İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

`Üniversitede yaşadığım acı ve tatlı olaylar, beni önce felsefeye sonra dine yönlendirdi´

Patrik II. Mesrob: “Çocukluğumdan beri dinle iç içe büyüdüm. İlkokul birinci sınıftayken kilisenin çocuk korosundaydım. Önceleri ilahilerde uykum gelirdi, sonra alıştım. Ortaokul sonlarında kiliseden biraz uzaklaştım. Hem çok kozmopolit bir okulda okuyordum hem de ergenlik işte… ‘Papaz mı olucan?’ gibi laflar atıyorlardı, çok kızıyordum. Din görevlisi olmak çağdaş yaşamla uyuşmayan bir seymiş gibi lanse ediliyordu o zamanlar”

FATİH TÜRKMENOĞLU

Merhaba kardeşim, hoşgeldin” dedi, ayağa kalktı ve sarıldı. Kristal avizeler, ağır kadifeler ve yüzlerce ampulün

ışıltısı bir anda söndü. İnsan ışığı hepsinden baskındı…

Patrik II. Mesrob’u bundan altı yıl önce tanımıştım. Haberler, davetler, resepsiyonlar; yakın sayılmasa da, sıcak birer “tanıdık” olduğumuzu zannediyorum. Her seferinde, gördüğü bir haberimden bahseder, sonrasında da son derece popüler konularda sohbet ederdik. O ağır kıyafetler, takkeler, parlak kolyeler; insan ışığı altında sönerdi.

Böyle tanışıklık ilişkileri araya zaman girince unutulur gider. Ahbaplar; “bir yerden ama nereden” yüzler, “hiç hatırlayamadım” isimlere dönüşür; tarihin tozlu sandıklarına kaldırılır. Hayat devinimdir, ilişkiler iki tarafın çıkarı olduğu sürece sıcak kalır. Kural, söylenmese de, budur.

Bu sefer yanıldım. Araya giren iki senede, ben yurtdışında yaşadım. Ne görünen bir yüzüm oldu ne de sesim. O, Patrik II. Mesrob, her daim demeçler veren, her “AB ve azınlıklar” konusunda gündeme gelen, şu meşhur “farklı dinlerin temsilcileri filanca açılışta bir araya geldi” haberlerinin vazgeçilmez konuğuydu.

Röportaj yapmam söz konusu oldu. Patrikhane’yi aradım, “Luiz hanımı ara” dediler. Luiz hanım “Soruları yollayın” dedi. Bilgisayarın başında, gülme krizleri ile birtakım sorular yolladım. Gitgide cıvıklaşan sorular, “Aslında bunu hiç merak etmiyorum ama adet yerini bulsun diye yazıyorum” gibi yorumlar. Yani sevmemiştim birilerinin benden soru istemesini…

Sonra patriğin kendisinden cevap aldım, hem de tam vazgeçmek üzereyken: “Fatih bey sizi yeniden bulmak çok hoş. Ne zaman buluşmak isterseniz…”

İşte o insan ışıltısı geldi. Siyah cüppelerinin içinde ayağa kalktı ve sarıldı. Hayatı, din adamlığına nasıl geçtiğini, neler ve ne kadar çok okuduğunu bildiğim bu insan aynıydı:

“Nerelerdesiniz? Ne kadar uzun zaman oldu, anlatın bana neler yaptığınızı…”

O öğleden sonra ve ertesi sabah beraberdik. Depremde çok hasar gördükten sonra yenilenen patrikhanenin bahçesinde dolaştık. Terrier ve pitbull karışımı köpeği Kuçig’le oynadık. Ağaçlarını, çiçeklerini sevdik. Uzun uzun sohbet ettik. O sakin sesi ve olağanüstü düzgün Türkçesiyle konuştu; foto muhabirimiz Ercan ve ben dinledik. “Çekim için mutlaka bir yerlere gidelim” diye tutturduk. Benim arabaya atlayıp Kumkapı sahilindeki balık haline yollandık. Önde patrik, direksiyonda ben, arkada Ercan ve Ohannes… “Eskiden macareperesttim” diyen 49 yaşındaki Patrik II. Mesrob’a, belki de küçük dozda bir macera yaşattık…

Köpeğiniz çok akıllı, daha genç gibi.

1 yaşında. Babası Abdi, annesi Zilli. Doğum yeri de Kekova’daki Salih Lokantası’nın bahçesi. Zilli dokuz doğurunca, Kuçig’i ben aldım.

“Kuçig” ne demek?

Köpecik demek, kuçu yani…

Patrikhane çok güzel olmuş.

Çok uğraştık. Biliyor musun, Ermeni gençler Patrikhane binasına “White House” diyorlar. Kekova da böylece “Camp David” oluyor. Hah hah hah!

Geçen yıl bir trafik kazası geçirmiş olduğunuzu öğrendim. Geçmiş olsun.

Gereksiz bir deneyimdi. Ne yapalım; her kaza gibi, ansızın oluverdi işte. Ama daha bitmedi, bu yıl sona ermeden, dizimden ayağıma kadar kemiğin içine takılan metal çubuk çıkarılacak.

“Dört patrikten biriyim”

Size doğru hitap etmek istiyorum, sanırım artık Mutafyan yerine sadece II. Mesrob dememiz gerekiyor. Bu konuda bir kavram kargaşası var…

Yalnız siz değil, Ermeniler ve Ermeni basını da yaşar o kargaşayı. İngilizce yerine frankofonluğun yaygın olduğu dönemlerde soyadı kullanılmaya başlandı. Halbuki, özellikle doğu kiliselerinde, rahiplerde soyadı kullanmak geleneğe uygun değildir. Çünkü onlar evlenmezler, kendilerini Allah’a ve kiliseye adarlar. Bu nedenle de, bir ailenin temsilcisi değillerdir. Patrik, papa gibi üst makamlarda bu daha belirgindir. Evrenselleşmiş yazın kuralları… Papa Jean Paul II, Patrik Bartholomeos I, Patrik Mesrob II gibi.

Şimdi siz Ortodoks Ermenilerin liderisiniz, peki Türkiye’deki Protestan ve Katolik Ermeniler size bağlı değil mi?

Türkiye’deki Ermeni Kilisesi üyeleri dinen bana bağlı. Dünyadaki Ermeni Kilisesi’nin dört patriğinden biriyim. Birincil konumdaki patrik, Ermenistan’ın kutsal şehri olan Eçmiyadzin’deki Katolikos Karekin II’dir. Katolik kardeşlerimizin patriği Lübnan’da. Ermeni Katolik patriği, Papa Benedikt’in birincilliğini tanır. Protestan kardeşlerimizin hiyerarşisi yoktur, her kilisenin cemaati özerktir.

Literatürü taradığımda Ortodoks, Katolik, Protestan, Gregoryen gibi birçok mezhep görüyorum. Neden böyle?

Ermeni Kilisesi dendiği zaman etnik, ritüel ve mezhep açısından, akla Doğu Ortodoks kiliselerine ait kurum ve üyeleri gelir. Gregoryen nitelemesi, Ruslar ve daha sonra da Fransız Katolikler tarafından Ermenileri küçümsemek için kullanılmıştır. Yani, İsa Mesih ya da onun havarileri tarafından kurulmuş değil de, 4’üncü yüzyılda Aziz Gregor tarafından kurulmuş anlamına geliyor. Postadan bana Ermeni Gregoryen patriği diye bir zarf geldiğinde, aynen iade ederim. Katolik ve Protestan kiliseleri misyonerlerin çabaları sonucunda kurulmuş, 1840’lardan sonra. Bu kardeşlerimizin sayıları nispeten daha azdır.

“Milliyetçilik düşman arar”

Patrikhane gerçekten de çok güzel olmuş. Para meselelerini halletmek için, ABD’ye, diasporadan yardım toplamaya gittiniz. Soykırımı savunanlar, birlik mesajlarınızdan rahatsız olmuştur…

Olmaz olur mu? Zaten toplayabildiğim bağışın büyük kısmını, buradan giden bizimkilerden topladım. Bir bölümü de Amerikalılardan geldi. MGM’in sahibi Kirk Krikoryan, toplanan bağışı ikiye katladı. Adamcağız ayrıca çağrıma cevap vererek, depremzedeler için Kızılay’a da 1 milyon dolar gönderdi. Diasporanın aşırı milliyetçi grupları bizi zaten Türkleşmiş gördükleri için silmişler…

Siz sevgi ve birlik mesajları vermeye devam ediyorsunuz. Bu dönemde doğru yere ulaştığınızı ve etkili olduğunuzu düşünüyor musunuz?

İncil 2 bin yıldır vaaz ediyor, dünya dinliyor mu? Biz, aklımızdan, gönlümüzden, içimizden geçeni söyleriz. Dinleyen de var dinlemeyen de, kızan da var susturmak isteyen de. Hah hah hah!

Zaman gazetesine verdiğiniz bir röportajda, “Ermeni düşmanlığı rant getiriyor” demiştiniz. Hâlâ böyle mi düşünüyorsunuz?

Evet, böyle düşünüyorum. Her milliyetçi ve ırkçı hareket düşman arar, aksi halde varlığını sürdüremez. Bu anlamda, Ermeni düşmanlığını körükleyen Türkler olduğu gibi, diasporada Türk düşmanlığını körükleyen Ermeniler de var.

Halbuki çok sayıda karışık aile de var.

Tabii ki. Benim anneannem, Vejin hanım Ermeni-Rum meleziydi. İlk kocası Boğos bey vefat edince, ikinci evliliğini Mehmet Ali beyle yapmış. O evlilikten de Sevim teyzem doğmuş.

Müslüman akrabalarınız da var.

Evet, tabii. Sevim teyzem, kızı Nilgün, onların kocaları, küçük yeğenim Özde… Dinen Müslüman ve Türkler. Fırsat buldukça görüşüyoruz.

“İnancımızda evlilik kutsal”

Geçenlerde bir demecinizde “Cemaatte boşanma oranı artıyor, okul ve kiliselerden kopmak bağları zayıflatıyor” dediniz. Böyle genelleme yapmak doğru mu?

Doğru. Okulda dilini ve dinini öğrenmeyen, kilisede diğer inananlarla bir araya gelmeyen, kültürünün k’sını bilmeyen bir Ermeni, Ermeni toplumunun ne kadar temsilcisi olabilir ki? Manevi bağları zayıf olan bir kişi için de, evlilik, kayıtlı bir ilişkiden öteye bir anlam ifade etmez. Oysa bizim inancımızda evlilik kutsaldır.

Azınlık toplumları Türkiye’de ille de dini bir liderle temsil ediliyor. Dinle arası iyi olmayan bir Ermeni ne yapacak?

Bu Osmanlı’dan sarkan sisteme bağlı bir şey. Keşke ülkemizdeki Ermenilerin bir seküler temsilciliği de olsaydı… Yükümüz hafiflerdi. Bazen kiliseyi ilgilendirmeyen konularla uğraşmak zorunda kalıyoruz.

“Kavramlar sömürülüyor”

Bir de sizin cemaat, okullarına artık daha az ilgi gösteriyor, değil mi?

Gerçek neden şımarıklık ve moda. Komşusuyla, hasmıyla boy ölçüşüyor. Otomobil markası, tatil köyü gibi bir yarış bu. Ermeni kökenli TC vatandaşı olup da çocuğunu Ermeni okuluna göndermemenin haklı bir nedeni olamaz. Önemli olan, ülkenin bilinçli anayasal vatandaşlığını üstkültür olarak benimsemektir. Türk her zaman Türk, Ermeni her zaman Ermeni kalır. Yoksa Sahakyan Lisesi’ne değil de Kocamustafapaşa Lisesi’ne gittin diye Müslüman komşun sana daha sıcak değil.

Entelektüel din adamı olarak dünyanın geldiği noktayı nasıl görüyorsunuz?

Bilim ve teknoloji ilerlemiş olsa da, insanların temel gereksinmeleri ve doğası aynı. Biçim, yöntem, ambalaj değişse de, dünya eskiden neyse, aslında bugün de o. Kültür ve sanattan söz edilse de, insanlar hâlâ temel ihtiyaçlarına kavuşmak için saldırganlaşıyor. Yemek, doğal kaynaklar, güvenlik için savaşıyorlar. Kılıf olarak ulustan, dinden, ırktan bahsediliyor. Bu kavramlar durmaksızın sömürülüyor. Protokoller, meclisler aslında sadece birer marka. Etiketler ise sadece çağdaş ambalajlar. Ne mutlu yaradan ve insan sevgisiyle yaşayabilene! Ne mutlu bir tür sevgi dervişi olabilene…

Bu arada Ermeni arkadaşlarımdan, sizin gençlik günleriniz hakkında birçok anı dinledim. Kadınlar hep çok yakışıklı olduğunuzu söyler…

Ne diyeyim ki! “Köpeklerimi çok severim”

Hobilerinize zaman ayırabiliyor musunuz?

Yolun yarısını epey geçmiş biri olarak söylüyorum ki, hobiler de zamanla değişiyor. Hâlâ daha önce görmediğim yerleri, müzeleri, sergileri gezmeyi çok severim. Ama buna vakit bulabilmem zor. Mesela bu yıl hiç tatil yapamadım. Ofis ortamından bunaldıkça bahçeye çıkarım. Çocuklarla oynamayı, onları güldürmeyi çok severim. Toprak, ağaç, çiçekle uğraşmayı da. Her müziği dinlerim. Denizde yüzmeyi ve orman yürüyüşlerini çok severim. Bir de tabii burada üç tane köpek var, birisiyle tanıştınız zaten, iki de Kangal. Onlarla oynarım.

En son hangi filmleri gördünüz?

DVD’den “Blue Mountain” ve “Joe Black”. Televizyonlarda dolanırım; NTV, CNN TÜRK, RAI-1 ve BBC’yi seyrederim.

Tam lise anket sorusu gibi olacak ama en sevdiğiniz yemekler?

Hah! Kaşıbeyaz’ın lahmacunu ve şamfıstıklı kebabını, ev yemeklerinden patlıcanlı her şeyi, balıklardan lüferi ve kalkanı; meyvelerden elma, muşmula, kocayemiş, karpuz ve sarı kirazı…

Ermeni mezeleri de bir hayli moda oldu son yıllarda.

Ermeni mezesi diye tanımlanabilecek tek şey var: Topik. Diğerleri, bütün Akdeniz’de rastlanabilecek şeyler. Topik de bizim yılbaşı spesiyalitemizdir. Bizde Noel perhizi vardır, et yenmez; topik perhizin ödülüdür. Şimdi perhize uyan azaldı, topik de artık 365 gün Kumkapı meyhanelerinin sofralarından eksik olmuyor…

* * *

Balık halinde satışlar bitmiş, temizlikler yapılıyordu. Adının Murat olduğunu öğrendiğimiz bir balıkçı yaklaştı. “Patrik hazretleri nasılsınız, uğrayın bizim tekneye, bir çayımızı için” dedi. Fotoğraf çekimimiz bitince, Murat’ın teknesine gittik. Kirli ve kokulu teknede oturup, çaylarımızı içtik. Murat balık durumunu, işlerini anlattı. Diğer balıkçılar da sohbete katıldı. Patrik II. Mesrob, artık sadece siyah uzun elbiseli; ama çok Kumkapılı, çok buralı, çok “adam gibi adam”dı.

“Toprakla, ağaçla, çiçekle uğraşmayı severim”

Depremde zarar gördükten sonra, tamiratı uzun sürede tamamlanan patrikhanenin bahçe düzeniyle II. Mesrob kendisi ilgileniyor. Uzun iş saatlerinde, her bulduğu fırsatta soluğu bahçede alıyor. Diktiği ağaçların ve çiçeklerin büyümesini günden güne seyrediyor. “Yıllar içinde insanın hobileri değişiyor. Hâlâ tatil yapmayı çok seviyorum ama maalesef buna vakit yok” diyen patrik, bahçeyle uğraşırken her şeyden uzaklaştığını söylüyor.

“Taksim Meydanı’ndaki tüm resmi geçitlerde bayraktardım”

Çocukluğunuz mutlu geçti mi?

Çocukluğum Taksim, Karaköy, Dolapdere ve Şişli arasında geçti. Hafta sonları, Nişan dayımla, Boğaz’da, Kalender’in önünden balık tutardık. Yenişehir’deki top sahasının yerinde cambazhane vardı, büyük bir çadır kurulurdu. Anneannem ve komşusu hanımlarla, cambazhaneye giderdik. Dansöz Zennube tüllere sarılıp çıkardı. Özel günlerde, Balat’taki kiliseye giderdik ama Kuruçeşme ve Büyükdere’dekiler bizimkilerin favorileriydi.

Birçok dil konuşuyorsunuz, aileden herhalde…

Taksim’de, Esayan Okulu’nun ilköğretim bölümünde okudum. Daha anaokulundayken Ermenice ve Türkçe yazabiliyorduk. Üçüncü sınıftan itibaren Fransızcaya başladık. Bana ders de aldırdılar. Şişman, içkici, doğru dürüst Türkçe konuşamayan bir Levanten hanım, haftanın belli günlerinde eve ders vermeye gelirdi. Madamın tipini ve boyalı yüzünü garipserdim ama iyi bir öğretmendi. Taksim Meydanı’ndaki tüm resmi geçitlerde, Esayan’ın bayraktarı bendim. O zamanki tutkularım sinema, satranç ve yüzmekti… Dans etmeyi de çok severdim. Aile dostlarımız Namık bey ve eşi Güler hanım vardı. Namık bey Güzel Sanatlar’da öğretim görevlisiydi, grafikerdi. Ailece çok sıkı fıkı görüşürdük. Bizimkiler çok mutaassıp, onlar çok liberaldi. Onların sayesinde güzel sanatlara, iç mimariye, sergilere merak duymaya başladım.

İlkokuldan sonra?

Müdiremiz CHP milletvekiliydi, aydın bir hanımdı. Onun teşvikiyle İngiliz Lisesi’ne girdim. High School deneyimim benim için çok önemli. Bir kere eğitim çok iyiydi. İyi İngilizce ve iyi disiplin öğrendik. Ders dışı aktiviteler çok kuvvetliydi. Sinema kulübünü kurdum. Inter Nos adlı bir okul gazetesi çıkarmaya başladım. Teksir kağıdıyla çoğaltıyor, kağıtları birbirine zımbalıyor, sınıfları dolaşıp dağıtıyorduk.

Meslektaş sayılabiliriz yani…

Evet, dergi üç yıl boyunca da devam etti. Çok sevdiğim bir edebiyat hocam vardı, Neriman hanım. Yazdığım bir öyküyü beğendi. Beni teşvik etmek için Kelebek gazetesinde yayımlanmasını sağlamış. Bir de İngilizce kompozisyon dersinde sınıf birincisi olduğumu anımsıyorum. İngiliz hocalarım beni yüreklendirmek için Londra’ya kısa bir tatile gitmemi ayarladılar.

Ortaokul sonunda mı?

Evet. Yurda dönerken, Stuttgart’a, oraya yerleşerek eniştemle birlikte Hotal Zeller’i işleten Sevim teyzeme uğradım. Oradaki Amerikan Lisesi’ni çok beğendim ve liseyi orada okumaya karar verdim. Babam da onaylayınca liseyi orada bitirdim. Hâlâ Stuttgart’ı çok severim. Oradan da Londra Üniversitesi’ne geçmeyi planlarken, Amerikalı okul arkadaşım Paul Morrison, beni Memphis Üniversitesi’nde okumaya ikna etti.

“Papaz mı olucan?”

Din adamlığına geçişiniz nasıl oldu?

Çocukluğumdan beri dinle iç içe büyüdüm. İlkokul birinci sınıftayken kilisenin çocuk korosundaydım. Önce o uzun ilahilerde sıkılıyordum, uykum geliyordu. Sonra hocamız bana solo vermeye başladı, bayağı sardım. Ortaokul sonlarında biraz uzaklaştım. Hem çok kozmopolit bir okulda okuyordum hem de ergenlik işte… “Papaz mı olucan?” gibi laflar atıyorlardı, kızıyordum. Din görevlisi olmak çağdaş yaşamla uyuşmayan bir şeymiş gibi lanse ediliyordu o zamanlar…

Dine yönelmeniz nasıl olmuştu? Amerika’da çok büyük bir trafik kazası geçirdiğinizi duymuştum…

Üniversitede yaşadığım acı ve tatlı olaylar, beni önce felsefeye, sonra teolojiye yönlendirdi. Memphis’te sosyoloji ve felsefe okudum; Fransızca ve İbranice dersleri aldım. Okulu bitirince, Kudüs’e gittim. Ruhban Okulu’nda ve Kudüs İbrani Üniversitesi’nde okudum. Kudüs Amerikan Enstitüsü’nde Kitab-ı Mukaddes arkeolojisi eğitimi aldım. Lisansüstü eğitimim için Roma’ya, Angelicum Üniversitesi’ne gittim. Doktoramı da, gene Amerika’da, Baltimore’daki St. Mary Üniversitesi’nde yaptım.

İnanılmaz bir eğitim! Kaç dilde yazabiliyorsunuz?

Fransızca, İtalyanca ve İbraniceyi akademik diller olarak okur, çevirir, araştırmalarımda kullanırım. Ancak Ermenice, Türkçe ve İngilizceyle daha rahat üretebilirim.

Din adamı olduktan sonra neler değişti ?

Yaşam tarzları da toplumun beklentileri de farklı… Bir yerde beklentilere cevap veriyor, size biçilen rolü üstleniyorsunuz. Eskiden arkadaşlarla diskoya gider, dans yarışmalarına katılır, sinemaya giderdik. Maceraperesttik. Spor giyinirdik. Rahip olduktan sonra bunları yapmak mümkün olmaz. Artık her yerde rahipsiniz. Ancak bence önemli olan, toplumdaki roller değişse de, karakterini kaybetmemek. Bir de, yaptığın göreve, ne olursa olsun gerçekten inanmak.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: