İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bilge Kirkor´un ardından mersiye

Ragıp Zarakolu


‘Aydın’ unvanı taşımayan, halk içinde, emekçiler arasında bazen öyle insanlara rastlarsınız ki, daha birkaç söz eder etmez aranızda, onun bir bilge olduğunu anlarsınız.

Onların nezaketi, insana saygısı, sonradan edinilmiş, üzerlerinden akan bir tavır değil, son derece içselleşmiş, olağan bir davranıştır. ‘Aydın’ geçinenlerin çoğundan daha fazla sayfa okumuşlardır, dünyayı, ülkeyi çok daha iyi izler, çok daha iyi tanırlar, yeni bir kitabın, yeni çıkmaya başlayan bir derginin heyecanını, en az, bazen de daha çok hissederler, bizzat hazırlayanlardan bile.

Özgür Gündem’in ilk çıktığı günden beri okuru olan, Kirkor Kolukısa da, böylesi kişilerdendir. 1970 yılı Mayıs’ında Diyarbakır’daki bir pasajın içindeki terzihanesini ziyaret ettiğim Niyazi usta da bu bilge kişiliklerin ender bulunur örneklerindendi. Niyazi usta ayaklı bir kütüphane idi. Kütüphanesini belleğinde taşırdı. Neredeyse Cigerxhun’un bütün şiirleri belleğinde idi. Tıpkı Nazım’ın yasaklı ve lanetli olduğu uzun yıllar boyunca insanların onun dizelerini belleklerinde taşımaları gibi…

1968 yılında çıkardığı Yeni Ufuklar dergisinin bir sayısını 20 yaşındaki bizlere emanet edecek kadar gençlere güvenen, inisiyatif tanıyan, soyu Diyarbakırlı Cemilzadelerinden gelen Vedat Günyol da yaşamımda bilge diye tanımladığım ender kişilerden biriydi…

Yaşayanlardan böylesi birkaç insan daha sayabilirim, bilge diye anılmaya layık. Ama ancak o kadar.

Kirkor Kolukısa’nın sevgi, insan temelli bir yaşam felsefesi vardı. Toplumcu bir hümanizmaydı bu denebilir. İnsanlara da bunu anlatırdı, bıkıp usanmadan.

Bilgeydi, ama öfkelenmez miydi, kızmaz mıydı hiç? Hem de nasıl! Haksızlık ve yalan onu nasıl kızdırır, öfkelendirirdi.

Ama bu şövalyece bir öfke idi. Kaba, çirkince ifadelendirilmiş bir tepki değildi asla. Ve ondan kötü not alan bir kimsenin bir daha kendini kanıtlaması çok kolay olmazdı. Ve bunda da haksız değildi.

Yalama olmuş, her şeyin vıcık olduğu, yalanın hep kendini tekrarladığı, günlük ilişkiler dünyasında.

Ama bu dünyada bile kendini korumayı ve saydırmayı bilmişti.

Bu dünyadan her anlamda kimseye borçlu olamayan, ama alacağı çok olan bir insan olarak ayrıldı.

Kirkor Kolukısa, güneşli bir günde, Mercan Yokuşu’nu tırmanırken, soluğu kesildi, yüreği durdu aniden.

Kirkor Kolukısa herkesin korktuğu gibi, evinde, tek başına münzevi bir biçimde ölmedi.

Hayatın içinde, ayakta öldü.

Onu tanıyan komşuları bir umut, sağa sola koşturdu, tanıdıklarına telefon etti.

Başını kaldırıp baksa, ne kadar çok seveni olduğuna belki kendisi de şaşırırdı.

Kumkapı Meryem Ana Kilisesi’ndeki son veda töreninde, Hıristiyan, Müslüman, Sosyalist, Türk, Ermeni, Kürt bir araya geldi.

Kendi toplumuna sorumluluklarını hiçbir zaman aksatmadığı gibi, diğer toplumlarla da arasında bir sevgi halesi oluşturmayı başarmıştı.

Bir biçimde arayarak, buluşarak dostlarıyla vedalaşmıştı kendince.

İki gün önce, Ermeni yazar olan olmayan dostları ile yemek yemişti. Ve bir daha buluşmak üzere sözleşilmişti.

Birkaç gün önce kontrol için çıktığı hastaneden onu, yayıncı ve gazeteci Yasemin Gedik alıp ağırlamıştı.

En son gece Zürih’teki yakın dostu Adnan ve ailesi ile görüştü. Ona, 20 yıldır girmediği annesinin odasında uyuduğunu söyledi.

Her cumartesi komşu olan iki mezarlıkta yatan annesini ve daha sonra Ayşe Nur’un mezarını ziyaret ederdi, hasta olmadığı sürece.

Kirkor, kadınların dünyada güzelliğin, iyiliğin, mükemmelliğin, barışın temsilcisi olduğunu düşünürdü.

Belki onun için, kilisedeki veda töreninde onun için özel olarak düğün duası da okundu.

Kirkor Kolukısa hiç evlenmemişti. Ardında, kitaplarla, gazete ve dergilerle dolup taşan bir ev bıraktı.

Dün onun anısına, Kumkapı’da helva dağıtıldı sevenlerine. 7 Şubat’ta kırkında yeniden anacağız onu.

Kirkor’un ölümü garip bir biçimde, sevgili Nazik Büyükbaş’ın kırkına denk düştü.

Nazik devrimciydi, 12 Eylül’ün karanlığına direnmeyi başaran halk çocuklarından biriydi.

Hapislere girip çıktı onuruyla, direngen bir biçimde.

Ruhunu teslim etmeden…

Nazik, Belge Yayınları’nın dertli muhasebe işleriyle uğraştı yıllarca, bir zamanlar da Melsa Yayınları’nın dertleri ile uğraşmıştı.

48 yaşındaydı ve hayat doluydu. Çernobil ve Türkiye’deki duyarsızlık ve cehalet bir kurban daha almıştı.

Onu da yağmurlu bir günde kaldırdık, Koca Mustafa Paşa’da Ali Paşa Camii’nden. Ve yağmur günlerce dinmedi…

Onun için yazı bile yazamadım, isyanımdan…

Belge, yine en yakın iki dostunu yitirdi peş peşe…

Yaşamlarını anlamlı kılarak…

Arkalarında bir tek sevgi bırakarak…

Bir iz bıraktıklarını hissettim.

İsyanım yatıştı…

Tevekkül ya insan…

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: