İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Geçmişten bir umacı: `Türklüğe hakaret´

Mihail Vasiliadis

Kıymetli meslektaşım ve değerli insan Hrant Dink’in ‘Türklüğe hakaret’ iddiasıyla suçlanıp mahkum edilmesi bir tokat gibi şakladı suratıma; yıldıran değil, uyandıran bir tokat. Zaten gazetecilik gibi bir meslekte 50 yıllık bir dönemi arkada bırakmışsanız eğer, çok az şey şaşırtır yada yıldırabilir artık sizi. O tokat da unutulmağa yüz tutmuş anıları uyandırdı.

Türkiye’deki renk mozaiğinin solmasına, Rum unsurunun neredeyse yok olmasına neden olan önemli etkenleri sayarken, Varlık Vergisi, 6/7 Eylül olayları, 20 yaş erkeğin çalışma kamplarında toplanması v.b. ile beraber, ‘Türklüğe hakaret’ mekanizmasını da unutmamak gerekir. Onlar kadar yardımcı olmuştur, bazı çevrelerin ‘bu ülkeyi azınlıklardan temizlemek’ çabasına.

Bu isnat, özellikle ’20li yıllardan ’80li yıllara kadar bir iftira malzemesi olarak kullanılmış, hakkını aramak isteyenleri yıldırmıştır. Her adımda, bir Demokles kılıcı gibi sallanırdı başımızın üstünde.

Müslüman/Türk komşunuz bahçenize çöp atsa ve siz ona bağırsanız, isnat hazır: Türklüğe hakaret! Oğlu kızınıza sarkıntılık etse ve siz hesap soracak olsanız, aynı isnat karşınızda. Karakola şikayette bulunsanız, gözlerini kısarak alaylı konuşur memur bey: Ama mösyö, kızın modaya uygun giyinip çıkıyor, danslara falan gidiyor, bir şey dediğin yok; şimdi oğlan Türk diye mi laf ediyorsun? Bak, benden söylemesi, hakaret olarak yorumlanabilir, diye ‘korumaya’ çalışır sizi… Ve daha neler.

Bu konuda, annemin başına gelmiş onun ağzından dinlediğim bir olayı aktarayım.

’30lu yıllar. Annem bir arkadaşıyla tramvayda; öndeki kırmızı vagona, yani ‘birinci mevkî’ye binmişler. Bir durakta hırpani kılıklı iki kişi, önüne geleni ite kaka aynı vagona girer. Bu tipler, ucuzluğu nedeniyle çoğunlukla arkadaki yeşil vagonu, yani ikinci mevkii tercih ederken, bunlar nedense kırmızı vagonu seçer.

Girerken, bir omuz buna bir dirsek şuna derken, öndeki ‘hırpani’ hızla annemin ayağına basar. O dönemde kıymeti ateş pahası, Fransa’dan ithal Vog ipekli çorapları varmış annemin ayağında. Bir bakar ki basılan yerde yırtılmış, puntosu öyle kaçmış ki çorapların, bir daha giyilmesine olanak yok. Kabarmış Arnavut damarı basmış küfrü:HAYVAN!!!

Anamın ayağına bastıktan sonra bir kaç adım ilerlemiş olan kişi önce durur sonra hışımla geriye döner; iki elini havaya kaldırarak annemin üstüne doğru yürür. İki el havaya kalkınca, arkadaki kişinin onun eline kelepçeli olduğu ortaya çıkar. Adam polistir ve bir hırsız yakalamıştır. Kırmızı vagona binmenin nedeni de polise bedava oluşu. Bar bar bağırır bu arada: Duydunuz mu? Bana hayvan dedi. Kendileri de polisin davranışından rahatsız olan yolcular, nedense ‘duymamıştır’. Daha çok köpürür adam: Polisim ben, görev başındayım ve bana küfretti, der.

Der de, yine de kimse duymuş olmak istemez. Bu kez daha etkili olmaya, yolcuların ‘milli duygularını’ uyandırmaya çalışır. Anamın giyinişinden tut ‘hayvan’ derken şivesine kadar Türk olmadığı bellidir; üzerinden Rumluk akar.

Böylece polis olacak kişi de yapacağını bulmuştur: ‘Sen nasıl Türkler hayvandır dersin’ diye kapar kolundan, ‘yürü bakalım merkeze, ben sana gösteririm’ der. Yine de tanık çıkmamasına rağmen inat eder. Her ne kadar annem ‘kale, ben sana hayvan dedim, Türkler demedim’ diye çırpınsa da merkeze götürülmekten kurtulamaz. Bir sonraki adım ise ‘cürmümeşhut’ tur; ertesi sabah suç üstü mahkemesinde yargılanacaktır…

Babama telefon etmesine neden sonra izin verilir. Beyoğlu Mahkemesinin baş yargıcı, diş doktoru olan babamın arkadaşıdır; hem dişlerine bakar hem de tavla atıştırırlar. Kendisine haber salınarak durum bildirilir.

Gelen cevap ‘üzülme hallederiz’ yolundadır. Ancak müdüriyet annemin eve gitmesine izin vermez ‘merkez’de sabahlatır. Bu arada avukat da görmeye gitmiştir kendisini. Bak madam, ‘ben çorabım yırtıldı diye ‘eyvah’ dedim’ diyeceksin, yolunda öğüt verir avukat. Doğrucu Davut annemse ‘ama kale, hayvan dedim’ diye ısrar eder.

Neyse sonunda neden öyle demesi gerektiğine akıl erdirince ikna olur da ertesi gün duruşmada öyle der. Tembihli hakim de ‘beraatına’ diye karar verir. Davacı polis, yanında şahit olarak, yakaladığı hırsızı alıp gelmiştir mahkemeye.

İkisi de iki dirhem bir çekirdektir. Kararı duyunca öfkelenir; tutamaz kendisini ve anneme dönerek hışımla: ulan gavur karısı, çabuk bir delik bul saklan, gözüm görmesin, elimden kaza çıkacak… der.

Hani kişinin hakkını bulamayınca kızmasını anlarım da… iftirasını tutturamayınca kızanlara ne demeli?

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: