İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İşgal, katliam ve suikast ülkesi

1516’da Osmanlı hâkimiyetine giren ve 19. yüzyılda Batı dünyası müdahale edene kadar sorunsuz yaşayan Lübnan, son 80 yılda, hep kanlı olaylara sahne oldu. Hizbullah, Lübnan’da 1982’den sonra güçlenmeye başladı

AVNİ ÖZGÜREL

Yavuz Sultan Selim’in 1516’da Şam’dan Mısır Seferi için yola çıkarken bugünkü Lübnan coğrafyasını Osmanlı topraklarına katmak için savaş yaptığı falan yok. Mektup gönderiyor, geliyorum, diye o kadar… Sonra dört asır, imparatorluğun Şam vilayetine bağlı yaşadı Lübnan..

İlk huzursuzluklar ne zaman çıktı derseniz Osmanlı Tanzimat hareketinin başlamasıyla. Yani 1839 sonrası.. O zamana kadar eyalet sistemiyle yönetilen imparatorlukta, Avrupa devletlerinin Osmanlı’nın idaresi altındaki Hıristiyanlara kötü muamele yapıldığı iddiasını bertaraf etmek maksadıyla merkezi otoriteye yani başkentten idareye dayalı Fransız modeli vilayet sistemine geçildi. Ve bunun taşrada ilk uygulaması 1861’de Lübnan oldu. Onu 1864’te başına Mithat Paşa’nın vali tayin edildiği Tuna izledi. İngiltere ve Fransa’nın baskısıyla hazırlanan ve Cebel-i Lübnan Nizamnamesi diye anılan yönetmelik ‘özerk yönetim’ statüsünü getiriyordu. Buna göre İstanbul’dan tayin edilecek Hıristiyan Maruni bir ‘mutasarrıf’ yani sancak amiri tarafından yönetilecekti ve onun başkanlığında farklı inanç ve etnik kimliklere mensup halkın temsilcilerinden oluşacak bir meclis kurulacaktı.

Kimlerdi bu etnik ve dini gruplar derseniz saymakla bitecek gibi değil. İzi bugüne de uzanan Müslümanlar ve Hıristiyanlardı ayrımın esası şüphesiz. Ama tasnif böyle demek tabloyu izaha yetmiyor. Günümüzdeki gruplaşmayı vereyim ve kafanız karışmadan anlamaya çalışın oradaki dokuyu. Kabaca 3 milyon olan nüfusun etnik ve dini tablosu şöyle: Halkın yüzde 83’ü Arap. Ama Arap demek yetmez. Bunların yüzde 63’ü Müslüman, yüzde 8’i Dürzi, yüzde 29’u Hıristiyan. Hıristiyanların çoğunluğu Maruni yani Katolik Arap. Ama yüzde 11 oranında Grek yani Yunan asıllılar var ki onların da yarısı Katolik yarısı Ortodoks. Ayrıca yüzde 5 Ermeni. Yani müstakil Ermeni kilisesine bağlı Ortodokslar. Etnik doku içinde Kürtlerin oranı yüzde 1. Ve Müslümanlar. Tabii Müslüman deyip geçmek mümkün değil. Dürziler Müslüman nüfus içinde sayılıyor ama Müslümanlara göre onları İslam içinde mütalaa etmek mümkün değil.

Müslümanlar ve Dürziler

Yeri gelmişken kendilerini Müslüman addeden ama Müslüman toplumun en aykırı parçası olan Dürzilerin inancıyla ilgili biraz bilgi vereyim: Şii mezhebinin, İsmailiye kolundan hareketle ortaya çıkmış bir inanç bu.. 10. yüzyılda Fatımi halifelerinden El Hâkim bi Emrullah el Mansur bin el Aziz billah ve onun veziri Hamza bin Ali bin Ahmed tarafından kurulduğu biliniyor. Çıkışı Hamza’nın, halife El Hâkim’in Allah’ın adına yönetici olduğu iddiasını dillendirmesi. El Hâkim’in ilahlık iddiasını dai denilen elçiler aracılığıyla yaymaya çalışması doğurdu Dürziliği. Daha kuruluşunda iç çatışma yaşadı Dürzilik. El Hâkim veziri Hamza’yı imam tayin etmişti ama dailerinden Nuştekin ed-Dürzi bunu kabul etmedi. Kendisinin imam olması gerektiğini söyleyip ayaklandı ve 1020’de öldürüldü.

Bu olay sırasında Müslümanların dikkatini ve öfkesini çeken Dürziliği dini liderleri tepkilerin şiddete dönüşmesi üzerine bir süre inancı yayma faaliyetlerine ara verdiler. Bir süre bekledikten sonra Hamza yeniden faaliyete başladı. Birçok yeni inanan kattı cemaate.. Ama El Hakim yani ‘ilah’ 1021 yılında bir dağda kayboldu.. Bir yerde düşmüş ölmüştü muhtemelen ama Dürziler bu olayı onun göğe çıkışı saydılar. Cemaatin başına geçen Hamza da inzivaya çekildi. Bu sırada İslam halifesi Ali bin el Hâkim Dürzilere sert davranmaya başlayınca cemaat yeraltına indi. Yani inançlarını gizli yaşamaya başladılar. Dağda ölen el Hâkim’in kıyamet günü döneceğine inanan Dürziler takiye yapmaya başladılar. Yani inançlarını saklama haklarını kullandıklarını söylüyor, toplum içinde Müslüman görünüyorlardı.

Az önce Müslüman deyip geçmemek lazım demiştim. Dürziler Lübnan’daki İslam toplumu içinde azınlık elbette. Geri kalanlar da Şii ve Sünni olarak ikiye ayrılıyor… Osmanlı döneminde vali ve daha sonra mutasarrıflar halk arasında bir konuda ihtilaf çıktığında yanlarına bu grupların mensuplarını alarak olayın üzerine giderlermiş. Örneğin Ermeni Ortodokslarsa sorun çıkaran, idareci yanında Maruni ve Grek Ortodoks kilisesi mensupları olmadan görüşmeye gitmezmiş.

İşgal tarihi ve Hizbullah

Fenikelilerin tarih sahnesinden çekilmesinin ardından herhalde tarihin en fazla işgale uğramış coğrafyası Lübnan. Daha öncesini bırakalım, 636’da Hz. Ömer zamanında İslam orduları tarafından fethedildi ve Şam’dan yönetilmeye başlandı Lübnan. Sonra ardı ardına Emevi, Abbasi, Memlük, Selçuklu, Eyyubi, Kölemen ve nihayet Osmanlı hâkimiyetine geçti. Üçbuçuk asır süresince de burada kimsenin burnu kanamadı dersek yeridir.. 1800’lerin ikinci yarısında başlayan çözülme 1918’de Lübnan’ın Fransızlar tarafından işgaliyle doruğa çıktı. Fransız ordusu Marunilerle işbirliği yaparak Müslümanları baskılamaya başladılar. 1943’e kadar sürdü işgal. Paris 1944’te Lübnan’a ülkenin resmi dilinin Arapça yanında Fransızca olması ve Fransız idaresince belirlenen Anayasa’yla yönetilmesi koşuluyla bağımsızlığını verdi. Ama o tarihlerde kendisine yakın politika izleyen ve Nuseyri azınlıkça yönetilen Suriye’yle birlikte eli daima Lübnan’da oldu Fransa’nın. Müslümanlar aleyhine işleyen süreç değişmedi elbette. Sonunda 1958’de Hıristiyan cumhurbaşkanı Müslümanların protestosunun eyleme dönüştüğü noktada Amerika’nın müdahalesini istedi. 15 Temmuz 1958’de Amerikan ordusu Lübnan’a çıkarma yaptı. Denge oluşturmak için Amerikalılar Dürzilere hükümet kurdurmayı denediler, tutmadı; Müslümanlar yanında Hıristiyanlar da karşı çıktılar buna.. Bu sırada İsrail’in göçmen Yahudilere yer açma siyaseti dolayısıyla canlarından bezdirdiği Filistinlilerin göçünü yaşadı Lübnan. Dolayısıyla Filistin meselesinin içine de çekilmiş oldu. Lübnan’a gelen Filistinliler bir süre sonra örgütlenerek siyasi faaliyette bulunmaya başladılar. Buna tepki İsrail’le işbirliği yapan Lübnanlı Falanjistlerden geldi. Yani İspanyol usulü faşizmi savunan ideolojik olarak General Franko’yu benimseyen gruplardan. 1975’te iç savaş başladı bu yüzden. 1976’da Suriye’nin öncülüğünde Arap Caydırıcı Gücü girdi ülkeye. Batı buna ses çıkarmadı zira o zamana kadar Suriye devamlı Lübnan Hıristiyanlarından yana tavır almıştı. Nitekim Filistinlilerin elinden ağır silahlar alındı ve İsrail’in kuzey sınırlarında uzaklaştırıldı Filistinliler. Ama İsrail havadan bombalamayı sürdürdü Lübnan’ı. Lübnan yönetimi artık sembolik olmanın ötesinde anlam ifade etmemeye başlamıştı. Londra elçiliğine saldırıyı bahane ederek İsrail 1982’de işgal etti Lübnan’ı. Falanjistler İsrail ordusunun öncü gücü gibi iş gördüler bu işgalde, Suriye başta olmak üzere Araplar sessiz kaldılar.

1982’de İsrail yanlısı cumhurbaşkanı Beşir Cemael öldürüldü. İsrail bunun üzerine Batı Beyrut’u işgal etti. İki gün sonra da Filistinli mültecilerin kaldığı Sabra ve Şatilla kamplarını Falanjistlerin katliamına açtı… 1000’e yakın insan öldürdü milisler. Cemael’in yerine seçilen kardeşi Emin Cemael ortak Batılı gücü davet etti ülkesine: Amerika, Fransa, İtalya… Değişen bir şey olmadı. İsrail ülkeden çekildi ama ülkeye Marunilerden oluşan bir ordu kurarak.

O nedenle bugün dahi Lübnan ordusu İsrail karşısında hareketsiz kaldı. 1988’de cumhurbaşkanının görev süresi doldu ama Amerika kimin cumhurbaşkanı olacağına karar veremediği için ülke başsız kaldı. Suikastlardan artakalan 62 Lübnanlı parlamenter 1989’da Suudi Arabistan’ın Taif kentinde toplanıp Muavvad’ı cumhurbaşkanı seçtiler… Ama iki hafta sonra o da öldürüldü.

1982 olayları sonrasında o zamana kadar çok sayıda parçaya ayrılmış Lübnan Müslüman hareketi içinde Hizbullah ortaya çıktı ve güç kazanmaya başladı. Müslüman Kardeşler, Emel, Hizbu’t Tahrir ve daha onlarcası etkisini kaybetti…

Çerçeve

Haydarpaşa yeniden

1905’te tamamlandı Haydarpaşa Garı’nın inşaatı.. Soldaki fotoğraf o günlerden. Meşrutiyet dönemi mimarisi diyebileceğimiz yapıların görkemli bir örneğiydi… Şimdilerde binanın bulunduğu çevreyi içine alacak bir proje kapsamında otele dönüştürülmesi düşünülüyor.. Haydarpaşa Oteli fikri yanlış değil. Ama o görkemli eseri silikleştirip gölgeleyecek bir yapılar kompleksi olmamak kaydıyla.. Dilerim tarihi doku konusunda hem bilgisiz hem duyarsız, her şeye para diye bakan yeni dönem zihniyetine uygun bir proje değildir düşünülen.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: