İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Çok-partili yıllar

Murat Belge

Cumhuriyet tarihinin çok-partili dönemine girmiş olmak, bundan önceki yazılarda değindiğim türden kabul edilemez devlet davranışlarının siyasi sistemin kendi içinde denetim altına alınması sonucunu getirmeliydi.

Bir süre, getirecek gibi de göründü. Örneğin Mustafa Muğlalı ve ’33 kurşun vakası’ tam da söylediğim ‘kabul edilemez’ davranışlar arasına girer. Demokrat Parti de bunu dava konusu yaptı; Muğlalı bir ölçüde cezalandırıldı (ama bugünün koşullarında bir kışlaya Muğlalı’nın adı verilerek yeni rekorlar kırılabiliyor.)

6-7 Eylül, çok-partililikle ortaya çıkan yeni iktidarın da, birtakım konularda, kimseyi aratmayacak özelliklere sahip olduğunu gösteren en çarpıcı olaydır.

O kadar çarpıcı olmasa da, daha birçok icraat, siyaset seçkinlerinin devleti ‘legal devlet’ yapma anlayışından bir hayli uzak olduğunu gösteriyordu.

Ama bu dönemin üç darbesi devletin klasik reflekslerine yeni biçimler de ekleyerek alıştığı rolü sürdürmeye kararlı olduğunun en anlı şanlı üç kanıtıdır. Medeni dünya, darbe yapan, sonra da başbakan, bakan asan cuntaları bağrına basmaktan yana değildir. Soğuk Savaş ortamının reel-politiğinde çıkarı olan ülkeden hesap sormayı ebediyen erteleyebilir, ama böyle şeyleri yapanı da ‘kendinden saymaz’. Bugün Batı dünyasında yaygın bir ‘Türkiye’yi kendinden saymama’ tutumu varsa, saydığım bütün bu davranış ve olayların da bunda payı oldu.

Bu darbelerin ‘önlemeye’ çalıştığı, ‘vatanı kurtarmaya’ çalıştığı o ‘büyük’ tehlikeler de, özellikle daha sonra gördüklerimizin yanında, son derece basit ve sıradan şeylerdi. ‘Bölmek’se, siyaseti ciddi bir şekilde böldüler, katılığı normal kural haline getirdiler, toplumun hâlâ içinden çıkamadığı anaforlar yarattılar. İntikam duygularını toplumun her yerine ektiler. Bütün bunlar da ‘devlet’ adına yapıldı.

Tabii ortada daha başka birçok ‘faili meçhul’, ‘kanıtı bulunmamış’ olay. 40 kişinin ezilmesine yol açılan 1 Mayıs’ta ipleri kimler oynatıyordu? Çorum, Sivas, Maraş olaylarının ardında kimler vardı? Bir toplum bu kadar vahşet ve şiddetle yaşamak zorunda bırakılır mı? Bırakılırsa sonra o toplumdan hayır gelir mi?

Bunlar toplumun kendi kendine becerdiği kendiliğinden olaylarsa, Mehmet Ali Ağca nasıl askeri hapishaneden çıkıp gitti? Susurluk kazasından sonra ortaya saçılan devlet içi ilişkiler (sonra aynı hızla örtüldü) nelerin işaretiydi?

Ve şimdi de devlet içinden yardım gören, beslenen bir faşizan çığırtkanlık tırmanarak devam ediyor.

Böyle bir ülkede yaşayan insanlar, kendi hayatlarında rahat soluk almak ve çocuklarının, torunlarının medeni bir dünyada yaşayacağına inanmak için, öncelikle ne yapmalı? Bu anlattığım tarihi benimseyip bunlara yeni olaylar eklenmesini mi beklemeli, yoksa toplum adına, toplumu kurtarma adına, bunca sorumsuz işin yapılmasına engel olmak, topluma hizmet etmekle yükümlü ve bunun için maaş alan bir bürokrasiyi denetlemenin yöntemini mi aramalı?

Bu tarih bu ülkede hâlâ günceldir. Çünkü hiçbir şey olduğu zaman ne olduğu gerçekten anlaşılmamış, muhasebesi yapılmamış, yani olay kapanmamıştır. Kapanmamış her olayı bir ‘hortlak’ sayabilirsiniz. Hortlaklar, kendi hareket imkânları olan vakitlerde ortalarda gezinir, zincirlerini şakırdatır, adaletin yerine gelmesini beklerler. Ne yazık ki burası, zincir şakırdatarak dolaşan hayaletlerden geçilmeyen bir ülke. Bunun sorumlusu kim?

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: