İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Ermeni meselesinde kilit çözülürken…

Etyen Mahçupyan

Ulus-devletlerin tarihi bir dış politika aracı olarak kullanması bilinen bir olgu. Bu yaklaşım yaşanmış gerçekliğin insani ve toplumsal tarafını anlamsızlaştırırken, her şeyi bir pazarlık ve karşılıklı taviz malzemesi haline getirmekte.

Ancak asıl sağlıksız olan, söz konusu devletçi ideolojik bakışların kitlelere de egemen olması, her toplumun kendi tarihine çatışmacı ve faydacı bir kamusal prizmadan bakması. Çünkü bu durum toplumların kendi tarihlerini bilerek tahrif etmeleri, onu unutmaları, fiktif bir tarih söylemini kendi gerçeklikleri haline getirmeleriyle sonuçlanmakta. Bu ise gerçek kimliksel zenginliğin kaybedilmesine, kültürel ve ruhsal bir kurumaya işaret etmekte.

Ermeni tehciri, katliamı ve ardından gelen ‘soykırım’ çekişmesi bugünlere gelinme süreci içinde hem ‘Ermenileri’ hem de ‘Türkleri’ manevi açıdan bloke etmiş gözüküyor. Her iki toplum da tarihi kendi zenginliğinden ve içerdiği sayısız insani güzellikten sıyırmış; ideolojik bir kurguya, basitleştirici bir yüzeyselliğe rehin vermiş durumda. Tabii bu resmileşmiş ve kabuklaşmış tarih anlatıları birbirinin tam tersi doğrultuda. ‘Ermeniler’ geçmişte yaşananların soykırım olduğunda, ‘Türkler’ ise olmadığında ısrarlılar… Acaba bu kelimenin bu denli ön planda olmasının mantığı ne? Bunca yıldır niçin her iki toplumun içindeki farklı düşüncelere tahammül edilmedi? Çünkü toplumlar arasındaki husumeti sürdürmenin, meseleyi devletler arası bir politika olarak sunmanın başka yolu yok. Ancak olay ‘soykırım’ kavramına tıkandığında tarihi bir hukuk meselesine indirgeyebilir; tartışmanın dinamiğini toplumların elinden alarak devletleştirebilirsiniz.

Diyasporanın soykırım ısrarını kendi ruhsal konumuyla açıklamak olanaklı; ama her iki devletin resmi tavırlarının arkasında insani bir duygusallık veya çaresizlik olmadığı açık. Daha da açık olan şu ki, her iki ülkede de tarih baskıcı bir devlet mekanizmasının toplumu istediği yönde kimlikleştirmesinin ve yönetmesinin aracı olarak kullanılmış… Ama bugün bu kalıplar her iki tarafta da kırılmakta: ‘Ermeniler’ soykırım takıntısı olmayan birtakım Ermenilerin varlığına artık itiraz edemiyorlar; hatta bu takıntının bugün yaşamakta olan Ermenilerin mutluluğu açısından olumsuz bir nitelik taşıdığını yüksek sesle söyleyebiliyorlar. ‘Türkler’ ise adına ne denirse densin, böylesine zengin bir tarihsel geçmişe rağmen kendilerini bir grup devlet suçlusuyla özdeşleştirmelerinin ne derece sağlıklı bir kimlik yarattığı sorusunu gündeme getiriyorlar.

Bugün her iki taraf da sağlıklı bir normalleşme sürecinin başındalar ve birbirinden elde edecekleri destekle hızla yol alabilirler. Birinci iş tartışmayı hâlâ ‘soykırım’ kavramı etrafında tutmak, tarihi hukuka esir etmek isteyen devletçi/milliyetçilerin afişe edilmesidir. İkinci iş bugüne kadar sürdürülen devlet politikalarının nasıl sahte bir tarih ürettiğinin ortaya konulmasıdır. Eğer her iki toplum da bunu kendi içinde yapabilirse, ortak geçmiş bütün güzellikleri ve tabii ki çirkinlikleri ile birlikte önümüze açılacak; bizler kendimizi gerçek hallerimizle karşımızda bulacağız. Böylece ‘Ermeniler’le ‘Türkler’in zihniyet olarak birbirlerine ne kadar benzedikleri, bunun geçmişi anlamak açısından ne denli sağaltıcı olduğu ortaya çıkacak.

Bizler henüz olgun toplumlar değiliz… Olgunlaşma sürecinden korkuyor, yapay bir milliyetçi kimlikleşme sayesinde bu süreçten kaçınabileceğimizi sanıyoruz… Ne var ki geçmişi değiştirmek elimizde olmadığı gibi, ürettiğimiz mağduriyetlerin yükünü de kendimizi mağdur kılarak azaltamayız. ‘Adam olma’ bir cesaret meselesi olmamalı…

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: