İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Tarihte çocuk himaye düzeni

Hz. Muhammed öksüz ve yetim büyümüştü. Namaz kılarken bile sırtına çıkmalarına ses çıkarmayacak kadar düşkündü torunlarına. Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde ise bakıma muhtaç çocuklar evlatlık ve beslemelik yoluyla bakılırdı

AVNİ ÖZGÜREL

Geçtiğimiz hafta Malatya hadisesiyle yatıp kalktık. Sergilenen tabloya ramazanın da etkisiyle tepki yüksek oldu. Oysa herkes bu kurumlarda aynı olayların yıllardır yaşandığını biliyordu.

Benim yaşımda olanlar ilkokul müzik ders kitabından hatırlayacaklardır. ‘Biz şen gemicileriz ne hoş gezeriz…’ diye başlayan çocuk şarkısını. Ya da ‘Baltalar elimizde uzun ip belimizde, biz gideriz ormana…’ diye başlayan izci şarkısını… Seneler sonra o dönemde öğrendiğim çocuk şarkılarının önemli bir kısmının Kazım Karabekir Paşa tarafından bestelendiğini öğrendiğimde çok şaşırmıştım.

Milli Mücadele’nin diğer komutanları da çocuklar konusunda duyarlıydılar kuşkusuz, ama Karabekir Paşa hem şefkat duyguları bariz biri olması dolayısıyla hem de bakıma muhtaç çocuk sorununun en şiddetli yaşandığı Doğu Anadolu’da görevli olması dolayısıyla bu alanda daha bir ön plana çıkmıştı.

Binlerce şehit çocuğu

Balkan Savaşı, ardından 1. Dünya Savaşı boyunca binlerce şehit çocuğunun ortada kaldığını; keza tehcir sırasında yaşanan hadiselerin geride bir yığın kimsesiz Ermeni çocuğu bıraktığını da hatırlayın…

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 9 Kasım 1916’da Hatıra Defteri’ne düştüğü şu not facianın boyutunu anlamaya yeter: “Yollarda birçok muhacirin gördük, Bitlis’e avdet ediyorlar. Cümlesi aç, sefil, ölüme mahkûm bir halde. 4-5 yaşlarında bir çocuğu ebeveyni yol üzerinde terk etmiş, bu da bir karı kocanın peşine takılmış. Onları ağlayarak 100 metreden takip ediyor. Kendilerini niçin çocuğu almadıkları için tekdir ettim. Bizim evladımız değildir, dediler. Memleket bu hale düştü…”

İslam geleneği

Geçmiş asırlarda kültürel, ekonomik ve sosyal şartlar bakıma muhtaç çocuk meselesini daha kolay çözümlemeye imkân veriyordu.

Örneğin Arap toplumu aşiret düzeninde yaşadığından fakirlik sebebiyle çocukların terk edilmesi diye bir olay yoktu. Anne ve babasını kaybeden çocuklar da akrabalık hiyerarşisi içinde büyürlerdi. Peygamberimizin babası o doğmadan Medine’de hayatını kaybetmiş, annesi de Hz. Muhammed altı yaşındayken ölmüştü. Sekiz yaşına kadar dedesi Abdülmuttalip, onun vefatıyla amcası Ebu Talip tarafından büyütülen Hz. Muhammed’in bebekliğinde de birkaç hafta dışında annesinin yanında kalmadığını biliyoruz.

Medine dışında bir süt anneye verilinceye kadar küçük amcası Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe tarafından emzirildi, daha sonra da Mekke’ye komşu çöllerde yaşayan Hevazin kabilesinden Halime bint Ebu Züeyb’e emanet edildi. İslam tarihçileri, Peygamberin süt kardeşi Şeyma’yı kardeş bilerek büyüdüğünü, onunla oyunlarına ilişkin anılarını sonraki yıllarda karşılaştıklarında keyifle anlattığını kaydediyorlar.

Küçük yaşta yaşadığı kayıpların Hz. Muhammed’in duygu dünyasını etkilemediği düşünülemez. Onun çocuklara olan düşkünlüğünün arkasında bu hissin payının olduğuna şüphe yok. Hadis kaynaklarında torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’le vakit geçirmekten zevk aldığı, namaz kılarken eğilip doğrulmasını oyuna dönüştüren iki çocuğu sırtına aldığı var. Hz. Muhammed evlatlık alması ve onun ‘Zeyd Ebu Muhammed’ denilerek öz çocuğu gibi anılmasıyla da örnek bir insan.

Osmanlı uygulamaları

Türk geleneğinde ‘evlatlık’ müessesesi İslam öncesinde de vardı. Savaşçı ve göçebe olan toplum içinde eşini kaybetmiş kadınlar, babasını kaybetmiş çocuklar aslında ‘sorun’ değildi. Kadınlar yeniden evlendirilir, çocuklar kabile/boy içinde akranlarıyla büyürdü. Yerleşik düzene geçildiğinde de evlatlık müessesesi işlev kazandı. Hatta zengin ve soylu kişiler arasında bir bakıma seçtikleri kimsesiz çocukları en iyi şekilde yetiştirip onları bürokrasi kademelerine yerleştirme konusunda bir yarış olduğundan dahi söz edilebilir.

Miras hakkı bulunmayan, ama maddi açıdan hamilerince güçlü bir şekilde desteklenen bu çocukların iktidar yarışında ‘kadro’ işlevi gördüğünü söylemek de mümkün. Selçuklu ve Osmanlı düzeninde bürokrasinin en üst seviyesine çıkanların çoğunun biyografisine bakıldığında bunların esir/köle/evlatlık oldukları görülür. İmparatorluğun son döneminde adı etrafında hayli fırtına koparılan Prens Sabahaddin dedesi dolayısıyla bu geleneğin temsilcisidir. Batı’da hanedan mensubiyeti soy esasına sıkı sıkıya bağlıyken Osmanlı İmparatorluğu bu konuda duyarlılık göstermemiş dahi denilebilir. Prens Sabahaddin’in babası Damad Mahmut Celalüddin Paşa, donanma komutanlığı ve başkumandanlık yapmış Hüsrev Paşa’nın evlatlıklarından Halil Rıfat Paşa’nın oğludur… Hüsrev Paşa kimsesiz çocuklar arasından zeki olanları seçerek evlatlık alması, evlatlıklarının sayısının 40’ı aşmasıyla tanınan bir kişidir.

Son yüzyıl

İmparatorluğun son yüzyılında evlatlık kurumu bu çerçevede sürerken savaşların ortada bıraktığı bakılmaya muhtaç çocuklar dolayısıyla ‘beslemelik’ denilen yeni bir âdet gelişti. Zengin/orta halli ailelerin küçük yaşta himayelerine alıp yetiştirdikleri ve ev hizmetlerinde kullandıkları kız çocuklarının konumuydu bu. Aileden sayılmıyordu bu çocuklar. Hizmetçi ve cariyeler gibi yetişkinliklerinde alınmıyor, bebekliklerinden itibaren yanlarına bırakıldıkları ailelerin içinde yaşıyorlar ve çoğu zaman bu aile tarafından ‘cihazlandırılarak’ yani ceyiz verilerek evlendiriliyorlardı.

Ama Balkan Bozgunu bu tabloyu bütünüyle altüst etti. Binlerce aile, dolayısıyla on binlerce çocuk ortada kalmıştı. 1903’te Sultan Abdülhamid’in kurduğu Darülhayr-ı Ali’yle kurumlaşma başladı. Bu yapı daha sonra Himaye-i Etfal Cemiyeti’yle (Etfal, Arapça tıfıl yani çocuk kelimesinden geliyor) sürdü ve Cumhuriyet’le Çocuk Esirgeme Kurumu’na dönüştü.

‘Şefkat Pulları’ ile yardım çabası

Bakıma muhtaç çocuklar sorunu, hem Kurtuluş Savaşı günlerinde, hem de Cumhuriyet’in ilk yıllarında had safhalardaydı. Senelerce süren savaşta on binlerce çocuk yetim kalmıştı. Balkan göçleri ve Ermeni tehciri de Anadolu’da çok sayıda çocuğun kimsesiz büyümesine yol açmıştı. Sol alttaki karede, Çocuk Esirgeme’ye alınan ilk üç çocuk görülüyor. Üstte de Antepli şehitlerin çocukları için kurulan yuva-okul grubunun resmi görülüyor. Çocuk Esirgeme her zaman gelir sıkıntısı da çekmişti. Sağ yandaki karede, ‘Şefkat Pulları’ adıyla kurum için basılan pullar görülüyor.

Çerçeve

Laçin’deki Kürt devletine ne oldu?

Kürt tarihinin ‘isyan ve hüsran’ tarihi olduğunu geçmişte yazmıştım. Bu halk ne zaman kendisine önerilen cazip tekliflerin büyüsüne kapılıp Türk toplumundan kopmaya yöneldiyse sonuç hep hayal kırıklığı oldu. Kürtlere ilginin iki sebebi var. ilki, yaşadıkları bölgenin dünyanın petrol deposu olması. İkincisi de, büyük devletlerin hâkimiyet mücadelesinde bu halkı ‘ateşlenmeye hazır’ güç olarak görmeleri.

Rusya, Osmanlı’yla kavgasında önceleri Anadolu’daki Ermenileri yanına çekerek bölgenin siyasi coğrafyasını değiştireceğini sanıyordu. Sonra Ermenilerin azınlıkta olduğunu görüp onların desteğinin yetmeyeceğini anlayınca Kürtlere yöneldi. İngiltere ise petrol kaynaklarını kontrol etmek ve İran/Hindistan yolunu açık tutmak -ki o zamanlar Pakistan da Hindistan’a dahildi- dışında bir fikre sahip değildi. Nitekim bölgeyi Araplara bırakmak fikrini değiştirmeksizin Kürtlere Osmanlı çözülmesini hızlandıracak toplum olarak baktı. Güç verip kontrol ettiği Kürtler hayale kapılıp Kuzey Irak’ta bağımsız devlet kurmaya yönelince şiddet kullanmaktan çekinmedi.

Otonom idare

Bu dönemde Çarlık Rusyası yakın gelecek hesaplarında işe yarayabileceği düşüncesiyle Kürtler için bir siyasi yapı oluşturdu. Azerbaycan’ın Laçin’inde, Kürdistan Otonom İdaresi kuruldu. Bölgede savaş sebebiyle Anadolu’dan göç etmiş çok sayıda aşiret vardı. Çarlık idaresinin projesine Lenin de sahip çıktı.

1921 senesinin Mayıs ayında Azerbaycan Sovyet Kongresi Kubatlinski bölgesinde kıtlık olduğunu bildirdiğinde Lenin durumun vahametini yeterince anlamamıştı. SSCB’nin her yanında kıtlık var diye düşünüyordu. Ama Kızıl Ordu’nun başında bulunan Karayev, “Red Kürdistan açlıktan ölüyor” deyip, ondan cesaret alan Azerbaycan Halk Komiserleri Başkanı Neriman Nerimanov, Lenin’e telgraf gönderince Moskova’nın dikkati bölgeye döndü. Nerimanov: “İşçi dayanışmasının bir işareti olmak üzere Kürdistan’da açlık çekenlere yardım edin” diyordu. Lenin 40 milyon ruble hibe gönderildiğini bildirdi. Önemli olan; o zamana kadar Kubatlı diye bilinen bölgenin bu süreçte ‘Kürdistan’ diye anılıyor olmasıydı. Nitekim Rus Kürdistan’ı 1923 senesi Ağustos ayında ayrı özerk bölge olarak kabul edildi. Kararın S. Kirov liderliğindeki Başkanlık Komitesi’nce de onaylanmasından sonra Suşa doğumlu Azerbaycanlı Bolşeviklerden G. Gajiev ‘Kürdistan Özerk Bölgesi Yürütme Komitesi Başkanlığı’na getirildi. Ve 1929’a kadar Kürdistan Özerk Bölgesi olarak anıldı.

Azerbaycan yönetimi etnik kimliği vurgulayacak şekilde ‘Kürt Özerk Bölgesi’ değil coğrafi bir terimmişçesine ‘Kürdistan’ tabirini kullanmıştı. Ama Sovyet yönetimi terminolojik inceliği fark edip tanımın Kürt etnik kimliğini çağrıştırması için bunu resmi kayıtlara ‘Kürt Özerk Bölgesi’ olarak yansıttı.

Özerk bölgeye başkent olarak Laçin’in seçilmesine gelince, bunun özel bir anlamı yoktu. 1926’ya kadar Laçin nahiye boyutunda Kürtlükle alakası olmayan bir yerleşim merkeziydi. 1929’da Azerbaycan 6. Sovyet Kongresi idari sisteminde bir değişiklik yapmaya karar verip ülkeyi ‘idari bölgelere’ (Okrug) ayırdığında ‘Kürdistan’ın durumu daha da güçlendi.

Ermenilerin itirazı

Daha önce sekiz bölge arasında yokken bu katagoriye yükseltildi. Bu Ermenilerin kabul edemeyecekleri bir gelişmeydi. Göz diktikleri Karabağ bu kararla ‘Kürdistan’a katılmıştı. Moskova’da etkin Ermeniler derhal Sovyet yönetimini baskılamaya başladılar. Stalin’in artan etkisi de buna eklenince Komünist Partisi Merkez Komitesi ülke çapında ‘ otonom bölge statüleri’nin kaldırılması kararını aldı.

Böylece Kürdistan Otonom Bölgesi de tarihe karışmış oldu. Garip olan şu ki diğer otonom bölgeler devam ederken kalkan sadece Kürdistan’dı.

Çerçeve

‘Yahudilere iftira etmeyin’

Osmanlı toplumunda Yahudiler rahatsız edilmediler edilememesine ama halk arasında Yahudilerle ilgili olarak anlatılan hikâyeler de hiç eksik olmadı.

Sultan Aziz devrinde bu dedikodulara dayalı yazılı metinler, hikâyeciler iyiden iyiye çoğalmaya başladı. Yahudi cemaati de bu söylentiler içinde en fazla ‘ayinlerde kan kullandıkları’ndan rahatsız olunca padişaha başvurarak müdahale etmesini talep ettiler.

Yukarıda gördüğünüz ferman/tebliğ bu sebeple yayımlandı. Halife sıfatıyla Sultan Aziz, Yahudilerin ‘kan âdeti’ dedikodusunu yayımlayanların cezalandırılacaklarını duyuruyordu.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: