek okulu kurulabilirse bu cemaatimize önemli bir adım olacak ve her öğrencinin üniversite bitirmesi gereği ortadan kalkacaktır. Kaldı ki böyle bir durum ne gerçekçi ne de doğrudur. Dünyanın hiçbir ülkesinde herkes üniversite mezunu değildir ve olamaz. 

i) Okullarımızdaki eğitim seviyesinin düşüşü: 

Ülkede olduğu gibi okullarımızda da özellikle öğretmen yetiştirememek, Anadolu’dan gelen öğrencinin entegrasyon sıkıntısı çekmesi, kitap yetersizliği vb nedenlerle eğitim seviyesi giderek düştü. Okul öncesi eğitime ve ilköğretime yeteri kadar önem verilmemesi de bu konuda rol oynadı. Bunlar yetmezmiş gibi sınıf geçmenin neredeyse zorunlu hale gelmesi de tuz biber ekti. Ellili yıllarda zorunlu olarak Türkçe verilen dersler dışında bütün dersler Ermenice olarak veriliyordu. Anadolu’dan gelen ve Ermenice bilmeyen ailelerin çocukları ciddi zorluklar yaşıyor, pek çoğu da sert öğretmen ve yöneticiler yüzünden okulu bırakmak zorunda kalıyordu. Sonunda çeşitli gerekçelerle bazı okullarımızda Ermenice, İngilizce gibi yabancı dil haline geldi. Problem çözüldü ama Ermenice daha fazla zora girdi. Sanıldığı gibi ilk sorun üniversiteye giriş değildi. O zamanki ortaokullar, ilkokuldan gelen, liseler ortaokuldan gelen öğrencilerin yetersizliğinden şikâyet ediyordu. İlk kan kayıpları bu yüzden başladı. Bu gün pek çoğumuz on bir, on iki yıl Ermeni okulunda okuyan öğrencilerin, büyük bölümünün Ermeniceyi doğru konuşamadığını görüyoruz. Bu gün sekiz yıllık ilk eğitimi bitiren öğrencilerin bir bölümünün matematikte dört işlemde sıkıntı çektiklerini söylersek durum daha kolay anlaşılır sanırım.

 Sorunun temelinde yeteri kadar yetenekli ve başarılı öğretmenlere sahip olmamak yatmaktadır. Elbette halen pek çok değerli öğretmene sahibiz. Ancak hem bunların sayısı yetersizdir hem de yerlerinin doldurulması mümkün değildir. Daha önce de belirttiğimiz gibi öncelikle her konuda çok başarılı ve yetenekli gençlerimizin öğretmen olması, başarılı okul öncesi eğitim öğretmenleri, sınıf öğretmenleri, yabancı dil öğretmenleri ve branş öğretmenleri okullarımızdaki eğitim seviyesini yükseltecektir. Eğitim seviyesinin yükselmesi, okullarımızdan yabancı okula gidişi yavaşlatacak, diğer yandan da vasat üstü öğrencilerin okullarımızda kalmasını sağlayarak doğal olarak seviyeyi yükseltecektir. Yine çocuklarımızın yetenek ve becerilerine göre değerlendirilerek klasik lise ya da meslek okuluna gitmesi de eğitim seviyesinin yükselmesine yardımcı olacaktır. 

Türkiye Ermeni toplumu olarak eğer merkezimiz etrafında toplanıp örgütlenebilirsek, okullarımızı daha çekici hale getirecek başka pratik uygulamalar da yapılabilir. Örneğin başarılı cemaat üyelerimiz okullarda gönüllü kurslar verebilir. Cemaatimizde bilgisayar teknolojileri, internet, e-ticaret, bilgisayarlı muhasebe gibi okullarda öğretilmesi zor, ancak modern iş hayatında çok gerekli olan konularda donanımlı pek çok insanımız var. Yetişmiş pek çok beyaz yakalının bu konuda severek yardımcı olmaya çalışacağını düşünüyoruz. 

j) Üniversiteye girişte başarısızlık: 

Üniversite kapısında meydana gelen yığılmalar ve her yıl bir milyonun üstünde lise mezununun açıkta kalması, üniversiteye girişi tam bir yarışa döndürdü. Çeşitli nedenlerle okullarımız bu yarışta geri kalmaya başladı. İlk önce eğitimin Ermenice olması başarısızlığın nedeni olarak görüldü. Gençlerimizin geometri, fizik vb terimlerinin Türkçesini bilmediklerinden sınavlarda başarısız olduğu ileri sürüldü. Nedense bu gün hala bütün kolejlerde bu derslerin yabancı dilde okutulduğu kimsenin aklına gelmedi. Ermenice kaynak bulmakta ya da kaynağı Ermeniceye tercüme etmekte zorlanan bazı öğretmenlerimiz de sevdi bu kolay yöntemi. Önce bazı liselerde bu dersler zamanla Türkçe okutulmaya başlandı. Sonra bu kolaycılık ilköğretime de yansıdı. Ne yazık ki, bu değişikliğin herhangi bir yararı olduğunu söylemek zor. Sanırım bu tedbirin bir tek tartışılmaz sonucu oldu, Ermenice yabancı dil haline geldi. Özellikle yabancı kolejlerin üniversiteye girişteki başarıları, yabancı dil öğrenme isteğiyle birleşince kolejlere yöneliş daha çok arttı. O kadar ki, ne pahasına olursa olsun çocuğum Ermeni okullarında okusun diyen küçük bir idealist azınlık dışında, maddi gücü olan ve çocuğu bu okullara girecek kadar başarılı olan herkes çocuklarını bu okullara yöneltti. Bu kayışın çok önemli diğer bir sonucu da, üstün zekâlı, çok başarılı öğrencilerinin büyük bölümünü kolejlere kaptıran okullarımızın vasat ve vasat altı öğrenciye kalması oldu, dolayısıyla ölçülebilir başarı oranı daha da düştü. 

Öncelikle okuma isteği ve kabiliyeti olan olmayan her gencin liseye gönderilmesi, büyük toplum gibi bizim için de büyük bir yanlıştır. Bütün gelişmiş ülkelerde görüldüğü gibi ilk beş ya da altı yılda öğrenciler yeteneklerine göre ayrılmalı, liselere ancak isteği ve daha önemlisi yeteneği olanlar gitmelidir. Lise diploması üniversiteye gitmeyen, gidemeyen öğrenci için ciddi bir lükstür, çünkü lise mezunu her işi yapan ama hiçbir işi tam bilmeyen bir gençtir. Hâlbuki meslek eğitimine yönelen gençlerimiz okulu bitirdikleri zaman kollarında -eski deyimle- altın bilezik denen, geçimlerini sağlayacak bir meslekleri vardır. Lise mezunu için ise böyle bir şey söz konusu değildir. O halde ilk yapılacak iş, çocuklarımızı yeteneklerine göre meslek okullarına ya da liselere yöneltmek olmalıdır. Böylece liselerde en azından yetenek açısından birbirine yakın öğrenciler okuyacaktır. Taban her zaman belirleyicidir, eğer sınıfta dört işlemde sıkıntısı olan öğrenciler ile birinci dereceden iki bilinmeyenli denklemi çözebilen öğrenci bir aradaysa, öğretmen zorunlu olarak dört işlemden başlayacaktır. İkinci olarak, liselerimiz üniversiteye giriş temelli eğitime kendini hazırlamak için gerekli tedbirleri almalıdır. Gerekirse üniversite kurslarıyla işbirliği yapılarak üniversiteye giriş başarısı yükseltilmelidir. Liselerimiz birleşip bir dershane ile anlaşarak toplu pazarlıkla kurs ücretlerini de aşağı çekip öğrencilere yardımcı olabilir. Yine böyle bir pazarlıkla maddi sıkıntısı olan gençlerimizin dershaneye parasız gitmesi de sağlanabilir. 

Sonuç: Biz Türkiye Ermenilerinin kimliğimizi koruyarak varlığımızı sürdürebilmemiz, çocuklarımızın iyi bir eğitim alması ve Ermeni dil ve kültürünü çok iyi öğrenmesinden geçmektedir. 

Pek çok nedenle okullarımızda kan kaybı sürmekte öğrenci sayısı azalmaktadır. Doğal nedeni bir yana bırakırsak en önemli iki neden eğitim kalitesinin ve üniversite girişte kıyaslanabilir başarının giderek düşmesidir. Bu temel sorunun çözümünün ilk ve en önemli adımı çok iyi öğretmenler yetiştirmektir. İkinci önemli adım ise bir meslek okulu kurarak, çocuklarımızı yetenek ve becerilerine göre okullara yönlendirmektir. Sorunun okullarımız tarafından tek tek ele alınması yerine Türkiye Ermeni Toplumu olarak ortak bir kurumda ele alınarak çözülmesi doğru olur. Nüfus azalması nedeniyle giderek daha büyük sorun haline gelecek olan, bazı okulların kapatılarak başka okullarla birleştirilmesi meselesinde de, doğru ve toplumu yıpratıp bölmeyecek çözümler üretmek için toplum adına karar verecek ortak bir kuruma ihtiyaç vardır. En önemlisi bu tip ortak kurumların tek merkezimizin koordinatörlüğü ve himayesinde örgütlenmesidir. 

Çağdaş toplum, örgütlü toplumdur. Ancak sivil yönetim, sivil toplum ve sivil toplum kuruluşu gibi kavramları doğru tanımlamak gerekir(8). Sivil yönetim, toplumun sivil toplum kuruluşları tarafından yönetilmesi anlamına gelmez. Sivil yönetim, sivil toplum kuruluşları yoluyla devletin denetlenmesi, yönlendirilmesi ve demokratik katılımcılık anlamına gelir. Sivil Toplum Kuruluşunun (NGO) temel tanımı, örgütlerin isminden de anlaşılacağı gibi hükümet dışı kuruluş olmalarıdır. Sivil toplum kuruluşu, resmi kurumlar dışında ve bunlardan bağımsız olarak çalışan, oda, sendika vakıf ve dernek adı altında faaliyet gösterir. Yani sivil toplum kuruluşlarının toplumu yönetmek gibi bir görevleri yoktur ve olamaz. Kısacası STK toplumu yönetmez, yönetemez ancak toplumun yönetime katılımını sağlamaya çalışır. Sivil Toplum Kuruluşları nasıl hükümet yönetimi içinde yer alamazsa aynı şekilde Ermeni toplumu yönetiminde de yer alamazlar. Önerilen ortak kurumlar STK değil, toplum yönetiminin bir parçası olacaktır. Büyüklüğü, gücü ne olursa olsun hiçbir vakıf, dernek ya da kuruluş Türkiye Ermenileri adına karar veremez, görüş belirtemez. 

NOTLAR
(1) MEB 16/II/1937 tarih ve 9/920 sayılı emir
(2) Rıfat N. Bali- Bir Türkleştirme Serüveni- İletişim Yayınları 2003. Sayfa: 307. 
(3) MEB genelgesi, Özel okullar Müdürlüğü sayı: 93/2–2565 – Tebliğler Dergisi I-VIII–1949 Sayı 543 
(4) Resmi Gazete 27.05.19955 Sayı 9013 
(5) MEB Özel Okullar Genel müdürlüğü Sayı: 236.oA–1587- 5887- 28.04.1962 
(6) MEB Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğü Sayı: B.08,0.ÖÖG.19.01.05.420/58535 -19 Kasım 2004 
(7) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 08.05.1974 tarihli, E.1971/2–820, K.1974/505 https://web.archive.org/web/*/http://www.hyetert.com/yazi3.asp?s=1&AltYazi=Kaynaklar%20\>%20Sorunlarýmýz&Id=16&DilId=1 
(8) https://web.archive.org/web/*/http://www.hyetert.com/yazi3.asp?s=0&AltYazi=Makaleler%20\>%20CEMAAT%20VE%20SÝVÝL%20YÖNETÝM&Id=283&DilId=1 

MURAT BEBİROĞLU
YAZANLAR:
Aret Çiçekeker
 Aret Vartanyan 
Ari Demircioğlu
 Hosrof Köletavitoğlu 
Karolin Mamigonyan 
Murat Bebiroğlu 
Nadya Uygun 
Rafi Bilal
 Selin Özkan 
Selina Pekel 
Ekim 2007

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: