İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Biryıl/Birgün

Enis Rıza

Bir yıl olmuş bu gazetede yazmaya başlayalı. Bir yıl da BirGün’le yaşlanmışsın. Oturup tartışmıştınız arkadaşlarınızla. Ne yazmalı, nasıl yazmalı sorusuna karşılıklar aramıştınız. “Sen ol. Dünyalı ol. Ben deme. Ahkâm kesme. ınsanı ve insan öykülerini anlat. Soru sor. Merakın cümlelerini kurmaya çalış.”

Ama ondan önce BirGün gazetesini konuştunuz. Orası hafızanda kalan tanıdık günlerdi, okyanus ortasında bir ırmak olarak kalmanın tasarımı sanki… Gece vardiyasındaki işçilerden, yaşlı vapurlardan, sokakta yaşayan çocuklardan, tren yolculularından, büyük ateşlerden, müptezel politikalardan, Ermeni taş ustalarından – Arnavut hallaçlardan, Yezidi şarkılardan, tehcirin izlerinden, lo’nun aşkından, gül kokan sözcüklerden, tel örgülerin ardındaki hasretlerden, alıp başını gitmelerden, dağ başında rüzgâra sarılmalardan, tabulardan ve hayallerden konuşulan yer. Otobanlardan uzakta, bir ‘patika’nın üzerinde…

Bir yıl önce bu günlerde ilk yazını yollayıp yola çıktın. Bir adaya doğru… Yaşlı bir adamla. 1948 yılından bu yana ilk kez gidiyordu oraya seninle. ılk kez… Tedirginlikle ona bakıyordun. Fırtınalı bir gündü. Yüzleriniz deniz serpintileri ile sırılsıklam olmuştu teknede. O, rüzgârın ve motorun birbirine karışan sesleri ortasında kıpırtısız, gitgide yaklaşmakta olduğunuz adaya bakıyordu. Dokunmak, bir şeyler sormak istedin. Seni fark etmedi.

Unutulmuş, yıkık dökük rıhtıma yanaşmaya çalışırken yaşından beklenmeyecek bir hızla kıyıya atladı ve çılgın gibi yukarıya doğru koşmaya başladı. Oradan oraya seğirtiyor. Anlatıyor, susuyor… Sözcükleri, rüzgârla adanın çorak toprağına savruluyor. Yüzündeki öfkeyi bu kez gözyaşları ıslatıyor. Yönetim tepesi… hendek… şurada büyük cümbüş… emirler ve pişmanlık belgeleri… işkence… delirme… ölüm.

Biraz sonra büyük bir binanın çevresini dolanıyorsunuz. Artık rüzgâr size ulaşamıyor. Nefes nefese konuşmasını sürdürüyor. Sizi şaşırtan, bütün o yıkıntılar ortasında hâlâ ayakta duran, bir tiyatro sahnesi karşısındası-nız. ızleyici sıralarına oturuyorsunuz. “Döner sahneydi burası. O yıllarda en modern tiyatrolarda bile böyle bir sahne yoktu.” Bir soruya davranacak gibi olurken sus işareti yapıyor. Gülümsüyor. Canının yandığını hissediyorsun o gülümsemeyle… “Bu tiyatroyu tutuklulara yaptırdılar….” Bekliyorsun. Belki de bir önsezi ile ne anlatacağını biliyor gibisin. “Bizi buraya getirirlerdi ve sahnede işkence izlettirir-lerdi. Ama kimin ne zaman seyirci, ne zaman oyuncu olacağını bilemezdik.” Kalkıyor. Ağır ağır sahneye çıkıyor. Size bakıyor. Ve eğilerek selamlıyor. Garip bir duyguyla siz de sahneye çıkıyorsunuz…

Bütün gün o terk edilmiş, ıssız adada kekiklerin, yıkıntıların, anıların arasında gezindiniz. Yüzlerce sözcüğü rüzgâra kaptırdınız.

“Çoğumuz direndik. Çünkü dünya kardeş olacaktı. Savaşlar bitecekti. Oysa şimdi. Olup bitene bak. Ne diyeyim.” Ama birden gözleri ışıldıyor. “Bak bu filmi Ludemis’in ve Nâzım Hikmet’in o günlerde birbirlerine yazdıkları şiirlerle bitir…”

Ayrılırken sarılıyor. “Dünyanın lanetlileri sessiz kalanlardır” diye fısıldıyor kulağına. “Bombaların, acıların bütün sebebi onlar…”

Zamanı, bir yüzyıl gibi geçen bir-günü ve bir-gün gibi geçen zamanı düşünüyorsun. Top-lumların-bireylerin kendi yaslarını tutamadığı, paylaşamadığı travmalarının, yeniden ve yeniden hayata daha büyük travmalar olarak düştüğünü… şu son bir yılda dünyanın yaşadıklarını.

Zaman bir-gün gibi geçiyor. Ama bir-gün bütün bir hayatı tanımlıyor… Patikalardan ya da otobanlardan yürümeye karar verilen o bir gün. Kendince birinci yılını kutluyorsun. Yazını zamanında yetiştirmeye, vuruş sayısını tutturmaya, daha iyi yazılar yazmaya söz veriyorsun kendine

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: