İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Holokost´u hatırlamak üzerine

Turgut Tarhanlı

Dün, Vatan gazetesinin manşetten yer verdiği bir haber, BM Genel Kurulu tarafından 1 Kasım 2005 tarihinde kabul edilen, Holokost’un (İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerce yürütülen Yahudi soykırımı) hatırlanmasına ilişkin bir karara ve bunun Türkiye bakımından değerlendirilmesine ayrılmıştı. Türkiye’nin bu BM Genel Kurulu kararına destek vermesinin, o tarihte resmen duyurulmamış olması ve bu karar gereğince, Türkiye’de ne gibi faaliyetlerin yapılacağı da, bu haberde sorulan sorular arasındaydı.

BM Genel Kurulu’nda kabul edilen kararlar, ilgili oldukları konuda, BM üyesi devletlere tavsiyede bulunmaktan ibaret bir hukuki karaktere sahiptir. Ama elbette, Genel Kurul’da geniş bir üye desteği sağlamış kararların, ayrıca hukuki ağırlığı da, sadece bir ‘tavsiye’ olmanın ötesinde anlam kazanmaya başlar.

Fakat bu hukuki durum, acaba Holokost bakımından da geçerli mi? Diğer bir deyişle, Holokost’un anlamı ve gerçekliğinin saptanması için, acaba BM bünyesinde, örneğin Genel Kurul’da, bir hukuki işlemin kabulüne gerek var mı? Hukukun, hayatın tümünü ve dünya üzerindeki tüm ilişkileri tanımlama gayreti içinde olduğu bilinir. Ancak dünya üzerindeki tüm ilişkilerin ayırdında olmamızı sağlayan yegâne optik, bundan ibaret değil elbette. İkinci Dünya Savaşı sayesinde, medeniyetimizdeki ilişkilerin geometrisinin belirlenmesinde, ‘soykırım’ kavramı bağlamında, yeni bir optik daha kazanmış olduk.

Ancak bu, o gerçeğin, hukuk tarafından tanındığı için gerçeklik niteliği kazandığı bir konu da değildi. Sadece, medeniyetimizdeki ilişkilerin kalın hatlarla belirlenmesi, tanınması ve ayırt edilmesi gereken kesimlerini, bu medeniyetin hukuk düzeni içinde de tanımlamaktı amaç. Bunun en belirgin ve belki de, katı bir hukuk kuralı olarak tanımlanacak örneği, 1948 yılında kabul edilen uluslararası sözleşmedir.

Böyle bir yaklaşımla bakılacak olursa, aslında Genel Kurul’da, 1 Kasım günü kabul edilen o kararın, bu medeniyet anlayışına getirdiği veya bundan uzaklaştırdığı bir şey yok. Karar metninde, üye devletlere bir tavsiyede bulunularak, her yıl 27 Ocak günü, İkinci Dünya Savaşı’nın Yahudi kurbanlarının anılması ve eğitim programlarında bu konunun da yer alması isteniyor. 27 Ocak’ın seçilmesinin nedeni, Holokost’un bir simgesi halini aldığı söylenebilecek Auschwitz-Birkenau toplama kamplarının müttefiklerce faaliyetine son verilmesi ve kurtuluşun sağlandığı gün olmasıdır.

Yukarıda aktardığım o gazete haberinde, Türkiye’nin, bu karar tasarısına destek veren dört İslam ülkesinden biri olduğu belirtiliyordu. Karara ilişkin görüşme tutanaklarında, diğer ülkelerin Endonezya, Malezya ve Ürdün olduğu anlaşılıyor. Mısır da, böyle bir fikre karşı olmamakla birlikte, ‘soykırım’ kavramının monopolize edilmemesi şeklinde bir itirazda da bulunuyor.

Bu karara İslam ülkelerinin tepkisinin ne yönde olduğu şeklinde bir söylemin, aslında bu kararın ilişkin olduğu konuyla doğrudan doğruya ilgisi olmadığını düşünüyorum. Zira bu çerçevede bir tartışmada, realpolitik ön plana geçmektedir. Ve 60 yıl öncesinin Holokost gerçeğiyle bugünün İsrail politikaları birbirine karışmakta, farklı gerçekler bir arada değerlendirilmeye çalışılmaktadır. Bugün, her devlet için olduğu gibi İsrail de, bir çatışmadaki kuvvete başvurma tarzının niteliği ve niceliği bakımından eleştirilebilir. Ama bunun, ne Holokost ile ne de modern zamanların bu feci gerçeğinin hatırlanmasıyla bir ilgisi var.

Bu bağlamda, bugünün realpolitik sorunları karşısında, belki ileriye yönelik olarak göz önünde tutulması gereken asıl konu, soykırımı da yargılama yetkisine dahil etmiş bir uluslararası mahkemenin (Uluslararası Ceza Mahkemesi) yargı yetkisinin tanınmasında, ne ölçüde tutarlı bir politika karşısında bulunduğumuz olmalı. Çünkü, hem İsrail hem de onun varlığını ya da politikalarını eleştiren devletlerin neredeyse tümü, bu hukuka karşı mesafelerini korumakta epey ısrarlı görünüyorlar.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: