İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Kültürel devrim

Gündüz Aktan

Chirac, ‘Türkiye kültürel devrim yapmak zorunda’ demiş. Geçenlerde Robert Badinter’in Le Monde’da çıkan makalesinde de belirtildiği gibi, Fransız siyasi eliti, Türkiye’de yalnız karakollarda değil, Sovyetler’deki gibi ‘psikiyatri kliniklerinde de’ yoğun işkence yapıldığına; diğer Müslüman ülkeler gibi, bizde de kadın-erkek eşitliğinin bulunmadığına; Ermeni soykırımını kabul etmeyerek Avrupa vicdanını muazzep ettiğimize inanıyor.

Buna Kürt etnonasyonalist taleplerine sempatiyi de ilave edebiliriz. Bu durumda Türkiye’den beklenen ‘kültürel devrimin’ vüsati anlaşılıyor.

Tarihi önyargılar, işte, Avrupa’nın bu konulara ilişkin abartılı ve yanlı tutumunda ortaya çıkıyor. Ne yapsak, görüşlerini değiştirmeyecekler. Onların kendilerini bize sevdirmek ve önyargılarını analiz etmek gibi bir dertleri yokken, Barroso’nun ‘Kendinizi Avrupa halklarına sevdirin’ tavsiyesini nasıl yerine getireceğiz?

İstanbul’da yetenekli bir işkadını Türkiye’yi tanıtma faaliyetine girişti. Avrupa’nın bizi iyi tanımamasının sorumluluğunu tümüyle devletin beceriksizliğine bağlayan bu girişimin başarısını hep birlikte göreceğiz. IHT’de çıkan yazılarda şimdiden ‘Olduğunuzdan farklı görünmeye çalışmayın’ deniyor. Ciddi eksiklerimiz olduğuna kuşku yok. Ama sorun onların bizi olduğumuzdan kötü görmesinde.

Türkiye’nin AB üyesi olması, sanıldığının aksine, bizden çok Avrupa’nın değişmesine bağlı. Güçlü bir ötekileştirme süreci Avrupa kültürünün temel mekanizmasını oluşturuyor. Anti-semitizm tek konu değil. Cüzamlılar, homoseksüeller, büyücü kadınlar, iyi Hıristiyan olmayanlar, sadece ortaçağda değil, Rönesans boyunca da mezalime uğradılar. Engizisyon işkenceyi kutsadı ve kurumsallaştırdı. Amerika kıtasının ‘keşfi’ kanlı oldu. Sömürgecilik de öyle. 1700’lerle birlikte, yenilmeye başlayan Türkleri de hedef grup haline getirdiler. Osmanlıyı parçaladılar. Bu süreç Holokost ile nihai noktasına ulaştı.

Bunları Batı uygarlığını kötülemek için söylemiyorum. Batı da, her toplum gibi, tecrübeleriyle öğreniyor. Bugünün Batısı artık ortaçağın, hatta Holokostun Batısı değil. Ama daha düşük dozda da olsa, bu kültürel özellik bizi din farkı nedeniyle dışlıyor. Kürt, Ermeni, Kıbrıs sorunlarını bu amaçla kullanıyor. Yoksa Batı’nın sanatına, felsefesine, bilimine, ekonomisine, demokrasisine, yani büyük yaratıcı gücüne hayran olmamak mümkün değil.

Batı Avrupa içinde yer alacaksak, pek parlak olmayan yönlerini de bilmek zorundayız.

Müslümanlar entegre olamıyorsa, kabahat yalnız onlarda değil. Batı Avrupa’nın diğer tektanrılı dinlerin mensuplarıyla her zaman sorunu olmuş.

Bu sorun bizim üyeliğimizle çözülmek zorunda.

AB, üyelik sürecinde bizi değiştirmek istiyor.

Ama neyi değiştirmek istediğini iyi bilmeli. Siyaset psikolojisi, önyargılı Avrupalının değiştirmek istediği şeyin, aslında projeksiyon mekanizmasıyla bize yansıttığı kendi istenmeyen yönleri olduğunu söylüyor. Bilinçaltının temel özelliği değişmezliği.

Yani Batı’nın bize yansıttığı kendi bilinçaltı değiştirilemez nitelikte. Bu nedenle de Şark’ın, İslam’ın ve bu bağlamda bizim değişemez olduğumuza inanıyor.

Eğer AB’ye girersek, Türkiye’nin kimliği yeniden yapılanacak. Milliyetçiler, muğlak bir mefkûreden, milli kimliği ve milli çıkarı korumak gibi somut alanlara yönelecek. Milliyetçiliği reddeden ‘liberal aydınlar’ ise, AB’nin vuracağı darbelerle ‘liberal milliyetçi’ olmayı öğrenecekler.

Asıl kültürel devrim de bu olacak.

Vamık Volkan’ın analiz yöntemiyle konuya yaklaştığımızda, biz üye olursak, Avrupa’nın bize attığı kötü yanlarının bizimle birlikte geri dönmesinin (‘boomerang’ etkisi) Avrupa’da ‘psikolojik yıkılma’ şeklinde algılanacağını söyleyebiliriz. Bunun yaratacağı büyük kimlik sarsıntısına uyum, kültürel devrimden de öte bir kültürel metamorfoz gerektirecek. Bu amaçla mücadele etmek, tanıtım faaliyetinden çok daha etkin ve önemli olacak.

Üyelik sürecinde bizi cehennem ateşinde değiştireceklerini söyleyenlere, ‘Hoş geldiniz cehenneme’ diyebilmeliyiz.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: