İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Derin Anadolu’nun sesi

Etyen Mahçupyan

Siyasetin ve ortak karar üretmeye dönük ‘konuşma’ pratiğinin toplumların kurucu öğesi olarak sunulması günümüzün egemen bakışını temsil ediyor.

Gerçekten de farklılıkların bizatihi var olma ve kendilerini geliştirme hakkının kabulü, toplumların yarınını belirsizleştirirken onu bugünün konuşmasına, yani siyasetine bağımlı kılıyor. Dahası günümüzün özgürlük anlayışı insanlara şu an var olmayan farklılıkları da yaratma ve sahiplenme hakkı tanıyor. Diğer bir deyişle gerçekten homojen bir toplum olunsaydı bile, yarın bu yeknesaklığı bozmak vatandaşların temel haklarından biri olacaktı…

Bu açıdan siyaset toplumların özgürlükten sapmadan kendilerini idame ettirmeleri için bir imkan sağlıyor. Söz konusu alanın günümüzdeki en belirgin kavramlarından biri ise çokkültürlülük. Yani her toplumun birden fazla kültürel kimlikten oluştuğunun kabulü ve bütün farklılıkların bir arada yeniden üretilmesinin yollarının bulunması… Ne var ki çokkültürlülük çoğu zaman ‘çokkültürcülük’ olarak algılanabiliyor. Ataerkil zihniyetin hakimiyetini ima eden bu cemaatçi yaklaşım, her kültürü kendi içine kapatarak toplumun bir bütün olarak ‘kendini tanımasını’ engelliyor. Oysa gerçek zenginlik birden fazla kültürü yan yana yaşatmaktan değil, bu kültürlerin ilişkisini ve birlikteliğini kurabilmekten geçiyor…

Dünyanın bazı yöreleri geçmiş çağların ataerkil anlayışına karşın hâlâ söz konusu zenginlik potansiyelini bağrında taşımakta. Geçmişin zihniyeti kültürleri ancak kesin çizgilerle birbirinden ayırarak yan yana tutabilmişti; ancak gene de söz konusu farklılıkların yaşatılmış olması, bizlerin farklı bir geleceği inşa etmemiz için derin bir arka alan oluşturmakta. Anadolu bu nedenle çok şanslı bir toprak… Ve bizler bu nedenle çok şanslı insanlarız. İki hafta önce Açık Hava Tiyatrosu’nda izlediğimiz bir konser bu şansın ne kadar yakınımızda durduğunu gösterirken, bizlerin onu hayata geçirecek siyasetten nasıl bu denli uzak olduğumuz sorusunu da akla getirdi…

Konser Kardeş Türküler’le Sayat Nova ve Ruhi Su Dostlar Korolarını bir ara getirmişti. Ama sahneye baktığınızda kimin hangi gruptan olduğunu anlamıyordunuz… Yaklaşık yüz kişi, hem bir ağızdan hem de birbirini tamamlayarak Yunus Emre, Karacaoğlan ve Köroğlu’ndan Sayat Nova’ya, Pir Sultan Abdal’a, Kusan Aşod’a uzandılar… Ermenice, Kürtçe ve Türkçenin birlikteliği, neredeyse unutulmuş ama bildik bir derinlikten taze bir nefes gibiydi… O gece sahnedekiler ve izleyiciler Anadolu’nun derin sesini yeniden duyulur hale getirdiler. Ekranda bu yüzyılın en büyük ‘Kürt dengbeji’ olan Erivan’da yaşayıp ölmüş Garabet Haço’yu izlerken, bu topluma bunca kötülük de yapmış olan tarihin artık diyetini ödemesi gerektiğini düşündüm… Ermeni olduğunu ömrü boyunca sadece yakın dostlarıyla sohbetinde gündeme getirebilmiş olan Ruhi Su’nun bu toplumdan küçük bir alacağı yok mu dersiniz?

Anadolu bizlere bu alacağın bir kimlikten ötekine olması gerekmediğini fısıldıyor… Anadolu için çokkültürlülük halinde donmak gerçekte bir kültürsüzlük… Sadece Ermeni, Kürt, Türk, Müslüman veya Hıristiyan olanlar aslında kimliksel bir kültürsüzleşmenin içindeler. O gece sahnedeki bütünleşme bize bu cehalete düşmememiz için basit bir uyarıydı belki… Asıl kültürün Anadolu’nun çoğul sesinde gizlendiğini, çokkültürlülüğe değil ‘kültürleşmeye’ muhtaç olduğumuzu, güç ilişkilerine ve tarihe rağmen kendi insanımızı bu sesin içinden üretebileceğimizi ve doğru siyasetin tam da bu olduğunu söyledi bizlere…

Türkülerin kardeşliğiyle yetinilmeyip, kardeşliğin türküsünün söylendiği o gece, kültürleri ayırarak değil, ancak iç içe sokarak Anadolu olunabildiğini de gösterdi… Çünkü Anadolu’yu hak etmek ancak ötekini kendin kılarak mümkün…

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: