İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Britanya Soykırımlarını Nasıl Reddediyor

Eğer hükümet Ermeni soykırımının unutulmasını istiyorsa, sansür yasalarını kaldırmalı, insanların istediklerini söylemelerine izin vermeli. Gazetelerini R. Desmond ve Barclay kardeşlerin satın almasına izin versin yeter, geçmiş bir daha başını ağrıtmaz.

——————————————————————————–

Guardian

07/01/2006 George MONBIOT mail@monbiot.com

——————————————————————————–

BİA (Londra) – Neden imparatorluğun mezalimlerini çok az kimse biliyor?

Türk roman yazarı Orhan Pamuk’un mahkemesiyle ilgili raporları okurken, iki şey insanı çarpıyor. Birincisi kuşkusuz ülkenin yasalarının çağdışı acımasızlığı. Bay Pamuk, başka bir dizi yazar ve gazeteci gibi, “Türklüğü küçük düşürmekten” dolayı yargılanıyor, bunun anlamı Birinci Dünya Savaşı’ndaki Ermeni jenositini ve son on yıl içinde Kürtlerin öldürülmesini anmaya cüret etmiş olmasıdır. İnsanı çarpan ikinci şey bu olayın insanı afallatan, zırvalık düzeyinde aptallığı. Eğer bu katliamları canlı konulara dönüştürmek üzere hesaplanmış bir şey yapılacaksa, bu tam da ülkenin en tanınmış roman yazarını bunları andığı için yargılamak olabilir.

Katılım için hazırlandığı süreçte, Türk hükümeti Avrupa Birliği’nin diğer üyelerinin çok daha etkili bir bastırma yöntemi bulduğunu keşfedecektir. Yasal zorlamaya başvurmadan, yazarları yurtlarından uzaklaştıracak linçler düzenlemeden, kendi zulümlerimizi unutma yolunda neredeyse sonsuz bir beceri geliştirdik.

Zulüm mü? Ne zulmü? Bir Türk yazarı bu sözcüğü kullandığı zaman, Türkiye’deki herkes, şiddetle reddetse bile, onun neden bahsettiğini bilir. Ama Britanya halkının büyük kısmı suratınıza boş boş bakar. Bu yüzden size iki örnek vereceğim, bunların her ikisi de Ermeni jenositi kadar iyi belgelenmiştir.

Mike Davis, 2001’de yayımlanan Late Victorian Holocausts (Geç Dönem Viktorya Çağı Soykırımları) adlı kitabında 12 ila 19 milyon Hintlinin ölümüne yol açan kıtlıkların hikayesini anlatıyor.(1) Bu insanların Britanya devlet politikası tarafından öldürüldüğünü kanıtlıyor.

1876 yılında Deccan [orta ve güney Hindistan] yaylasındaki çiftçileri bir El Nino fırtınası yoksul bıraktığı sırada Hindistan’da net bir pirinç ve buğday fazlası vardı. Fakat Vali Lord Lytton bunun Britanya’ya ihraç edilmesini hiçbir şeyin engellememesi gerektiği konusunda ısrar etti. 1877 ve 1878 yıllarında, kıtlığın doruk noktasında, tahıl tüccarları 6.4 milyon çarpı yüz kilo buğdaylık rekor ihracat yaptı. Köylüler açlıktan ölmeye başladığı sırada, devlet görevlilerine “kurtarma çalışmalarını mümkün her yoldan engellemeleri” emredildi.(2) 1877 tarihli Yardımsever Katkılar Karşıtı Kanun “tahıl fiyatlarının piyasa belirlemesine potansiyel olarak müdahale eden özel yardım bağışlarını hapis cezasıyla” yasaklıyordu. Birçok bölgede izin verilen tek yardım ağır çalışmaydı, ilerlemiş bir açlık durumunda olan herkes de bu çalışmadan alıkonuyordu. Çalışma kamplarında, işçilere [Alman toplama kampı] Buchenwald mahkumlarından daha az yiyecek veriliyordu. 1877 yılında, kamplardaki aylık ölüm oranı yılda yüzde 94’ü bulmuştu.

Milyonlarca insan ölürken, imparatorluk hükümeti “kuraklık sırasında biriken vergi borçlarını toplamak üzere askeri bir sefer” başlattı. Ellerinden alınmasa açlık sırasında hayatta kalabilecek olanları mahveden bu para, Lytton tarafından Afganistan’daki savaşını finanse etmek üzere kullanıldı. Ürün fazlası üretmiş olan yerlerde bile, hükümetin ihracat politikaları, tıpkı Ukrayna’da Stalin’in yaptığı gibi, açlık üretti. Kuzeybatı eyaletlerinde, daha önceki üç yıl boyunca hasatta rekora ulaşmış olan Oud ve Pencap’ta en az 1.25 milyon insan öldü.

Kısa süre önce yayınlanan üç kitap (Caroline Elkins’in Britain’s Gulag [Britanya’nın Gulag’ı], David Anderson’ın Histories of the Hanged [Asılanların Tarihleri], ve Mark Curtis’in Web of Deceit [Aldatma Ağı] adlı kitapları) 1950’li yıllarda Kenya’da Britanya müfrezelerinin ve beyaz yerleşimcilerin Mau Mau isyanını nasıl bastırdığını gösteriyor. En iyi topraklarından kovulan ve politik haklardan yoksun bırakılan Kikuyu’lar, sömürge yönetimine karşı -bazıları şiddetli bir şekilde- örgütlenmeye başladı. Britanyalılar buna 320 bin kişiyi toplama kamplarına kapatarak yanıt verdi.(3) Geri kalanların çoğu -bir milyonun üzerinde insan- “kapalı köylerde” tutuldu. Mahkumlar “kulakları kesilerek, kulak zarlarına delik açılarak, ölünceye kadar kırbaçlanarak, şüphelilerin üzerine parafin döküp sonra tutuşturularak ve kulak zarlarını sigarayla yakarak” sorgulandı.(4) Britanya askerleri testis ve parmakları kesmek üzere “metal hadım etme aleti” kullandılar. “Yumurtalıklarını kesip kopardığım sırada,” diye övünüyordu bir yerleşimci, “kulakları yoktu, gözü, sanırım sağ gözü de, yuvasından fırlamış sarkıyordu.”(5) Askerlere “siyah olduğu sürece” kime isterlerse ateş edebilecekleri söylenmişti.(6) David Anderson kuşku duyulan 1090 asinin asılışını belgeliyor: Fransızların Cezayir’de idam ettiklerinden çok daha fazla insan.(7) Daha binlercesi, emir verildiği halde “durmadıklarını” iddia eden askerler tarafından hemen oracıkta öldürüldü.

Bunlar Britanya hükümeti ya da Britanya sömürge yerleşimcileri tarafından yürütülen ve örgütlenen en az yirmi kadar bu tür zulümden sadece iki örnek: bunlar arasında, sözgelimi, Tasmanya soykırımı, Malaya’da toplu cezalandırmaya başvurma, Oman’da köylerin bombalanması, Kuzey Yemen’deki kirli savaş, Diego Garcia’nın boşaltılması bulunuyor. Bazısı birkaç bin okurda belli belirsiz bir hatıra uyandırabilir, ama çoğu insanın neden bahsettiğim konusunda fikri yoktur. Guardian’ın bugünkü sayısında Max Hastings, “Stalin ve Mao’nun suçlarına pek ilgi göstermediğimizden” yakınıyor.(8) Ama en azından onların olduğundan haberdarız.

Express’te tarihçi Andrew Roberts’ın şunu öne sürdüğünü okuyabiliriz: “yarım bin yıllık süren tarihinin büyük kısmında, Britanya İmparatorluğu örnek bir iyilik gücüydü. … Britanyalılar imparatorluklarını büyük ölçüde kan dökmeden, halefleri olan hükümetleri demokrasi ve temsili kurumlar konusunda eğitmeye çalıştıktan sonra bıraktılar.”(9) (herhalde gelecekteki liderleri hapse atarak). Sunday Telegraph’ta aynı yazar, “Britanya imparatorluğu hayranlık verici büyüme oranları sağladı, en azından yerküre üzerinde pembeyle renklenecek kadar talihli olan yerlerde.”(10) (Bunu Mike Davis’in temel saptamasıyla, yani “Hindistan’ın kişi başı geliri 1757 ila 1947 yılları arasında hiç artmadı” saptamasıyla ya da Prasannan Parthasarathi’nin “Güney Hindistan işçileri 18. yüzyılda Britanyalı meslektaşlarından daha yüksek kazanca sahip olduklarını ve büyük maddi güvenlik içinde yaşadıklarını” ispatlamasıyla karşılaştırın. (11)) Daily Telegraph’ta, John Keegan “imparatorluk son yıllarında aşarı hayırsever ve ahlakçı oldu” diye öne sürüyor. Viktoryalılar “sömürgelerine uygarlık ve iyi yönetim götürmeye ve hoş karşılanmadıkları zaman oradan ayrılmaya çalıştılar. Harita üzerinde kırmızıyla işaretlenen neredeyse her ülkede, amaçlarına bağlı kaldılar.” (12)

Avrupa tarihinde tek bir, haklı olarak kutsanan Soykırım var. Geri kalan hepsi gözardı edilebilir, reddedilebilir ya da hafifsenebilir. Mark Curtis’in belirttiği gibi, İngiltere’deki hakim düşünce sistemi “başka herşeyin altını oyan tek bir temel kavrayışı öne çıkarır – Britanya’nın temelde hayırsever olduğu fikrini. … Yabancı politikaların eleştirisi kesinlikle mümkündür, normaldir, ama temel hayırseverlik kuralını yürütmekteki “istisnaları” ya da “hataları” gösteren dar sınırlar içinde.” (13) Bu görüş, korkarım, Max’in [Hastings] bugün kaybından üzüntü duyduğu “İngiliz kültürel kimliğinin asıl anlamı”dır. Bunu dayatacak bir yargıca ya da sansüre gerek yok. Gazetelere sahip olan kimseler basitçe okumak istedikleri hikayeleri sipariş eder.

Türkiye’nin, artık Orhan Pamuk davasıyla tehlikeye giren, Avrupa Birliği’ne kabul edilişi, kendi mezalimleriyle uzlaşmasını gerektirmiyor; yazarlarının bunlara karşı çaresizce öfkelenmesine izin versin yeter. Eğer hükümet Ermeni soykırımının unutulmasını istiyorsa, sansür yasalarını kaldırmalı ve insanların istediklerini söylemelerine izin vermeli. Gazetelerini Richard Desmond ve Barclay kardeşlerin satın almasına izin versin yeter, geçmiş bir daha başını ağrıtmaz. (GM/SG/TK)

* George Monbiot’nun Guardian gazetesinde 27 Aralık’ta yayınlanan yazısının, monbiot.com’daki orijinalini, Sabri Gürses bianet için Türkçeleştirdi.

Kaynaklar:

1. Mike Davis, 2001. Late Victorian Holocausts: El Nino Famines and the Making of the Third World. Verso, London.

2. Vali yardımcısı Sör George Couper’dan bölge memurlarına gönderilen bir emir. Aktaran Mike Davis, age.

3. Caroline Elkins, 2005. Britain’s Gulag: The Brutal End of Empire in Kenya. Jonathan Cape, London.

4. Mark Curtis, 2003. Web of Deceit: Britain’s Real Role in the World. Vintage, London.

5. Caroline Elkins, age.

6. Mark Curtis, age.

7. David Anderson, 2005. Histories of the Hanged: Britain’s Dirty War in Kenya and the End of Empire. Weidenfeld, London.

8. Max Hastings, 27 Aralık 2005. “This is the country of Drake and Pepys, not Shaka Zulu” [Burası Drake ve Pepys’in Ülkesi, Shaka Zulu’nun Değil], The Guardian

9. Andrew Roberts, 13 Temmuz 2004. “We Should Take Pride in Britain’s Empire Past” [İngiltere’nin İmparatorluk Geçmişinden Gurur Duymalıyız], The Express.

10. Andrew Roberts, 16 Ocak 2005. “Why we need empires” [Neden İmparatorluklara İhtiyacımız Var], The Sunday Telegraph.

11. Prasannan Parthasarathi, 1998. “Rethinking wages and competitiveness in Eighteenth-Century Britain and South India,” Past and Present 158. Aktaran Mike Davis, age.

12. John Keegan, 14 Temmuz 2004. “The Empire is Worthy of Honour,” [İmparatorluk Onur Duyulmaya Layıktır], The Daily Telegraph.

13. Mark Curtis, age.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: