İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

O bir roman kahramanı

Gülden AYDIN


Garo Taşcan (49), Selçuk Erez’in yazdığı “Garo Dayı” adlı romanın kahramanı. Çocukluk ve gençliğinin geçtiği Sarıyer’de herkes ona “Garo Dayı” diyor. Taşcan, Ermeni asıllı bir açık deniz balıkçısı. 11 yaşında babasız kalmış. Balıkçı arkadaşları ailesi, tekneler evi olmuş. Ta ki varlıklarından bihaber akrabaları, üç yıl önce kendisini bulana dek. Şimdi ailesi, evi ve karada bir işi var. ABD ve Fransa’daki akrabalarıyla da sık sık bir araya geliyor. “Yeni bir hayata, yeniden doğdum. Bu nedenle yaşımı soranlara üç, diyorum” diyor.

Kadın doğum ve jinekolojik onkoloji profesörü Selçuk Erez, anı-roman Garo Dayı’yı, bir buçuk yılda yazdı. Garo Taşcan’ı değilse de akrabalarını çok eskiden tanıyordu.

Taşcan’ın halası Nevin (Asdgik) Hanım’ın eşi Fahri Paçalıoğlu, sekiz yıl önce kaybettiği babası Naşit Erez’in arkadaşı. Nevin Hanım’ın kızı Sevim Hanım ise, Selçuk Erez’in yaşıtı ve arkadaşı. Dolayısıyla ailenin Garo Taşcan’ı aramasının da, bulmasının da yakın tanıklarından.

Sevim Hanım’ın kızı Rahşan, üç yıl önce ailesinin soyağacını çıkarmaya başlamış. Baba tarafı kuşaklar öncesine giderken, anne tarafı anneannesi Nevin Hanım’da durmuş. “Anneanne, senin annen baban yok mu” diye sorduğunda şu cevabı almış. “Ben aslında Ermeniyim. Dedenle evlendiğimde ailem beni dışladığı için Ermeniliğimi unuttum.”

Rahşan Hanım, internetten anneanne tarafına ait Taşcan soyadını aramış. Uzun araştırmalardan sonra ABD ve Fransa’daki akrabalarını bulmuş. Bir de Sarıyer’de yaşayan ve Sarıyerliler’in “Garo Dayı” dedikleri akrabası Garo Taşcan’ı.

Selçuk Erez, kitabının kahramanı Garo Taşcan’ı, tam bir buçuk yıl boyunca dinleyip yazmış Garo Dayı’yı. “İki nedenle yazdım” diyor. “Ermeni-Türk dostluğunun en güzel hikayesi vardı karşımda. Ailenin yarısı Türk, yarısı Ermeni. Türkiye’de küçük liman balıkçılığını Sait Faik ve Halikarnas Balıkçısı yazdı ama açık deniz balıkçılığı romanı yok. Garo çok iyi bir açık deniz balıkçısıydı. Bir dönem Sovyet Rusya, Romanya ve Bulgaristan’ın Karadeniz kıyıları çok tekinsizdi. Karasularına çok hakim ülkelerdi. Garo ve balıkçı arkadaşları, kelle koltukta gidip ekmeklerini onların sularından çıkardılar. Bizim karasularımızda pek balık yok. Bunlar pek bilinmiyor diye yazdım.”

Erez, kitabının bir de mesajı olduğunu söylüyor. “Hem çok sıcak ve güzel bir insanı tarif ediyor hem de ailenin Türk ve Ermeni kanatlarının uzun yıllardan sonra sevgi ve özlemle bir araya gelmesi var.”

GARO TAŞCAN

Akrabalarım varmış haberim yokmuş, 35 yıl kimsesiz bir hayat sürdükten sonra memnunum

Bir gün kapınızı ünlü bir hekim ve yazar çalıyor, sizi romanımın kahramanı yapacağım, diyor. Nasıl karşıladınız?

– Rahşan Hanım, halamın kızının kızı. Dayı, gel kitap yazalım, dedi. Bilemem, yapamam dedim. Sonra ikna etti, Selçuk Bey’le tanıştırdı. Derken oldu.

Kitaba da adınızı verdiniz.

– Çok memnunum. 35 sene açık denizlerde gezdikten, kimsesiz bir hayat sürdükten sonra… Akrabalarım varmış ama haberim yokmuş. Beni buldular, hayatımın kitap olmasına karar verdiler.

Kitap etkiledi mi? Neler değiştirdi sizde, hayatınızda?

– Etkilemez mi? Geçen kış, çalıştığım teknede, sabaha kadar yazıyordum Selçuk Bey’e anlatacaklarımı. Sonra onun evinde, söylediklerimi bilgisayara yazdı. 35 sene sonra dayı ve amca oldum bu kitapla birlikte.

Baba tarafınız sizinle neden hiç görüşmemiş?

– Babam, Sorbonne’da okumuş, oradaki komünist hareketlere katılmış, hapis yatmış. Okulu yarım bırakıp gelmiş, bunlar yetmemiş gibi bir Türk’le evlenmiş. Ailesi dışlamış. Babaannem katı bir kadındı. Babamı reddetmiş, helallik vermemiş. Halamı da Türk’le evlendiği için reddetmiş. Babam öldüğünde ben 11 yaşındaydım, annem 25. Biz hayatla cebelleşirken kimse aramadı. Türk-Ermeni kavgası olmasaydı bunca sene yalnız kalmazdım. Şimdi Türk-Ermeni ayırımı kalmadı. Kitabı yazma amacımız da bu. Biz boyumuzun ölçüsünü aldık. Bundan sonra kimse ayırımcılık yapmasın, mutlu mesut yaşasın.

Arkadaşlarınız hep Türk. Çocukken sizi gavur diye dövseler de hep arkadaş kalmışsınız.

– Beni dövenler, köyden henüz gelenlerdi. İstanbul’a alıştıkça, bıraktılar öyle davranmayı. Ermeni arkadaşlarım üçü beşi geçmez.

Balıkçı arkadaşlarınız Ermeni olduğunuza hiç inanmıyormuş?

– Tipime bakıp benim Laz olduğumu söylerlerdi. Ben ısrar edince dalga geçtiğimi zannederlerdi, kimliğimi gösterirdim.

Açık deniz balıkçısı olmak nasıldır? Her limanda bir sevgiliniz oldu mu?

– Her liman benimdi. Sevgili de oldu olmasına. Kimseye hesap vermedim. Karadeniz’in her tarafına gittim. Kalkan avına gittiğimizde 20 gün sürerdi. Bulgaristan sularına gitmemiz dört gün sürerdi. Yıllar önce şubatta batmıştık. Yüzmediğim için kurtuldum. Yüzerseniz dalga sizi kapaklar. Dalgayı arkama aldım, yani viya yaptım saatlerce. İki gün konuşamadım, her tarafım uyuşmuş.

Hiç evlenmemişsiniz?

– Kimsem yok, kim bana kız verir? Üstelik denize açılırdım. Üç ay yok, bir hafta vardım. Devamlı içerdim. Balıktan kazandığımı bir gecede bitirirdim. Evim de yoktu. Teknede yattım yıllarca. Şimdi Karaköy’deki bir firmada çalışıyorum. Gemilere ihtiyaç malzemesi satıyoruz.

Deniz size neler öğretti?

– Denizi çok sevdim. Ama akşamları hep eve giden arkadaşlarımın arkasından baktım. Evim yoktu ki, karaya çıkayım. Deniz güzel de bu kadar çok çalışmamak lazım. Hiç denize keyfine girip yüzmedim. Arkadaşlarım da öyle. Yüzme bilmeyen reis de çoktur. Bu yaz yüzdüm ama havuzda.

Akrabalarınızın desteğiyle alkol tedavisi olmuşsunuz?

– Sevil Halam, içki problemim olduğu için beni psikiyatriste götürdü. Grup terapilere katılıyorum. Üç yıldır tedavi oluyorum. Likörlü pasta bile yemiyorum. Babamın ilk eşinden olan ağabeyimden de sonradan haberim oldu. Şimdi Fransa’dan ziyaretimize geliyor.

BALIĞIN KOKUSUNDAN İZ SÜRERDİK

7 Reisler, balığı burunlarıyla bulurlardı. Balığın cinsine göre kokusu da farklıdır. Kokuya göre iz sürüp ağ atardık.

7 Kofana ve palamudun kuşu ayrıdır. Hamsi kuşu uçmaz. Suyun üstüne yatar. Altı olduğu gibi hamsidir.

7 Radar çıktıktan sonra da kuşlara radarla bakmaya, balıkları öyle yakalamaya başladık.

7 Levrek fareyi sever. Bu nedenle canlı fareyle levrek tutardık. Hálá öyle yakalanır.

KİTAPTAN ALINTI

Madam Teyze oğlun artık bizdendir

Garo on bir yaşına geldiğinde onu Sarıyer Futbol Kulübü’nün minikler takımına aldılar. Futbola öteden beri yatkındı. Yavaş yavaş minikler takımının en iyi oyuncularından biri olarak dikkatleri üzerine çekmeye başladı. Bu sırada Sarıyer’deki Ermeniler o kadar azalmıştı ki, artık Garo’nun arkadaşlık edeceği yaşıtı Ermeni çocuk kalmamıştı. Berberdeki Ermeni manikürcü “Neden başka yere gitmiyorsunuz?” diye sordu.

– Biz gidemedik. Çünkü başka yere göç edecek paramız yok. Sarıyer nispeten ucuz bir semt.

(…) Evi buz gibiydi. Herkes odununu almıştı ama Garo’nun annesi alamamıştı. Garo, “anne” dedi, “benim payım var; Orhan Reis’ten isterim, alırız.”

Sabah koştu, Orhan Reis’e söyledi. Reis parayı Garo’ya vermedi.

– Düş önüme, sizin eve gidiyoruz.

Koskoca Orhan Reis, Garo ile Vartuhi Hanım’ın evine gitti. Madam Teyze’nin halini hatırını sordu. Ona odun parası bıraktı. Ev için de biraz para…

– Eğer fazlası lazım olursa Madam, ben eşime, Güzin’e bırakıyorum; alırsın. Oğlun artık bizdendir. Başka derdin varsa da, gel bize. Odunları da sen taşıma, ben adam göndereceğim.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: