İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Tarihi kime bırakmalı

Cengiz Aktar

Bayram öncesi Fransa’daki tarih tartışmasına ve filozof Ricoeur’ün bu konulardaki görüşlerine değinmiştik. Önemli Frenk tarihçiler geçen ay yayımladıkları bir bildiriyle Fransız parlamentosunun ikide birde tarihî olaylar üzerine yasa çıkarmasını kınadılar. Bildiride yasal düzenlemelerin tarihçinin özgürlüğünü kısıtladığı, ona yaptırım tehdidi altında neyi arayıp neyi bulacağını söylediği, kullanacağı yöntemleri belirlediği, tarihçinin çalışmasına sınırlar getirdiği ve dolayısıyla bu yasaların demokratik bir rejime yakışmadığı dile getiriliyordu. Tarihçiler yasaların iptal edilmelerini talep erliler. Bu bildiriye karşılık bir başka aydın grubu, tarih tartışmasının tamamen özgür olması gerektiğini söylerken yasamanın ve dolayısıyla adaletin tartışmanın ahlakî sınırlarını belirlemesinin önemine dikkat çeken bir bildiri yayımladı. Kabaca, tarihin tarihçiye mi yoksa siyasetçi ile yargıca mı bırakılması tartışması Fransa’da da gündeme geldi. Ancak Fransa’daki tartışma yalnızca tarihin siyaset ve adaletle olan ilişkisiyle sınırlı değil. Tarihin bellek ile olan ilişkisi de söz konusu.

Bu tartışmanın uzantıları Türkiye’yi birebir ilgilendiriyor. Bizde de malum, tarihin tarihçilere bırakılmasını temenni eden ve tarihçiler kadar siyasîleri de cezbeden bir duruş var. Bunun karşısında ise, tarihin tarafsız olmadığını, özellikle ulusdevletlerin tarihlerini kendi bildikleri gibi yazdıklarını hatırlatan ve siyasîlerin bu tartışmada rolü olması gerektiğini belirten bir tavır.

Son söz tarihin

Fransa’daki tartışma Türkiye’de yankı bulurken iki yanılgıyı da beraberinde getirdi. Tarihî olgular konusunda siyaset ve adaletin de söyleyecek sözü olması gerektiğini dile getirenler “Fransa Ermeni soykırımını tanır” diyen Fransız yasasının tam da bu yüzden çıktığını atladılar. Diğer bir deyişle, tarihi siyasetçiye bıraktığınız zaman hiç hoşunuza gitmeyecek yasalarla da karşılaşabiliyorsunuz. Nitekim Türkiye’de siyaseti göreve davet edenler arasında Fransız parlamentosunun bu konuda çıkardığı yasa ile hemfikir olmayanların çoğunlukta olduğu malum. Ermeni kıyımları gibi gayet nazik bir konunun açıklığa kavuşması için siyasîlere vicdanî bir sorumluluk elbette düşüyor. Eğer önümüzdeki yıllarda Ermenistan ve Türk Ermenileri ile birlikte, bu konuda bir barışma gerçekleşecekse bunda kuşkusuz siyasî iradenin hatırı sayılır payı olacaktır. Ancak son sözü yine de siyasetçi değil tarihçi söyleyecek. Zıt belleklerden çıkarak tarihi yine onlar süzecek. Ricoeur’ün dediği gibi: “Farklılıklarımızda uzlaşmaz ve yıkıntılarımızda tamir edilmez bir şeyler hep olacaktır. Tarihi var eden de, özellikle tamir edilemeyecek şeylerdir.”

Ama hangi tarihin?

“Bakın tamam işte, Fransızlar da akıllandı, gerçekleri görmeye başladı ve bu işlerin tarihçilere bırakılması gerektiğini dile getiriyor” diyenler ise Fransız tarihçilerin tartışmasındaki inceliği atladılar. Ülkemizde, nahoş hatıralar üzerine tartışma ne kadar zayıfsa kavramlar da o kadar yetersiz. Fransız tarihçilerin tarih dediğinin buradaki karşılığı esasen bellek veya hatıra veya hafıza. Yani yalnız bir tarafın hatırladığı tarih. Bunun tarihle tabii ki alakası var ama bellek ham, kaba ve üzerinde çok çalışılması gereken bir tarih. Nitekim tarihi tarihçilere bırakınca, Türkiye’deki resmî tarih ve resmî tarihçi, Fransız tarihçilerin temenni ettiği tarafsızlığa ve araştırmacı ruha son derece uzak bir görüntü veriyor. Bu işler, bizim Türk Tarih Kurumu ile gerçekleştirilebilecek işler değil. İşte bu aşamada tarihçinin tarafgirliğini vicdanî yaklaşımla dengelemek ve tartışmanın sınırlarını bu sayede açmak gerekebilir. Bu da geniş ve asil anlamında siyasetin işi.

Mesele adalet duygusunun hangi yolla en etkin ve kalıcı olacağında. Tarih okumasıyla mı siyasî kararlarla mı? Yoksa her ikisinin senteziyle mi? Fransa ve Türkiye gibi geçmişiyle hesaplaşma, kendisiyle ve diğerleriyle barışma konusunda büyük zorluklar çeken ülkelerde bu sentezden pek başka bir yol görünmüyor.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: