İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Cumhuriyet´in erken evreleri

Murat Belge

Tarihimizde ‘devlet davranışları’ üstüne konuşuyordum. İttihat ve Terakki hegemonyasında geçen Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e çıktığımızda, devletin kendi koyduğu kurallara kendi de uyan bir devlete evrilmesinde önemli bir gelişme olmuştur. Mustafa Kemal zaten gençliğinin önemli bir kısmını İttihat ve Terakki’nin hem serüvenci kararlarına, hem de bunların uygulanmasında başvurulan haydutça davranışlara muhalefet ederek geçirmişti.

Ama ortada kocaman bir toplumsal yapı, kökü bazan çok eskiye, bazan da modernleşmenin buradaki biçimlenmesinin koşullarına uzanan bir yığın alışkanlık vardır. Bunları hemen durdurmak mümkün olmadığı gibi, çok zaman, durdurması gereken kişi de aynı alışkanlıklar içinde yetişmiş bir kişidir.

Kurtuluş Savaşı’nı götüren kadro ve yapıyı tam bir ‘devlet’ değil de, bir ‘proto-devlet’ gibi görmek daha doğru olabilir. Bu yapının içinden ne olduğu hâlâ pek bilinemeyen kötü davranışlar çıkmıştır. Örneğin Mustafa Suphi ile arkadaşlarına yapılan şey, herhangi bir ‘ulusal tarih’in sayfalarına ‘şan’ katacak bir şey değildir. Aynı şekilde savaşın sonuna doğru Ali Şükrü’nün öldürülmesi ve aynı zamanda onu öldüren Topal Osman’ın öldürülmesi (sağ yakalamak ve niçin, nasıl yaptığını öğrenmek yerine) legal işler değildir ve ‘proto-devlet’ten geçilecek ‘devlet’e de sorun devretme anlamına gelebilecektir.

Bundan sonra, yukarıda dediğim gibi, dünya standartlarına uygun yeni bir devlet yapılandırması çabası başlar. Bu yeni devlet ‘otoriter’dir, ama bu, benim tartıştığım bağlamda, ‘illegal’ olduğu anlamına gelmez, ayrıca bütün dünyada genel gidiş bu doğrultudadır.

Ne var ki, eski keyfiliği hatırlatan davranışlar ara sıra ‘nükseder’ (‘nüksetme’ bence doğru terim) -özellikle de daha buhranlı anlarda. İzmir suikast teşebbüsü açık bir olaydır, ama bundan ötürü Terakkiperver önderlerinin yargılanması, Halide-Adnan Adıvar ve Rauf Orbay gibi insanların yıllarca dışarıda yaşaması, Cavit Bey gibi birinin de idam edilmesi, kurulmuş bu yeni devlete ‘şeref’ getirecek olaylar değildir.

Bazı eski reflekslere, yeterince ket vurulamamıştır. Atatürk’ün sağlığında Edirne’de Yahudi nüfusa yapılanlar medeni bir ülkede olacak şeyler değildi (o tarihte, faşist İtalya’da bile olmuyordu). Ama İnönü dönemindeki Varlık Vergisi tam bir faciadır ve burada İnönü’nün sorumluluğu herhalde sırf olayı durdurmakta başarısız kalmaktan ibaret değildir.

‘Dil ve Tarih’ çalışmaları adı altında yapılanlar, bu çalışma sırasında ortaya çıkmış, hiçbir bilimselliği olmadığı artık tartışılmayan, birtakım ipe sapa gelmez iddiaların alelacele resmi eğitim müfredatına sokulması ve birçok kuşağın aslı esası olmayan bu ideolojik metinlerle yetiştirilmesi, bu döneme özgü bir başka garabettir ki, ‘devlet davranışı’ dışında mümkün olamazdı.

Meclis’te adam vurulması (Halit Paşa), Neşet Naci cinayeti gibi olayları devletten çok, devletin çevresinde yer alan insanların eski alışkanlıklarına yormak daha doğru olur.

Yani, önemli düzelmeler olmakla birlikte, hâlâ her şey güllük gülistanlık değildir. Çok-partili rejime geçince, durum daha iyi olacağına kötüye gitmiştir.

‘Bunlar kötüdür ve tekrarlanmamalı, düzeltilmelidir’ deyince, bu bir ‘hastalık’ sayılıyor. Bunlara ve daha sayacaklarıma dört elle sarılıp ‘İşte benim devletim’ demek sağlık işareti oluyor.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: