İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

“Ehlen ve sehlen…”

Ferhat Kentel

Bayramda Helsinki Yurttaşlar Derneği’nin Lübnan, Suriye ve Ürdün’e; daha doğrusu Beyrut, Şam ve Amman’a düzenlediği geziye katıldım. Kısa bir sürede, içinde kocaman dünyalar ve hayatlar taşıyan bu bölgeyi ve memleketleri tanımak ve anlamak tabii ki mümkün değil; ancak gene de bu gezi önemli bir tecrübe birikimini sağladı.

Geziden geriye kalan bir sürü sahne ve yaptığımız görüşmelerden elde edilen tanıklık var… Buradan bakıldığında, ansiklopedik bilgilerin, medyadan yansıyan görüntülerin ötesinde bambaşka bir karmaşıklığı bir ölçüde de olsa hissetme imkanını veriyor bu sahneler ve tanıklıklar…

Aklımda en çok kalan sahnelerin başında her üç ülkede duvarlardaki kocaman resimler geliyor; liderlerin resimleri: babalar ve oğullar… Lübnan’da suikasta kurban giden başbakan Hariri ve oğlu; Suriye’de Hafız Esat ve onun oğlu, yeni başkan Beşar Esat; Ürdün’de Kral Hüseyin ve onun oğlu, yeni kral Abdullah… Adeta resimlerle bir bütün olmaya ikna edilmeye çalışılan toplumlar; “ikona” yaratma çabaları…

Ama her ülkeye dair özel notları aktarmadan önce, özellikle Suriye vasıtasıyla yaşadığım çarpılmayı aktarırsam belki en derinden hissettiğim duygularımı daha rahat anlatmış olurum…

Şam Emevi camii… Cuma namazı… Hoca büyük bir belagat, alçalıp yükselen ses tonuyla ve muhteşem bir hitabetle bir şeyler anlatıyor vaazında; “Eyüp El Ensari”, “fetih”, “Konstantiniye”, “Türkiye” kelimelerini yakalıyorum… Evet, bizim memleketten bahsediyor ama hiçbir sonuç ve anlam çıkaramıyorum. Caminin çıkışında Türkçe konuşan birilerine rastlıyorum. Bir ihtimal onlar anlamışlardır neler olup bittiğini. Evet anlamışlar; çünkü aralarında Antakyalı, Arap kökenli Türkiye vatandaşları var. Arapların İstanbul’u fetih çabasını, Eyüp El Ensari ve onun şehitliğini anlatmış hoca. Ve kabaca özetlersem, konuşmasını, rüyanın insan hayatındaki anlamına, insanın derinliğine, iç zenginliğine ve mücadelesine bağlamış…

Bir kere daha Türkiye toplumunun yaşadığı travmatik macerayı düşünüyorum. Öyle bir macera ki, bir zamanlar bu bölgenin topraklarında insanların birbirleriyle devamlılıklarını sağlayan dil kaybolmuş; kültürleri birbirleriyle konuşturan Osmanlıca kaybolmuş. Beyrut, Şam, Amman sokaklarında, İngilizce reklamlar ve markalar dışındaki yazıları okuyamıyorum… Kendi tarihimi de kendim okuyamadığım gibi; dedemin notlarını, mezar taşlarını bile okuyamadığım gibi… Çünkü okuyabilmek için özel meslek sahibi olmak gerekiyor; uzmanlaşmak, “yabancı bir dil olarak Osmanlıca”yı bilen tarihçi olmak gerekiyor… Ya da konuşulanı anlamak, Arapça bilen Arap olmakla mümkün; Arapça-Osmanlıca yazıyı, okumayı bilmekle mümkün. Eğer bakkalsak, sosyologsak, makine mühendisiysek okuyamayız. Belleğimizi ancak bize o tarihi “doğru okuduğunu” söyleyenlerin anlattığı kadar ya da anlatmadığı kadar ya da çarpıttığı kadar kurabiliriz. Öyle bir “modernleşmişiz”, “medenileşmişiz” ve öyle bir “batılılaşmışız” ki, ne geçmişimizle bağımız kalmış, ne de coğrafyamızla…

“Medenileşme” adı verilerek empoze edilen bir yolda her şeyden kopan, kendi içinde ve çevresiyle parçalara ayrılan, şizofrenleşen bir toplum olmuşuz. Kıyafetinden yazısına kadar neredeyse bir gecede değiştirilen insanların toplumu; kopuşun, unutuşun, ne olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini anlayamayan insanların toplumu… Sürekli kimlik krizi yaşayan insanların toplumu…

Ama bütün bu sınırlara, “ben yaptım, oldu” diyen ulus-devletlere ve onların bütün kurgularına, soyutlamalarına, hayali inşaatlarına rağmen, aşağıda insanlar hâlâ irtibat için olağanüstü bir potansiyel taşıyorlar… Bu potansiyel, üzerlerine yapıştırılan etiketlerin bütün baskısına rağmen ve bu etiketlerin yapmacıklığının altından kendini gösteriyor…

Tam şöyle:

Lübnan’ın ve Suriye’nin kuru baklavaları meşhur… Edinmek için Beyrut’u kaçırdık, Şam’da bir tatlıcıya giriyoruz. Ancak tezgahtaki genç kızın sahip olduğu İngilizce birkaç kelimeyle anlaşmak çok zor; nezaketli ama sıkıntılı anlar… Soru soruyoruz, sorunun anlaşılıp anlaşılmadığı hakkında hiçbir fikrimiz yok; genç kız cevap veriyor, anlamamızı istediği cevap olup olmadığı hakkında gene hiçbir fikrimiz yok. Uzun uğraşlardan sonra baklava kutularımızla çıkarken, son bir gayretle belleğimin diplerinden bir formül hatırlıyorum ve hiç olmazsa “Allahaısmarladık” gibi bir şeyler söylemek için, kapıda dönüp “ehlen ve sehlen” diyorum… O an bambaşka bir şey oluyor; tezgahtarın yüzü aydınlanıyor; gözleri pırıl pırıl oluyor, yüzüne muhteşem bir gülümseme yerleşiyor… Sevinç içinde Arapça bir şeyler söylüyor… Ama artık o dediklerini kelime kelime çok da anlamam gerekmiyor; çünkü biliyorum ki, birbirinden kopan sınırların, dillerin ötesinde, elde kalan “gönül gözü”yle irtibat kurma potansiyeli gerçeğe dönüşüyor…

* * *

Ve “dışımıza” düşen bu ülkelere dair notlar:

Yugoslavya savaşına gelinceye kadar “iç savaş” imajıyla örtüşmüş olan Lübnan cemaatlere ayrılmış bir toplum; şimdi “ortak vatandaşlığı” yeniden icat etmeye çalışıyor. Yaklaşık üçte biri Sünni, üçte biri Şii ve üçte biri de Hıristiyan; ya da 12 Hıristiyan, 5 Müslüman ve Yahudilerle birlikte toplam 18 mezhepten oluşan parçalı bir yapı… İnsanlar birbirlerine hangi bölgeden olduklarını sorup cemaatini tespit ediyor; eğer karma bir bölgedense hangi aileden olduğunu sorup kendini konumlandırmaya çalışıyor.

Lübnan en dibe çöktükten sonra, o tecrübeyi bir daha yaşamamak için çaba gösteriyor. Bu dibe çökmenin çok çeşitli nedenleri vardı kuşkusuz; ama en genel olarak cemaatleşme toplumsal sınıfsallaşmayla el ele gitmişti. Örneğin geçmişin tecrübeleri arasında şu var: Maronitler bir zamanlar diğer dinlere ve mezheplere karşı sahip oldukları sosyal ve kültürel üstünlük ve kibirle, bir arada yaşadıkları insanları ciddiye almadılar. Bu cemaatçi ve sınıfsal kibir ve ayrımcılık karşısında, diğer bütün kesimler dışarıdan gelen desteğe kucak açtılar. Dışarıdaki –bölgede ve uluslararası düzeyde- her güç de birbirlerine karşı Lübnan sahasını kullandı. İç savaş; sadece bir “iç savaş” değildi; adeta bütün bölgenin savaşıydı ve içerideki herkesin dışarıda da bir referansı vardı… “Uluslararası ve bölgesel” olan bu savaştan sonra bugün, “ulusal” düzeyde konuşma gerekliliği kendini dayatıyor; referanslar dışarıdan içeri çekiliyor… Çekiliyor ama Lübnan hâlâ çok değişkenli bir denklemin düğüm yeri: örneğin Suriye’nin askerlerini çekmesine rağmen, çözülemeyen Hariri suikastı örneğinde görüldüğü gibi, komşu halkların değil, “stratejik” düşünen devletlerin ağırlığını korumaya çalıştığı bir ülke…

Öyle anlaşılıyor ki, bugün nüfuslarının önemli bir bölümünü iç savaşa bağlı olarak göçlerle kaybeden Maronitlerin en sağcıları bile geçmişte verdikleri kötü sınavdan pişmanlık duyuyorlar.

Lübnan’ı diğer Ortadoğu ülkelerinden ayıran en önemli özellik olarak, o korkunç tecrübeyi bir daha yaşamamak için, şiddeti toplumun bütün düzeylerinden temizlemeye çabalayan sivil toplum örgütleri ve hareketleri dikkati çekiyor… Bir yandan, örneğin, ölüm cezasına karşı sivil bir mücadele yürütülürken (“Dikkat! Ölüm cezası öldürür!”), öte yandan gündelik hayatta da benzer bir mücadele kendini dayatıyor. Çünkü demokratik dilin, bir arada yaşama arzusunun belirgin olmasına rağmen, şiddet sembolik olarak hâlâ hayatın her alanında, kurumların içinde, okulda, ailede, ekonomik hayatta… İnanılmaz bir açgözlülükle, zengin olup elde edilmeye çalışılan sembolik güç; sokaklarda volta atan, pencereleri küçük ama kendisi kocaman siyah Hammer cipler; adeta askeri araçlar…

Ve tarihleri trajediyle özdeşleşmiş olan, yurtlarından sürülmüş olan Filistinliler… İsimlerinin anılmasıyla tüyleri ürpertmeye yeten, İsrail’in gözetimi altında katliama uğramış Sabra ve Şatila kampları… Bir zamanlar Anadolu’dan tehcir edilen Ermenilerin, aradan yıllar geçtikten sonra İsrail tarafından sürülen Filistinlilerin sığındıkları kamplar… Beyrut’un merkezindeki yeniden yapılanma ve ihtişama karşılık, elle tutulabilen bir yoksulluk…

İkinci durak Şam’da gezerken, insanlarla konuşurken gündemin en önemli soru paketi ise şu: Beşar Esat, babasından kalan korkunç mirastan demokratikleşmeye geçmeye çalışan, devlet içindeki statükocu güçlere karşı mücadele ederek zaman içinde reformlar yapmaya çalışan iyi niyetli biri mi? Yoksa kontrolü kaybetmeyen, ne yaptığını bilen güçlü bir lider mi? Derin devlet-mafya-aydın despotik ilişkisinden oluşan yapının ana parçası mı, babasına göre biraz daha az becerikli ama sonuç olarak onunla gayet uyumlu bir mirasçı mı? Yani kontrol edemezse, en ufak bir reform olduğunda bütün rejimin çökeceğini düşünen biri mi? Yani aslında istese 24 saatte istediği her şeyi değiştirebilecek biri mi?

Aslında belki bu soru “ne ölçüde statükocu, ne ölçüde reformcu?” şeklinde, daha karmaşık olarak da sorulabilir. Her halükârda buna cevap vermek kolay değil; çünkü bölgedeki aktörlerin ilişkileri ve oynadıkları oyunlar çok karışık…

Ama bir cepheden bakıldığında, tek bir adam üzerine yapılacak analizlerin ötesinde, iç karartıcı özellikler hemen göze çarpıyor. Örneğin bir yandan camiler inşa edip, “ne kadar Müslüman olduğu” konusunda halkını ikna etmeye çalışan rejim, diğer yandan uluslararası toplumu, olmayan bir “islami tehlike”yle tehdit ediyor. Bu “tehlike” toplumun üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanıyor. “Hama’da neler oldu? Neden onbinlerce insan öldürüldü?” diye sorduğumuz “resmi” rehber, tüyler ürpertici bir cevap verebiliyor: “Aslında Hama’ya yapılan müdahale daha tehlikeli olabilecek bir gelişmeyi engelledi. Her şeyin bir bedeli var maalesef. Bakın Cezayir’de zamanında gereken önlemler alınmadı; sonuç ortada…” Tüyler ürpertici ama öyle…

En ilginç manzaralardan biri de Mimar Sinan’ın inşa ettiği Süleymaniye camiinin avlusuna konmuş, kamuflaj renklerine boyanmış (galiba eski) savaş uçakları… Ne işleri var orada? Sembolik bir anlamı mı var? Hayır, “geçici olarak” orada duruyormuş; “daha uygun bir yer yapılınca taşınacaklarmış… Peki öyleyse…

Baba ve oğul ya da sadece Beşar Esat vasıtasıyla sürekli “izleyen, gözetleyen büyük birader” olarak sistem… Her yerde, bütün şehirleri baştan aşağı donatmış kocaman fotoğraflar… Hatta antik Roma şehri Bosra’nın girişinde de “büyük birader”… Rehbere soruyorum, “Burada da mı?” diye. Açıklaması iyi niyetli: “Aslında o çok iyi niyetli; iktidara geldiği zaman bütün bu resimleri kaldırmak istedi ama halk onu o kadar çok seviyor ki, yerel yöneticiler onun resimlerini her yere koyuyorlar… O okumuş, Batı’da tahsil görmüş biri; Batılı bir akla, doğulu bir kalbe sahip biri o..”

O okumuş, medeni; hem “akıl”lı, hem “duygu”lu bir lider. Ama onun aracılığıyla dolaşan imaj ve söylem toplumun en geleneksel dilini kullanan bir tarz… Örneğin din farkı gözetmeyen bir erkekliğin kadının tepesine indiği bir yapı; Müslüman veya Hıristiyan erkeklerin namus cinayeti işlediği bir ülke… Ve baba-oğul büyük biraderlerin erkekçe, resimlerinin, otomobil çıkartmalarının ortalığı donattığı bir ülke..

Öyle bir rejim ki, bir soğuk savaş uzmanı olan baba Esad zamanında herkesi herkese karşı kullandı; herkesi bir oyun kartı olarak gördü… Bir zamanlar “PKK kartını” Türkiye’ye karşı kullanan; daha sonra kendi Kürtlerine karşı Türkiye’yle işbirliğini kullanan; şimdi de onu buna, bunu ona karşı kullanan soğuk savaş kalıntısı bir rejim…

Ancak öyle anlaşılıyor ki, şimdi bütün “kartlar” masanın üzerinde; hiçbir şey saklanamıyor. En basitinden, herkesin evinde uydu anten var ve kafalar çok karışmışa benziyor… 80’li ve 90’lı yıllara sinmiş olan korkudan giderek bir silkinme var. Sürekli izlenen, her an hain ilan edilme ve hapse girme riskini taşıyan insan hakları savunucuları… Sivil toplum faaliyetlerinde bulunan kuruluşları şüpheli şahıslar olarak kabul eden, dışarıdan bulunan fonlarla yapılan bu faaliyetleri yapanları ülkenin imajını bozan hainler olmakla suçlayan rejim… Yani, Suriye de sonuç olarak farklılaşmış bir toplum; hayat ve mücadele devam ediyor; hiçbir diktatör hayatı durduramıyor…

Ve Ürdün: güleryüzlü, sevimli, adeta postmodern bir diktatörlük… Suriye’deki “ciddi” baba ve oğuldan sonra, Ürdün’deki fotoğraflarda Kral Hüseyin kolunu oğlu Kral Abdullah’ın omuzuna atmış; birlikte güleryüzlü poz veriyorlar; ikisinin de inci gibi dişleri görülüyor. Bir ailenin ülkeye dönüşmüş toprakları; güçsüz olduğunu bilen ve bunu saklamayan bir rejim… Bunun farkında olan, Ortadoğu’da bir tane bile demokratik rejim olmadığını söyleyen, aralarındaki farkın sadece duvarlarda asılı olan büyük biraderlerin (baba ve oğulların) suratlarındaki ifadelerine yansıyan gülümsemede olduğunu söyleyen vatandaşlar… Bu gülümsemeyle doğru orantılı olarak daha rahat konuşabilen, konuşmaktan korkmayan mütevazı vatandaşların ülkesi…

Son olarak, bütün bunların ötesinde, Oniva turizmin ve onun yöneticisi Yasemin Şan’ın, çok kısa bir süre içindeki çok güzel organizasyonu sayesinde bir ucundan içine daldığımız Lübnan, Suriye ve Ürdün’ün, olağanüstü tarihi zenginliğe sahip ülkeler olduğunu belirteyim…

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: