İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Aşk, tutku ve yalnızlık üzerine

Serdar Turgut

Orhan Pamuk bir yazara çok da yakışan evinde bize çay demlemeye giriştiğinde biraz sonra başlayacak sohbetimizin sınırları üzerine konuştuk. Pamuk, kendisine Ermeni meselesi üzerine ve Nobel Ödülü hakkında soru sorulmasını hiç istemediğini söyledi. Sonra nedenlerini de açıkladı. Gazetecilerin bazı konuları abartılı yazma adetlerinden söz etti ve bunun evrensel bir sorun olduğunu, Ermeni ve Kürtler üzerine yabancı gazetecilerle konuşurken aslında söylemediği türde şeylerin yabancı basına yazıldığını anlattı. Nobel Ödülü meselesini kendisinin fazla önemsemediğini ancak ağzını ne zaman açsa toplumun ‘bakın yine ödül almak için konuştu’ diye düşünmesinden son derece rahatsız olduğunu anlattı. Ben de ona gazetecilerin abartma adetleri konusundaki şikayetinde haklı olabileceğini, Nobel Ödülü konusundaki rahatsızlığından ise ödülü bir an önce almasıyla kurtulabileceğini, bundan sonra hiç kimsenin konuşmalarını ‘ödül almak için konuşuyor’ diye yorumlayamayacağını söyledim. Aslında Orhan Pamuk’un bu konularda konuşmamak istediğini söylemesi de beni baştan çok rahatlatmıştı. Çünkü ben oraya bunları merak ettiğimden ya da konuşmam gerektiğinden gitmemiştim. Ben Orhan Pamuk türünden önemli insanların içinde yaşadıkları toplumda aykırı olarak algılanabilecek ya da tepki çekeceği belli olan konuları konuşmalarının dünyanın en normal işi ve görevleri de olduğunu düşünüyorum. Sadece Türkiye’de değil hemen her ülkede durum böyledir. ‘Entelektüel’ olarak adlandırılabilecek bazı insanlar ilk bakışta sevimsiz olarak tanımlanabilecek tavırları alırlar ve onların bu tavırları o toplumlarda bir süre sonra kanıksanır. Bu tarihi bir genellemedir. Orhan Pamuk’un bu hakka neden sahip olması gerektiği konusundakilere verilecek en iyi cevap, onun kütüphanesindeki bir bölümde duruyor aslında. O bölümde Pamuk’un hemen her ülkede yayımlanmış kitapları bulunuyor, Korece, İspanyolca, gayet tabii ki İngilizce ve Almanca yayımlanmış olanların ilk planda göze çarptığı kütüphanenin bu bölümünü görüp de Pamuk ile iftihar etmemek ya da benim gibi onunla hem iftihar edip hem de onu kıskanmamak imkansız. Kısa bir haber de vereyim bu arada, ‘Cevdet Bey ve Oğulları’ kitabı yakında Kore’de basılacakmış. Kütüphanenin o bölümünü incelerken, son zamanlarda Pamuk’a çok kızdığı belli olan milliyetçi kesimden bir insanın o kütüphaneyi gördüğü anda neler hissedebileceğini düşündüm. Gerçek milliyetçilik Pamuk gibi insanlarla övünmeyi gerektirmez mi Allah aşkına, bunu da düşünmeliyiz.

Evet. Orhan’ın konuşmamız resmen başlamadan önce bazı konuları dışlamak istemesi bana çok uymuştu. Çünkü ben konuya hem yukarıdaki gibi yaklaşıyorum hem de Pamuk’un üzerinde çalışmakta olduğu yeni romanının kadın kahramanının nasıl olduğunu merak ediyordum. Açıkça söylemeliyim ki; benim Orhan Pamuk ile asıl konuşmak istediğim konu buydu. Kendisini seven bir erkeği 30 yıl kadar peşinde koşturan o kadını bana anlatmasını istedim Pamuk’tan. O ise tutku objesi kadının önemli olmadığını, asıl önemli olanın bu tutkuyu duyan adam olması gerektiğini söyledi. ‘Çünkü tutkuların nedenini tutku duyulanı görünce, anlayınca keşfedemeyiz, çünkü aşk da tutku da beyinde oluşur ve biter’ dedi. Bu tamam da ben konuşmaya oturmadan önce Pamuk’un kütüphanesini dikkatle incelemiştim ve o kadar kitabın arasında bir tanesi dikkatimi çekmişti. Junichiro Tanazaki’nindi bu kitap. Bu büyük Japon romancısı, tutku, kadınlara tapınma ve mazoşistik aşağılanma temalarını mükemmel işleyen kitapların yazarıydı. Aşk ve tutku üzerine kitap yazma sürecinde olan büyük romancımız, kafamda yeniden şekillenmeye başlamıştı. Japon yazarı sorduğumda ona büyük ilgisinin olduğunu teyit etti ve kendisini de Tanazaki ile Dostoyevsky ile özdeşleştirdiğini, Tanazaki ile Dostoyevsky arasındaki tema benzeşmeleri üzerine bir yazı yazma sürecinde de olduğunu anlattı. Bunu yayınlanmadan önce okumayı heyecanla beklediğimi söyledim. Dostoyevsky de amaçlarına ulaşma yolunda aşağılanmayı kabul eden insanların iç maceralarını anlatır, Tanazaki ise cinsel tutkunun fetişizme dönüştüğü noktada aşağılanmayı zevkle kabul eden adamları anlatır romanlarında. Bu yüzden bu ilginç tema benzerliği üzerine Pamuk tarafından yazılacak yazının Batılı edebiyat çevrelerinde büyük de ilgi göreceğini düşünüyorum.

Bu nedenlerle ben pek anlatmaya yanaşmadıysa da yeni romanındaki kadını ve ona aşık olan adamın tutkulu ilişkilerini çok merak ettim. Bunlar Türkiye’nin AB ile ilişkilerinden ve PKK’ya yaklaşım sorunundan filan çok daha önemlidir. Gerçekten de Pamuk’un Kar’dan sonra bir daha doğrudan siyasi roman yazmaması kararının iyi ki de alınmış bir karar olduğunu düşünüyorum şu aralar.

Siyasi roman denilince Turgut Özakman’ın ‘Şu Çılgın Türkler’ adlı kitabını nasıl bulduğunu sordum Pamuk’a. O ilginç bir şey yaptı ve cevabının kapsamını genişletti. Metal Fırtına türü kitapları da dahil etti cevabının kapsamına. Özakman’ın kitabının yıllarca süren ciddi bir araştırmaya dayandığını gördüğünü anlattı. Ancak kitabın edebi değeri üzerine yorum yapmayacağını söyledi. O tür kitaplar için bir temel eleştirisinin olduğunu, o da bu tür kitapların Türkleri mazlum olarak gösterme eğiliminde olduklarını, bunun da doğru olmadığını, Türklerin tarihlerinin hiçbir bölümünde ülke işgal altındayken bile mazlum olmadıklarını, bunun nedeninin ise Türkiye’nin hiçbir zaman kolonileştirilmemesine dayandığını anlattı Orhan. Ben de bu tespitlerine katıldım.

Bu konulara girdik uzun konuşmamız sırasında ama konuşmamıza hakim olan tema benim ilk başta sormuş olduğum kısa soru ile belirlenmişti. Orhan o sorumu insana bıçak sokup çevrilmesine benzetmiş ve öyle acıtıcı bir soruyla görüşmeye başlamak yerine bunun ortalarda filan sorulmasının daha uygun olacağını düşündüğünü söyledi. O sorum Orhan’ın yalnızlığıyla ilgiliydi. Yalnızlıktan yorulup yorulmadığını, zor günlerinde bir kadına demir atmayı veya aşık olmayı özleyip özlemediğini sormuştum.

Dedik ya ‘aşk beyindedir’ diye, o nedenle aşkın yalnız olup olmamakla alakası pek yok galiba. Orhan meselenin yalnız olmak bölümü üzerinde daha fazla düşünüyor gibi geldi bana. Romancıların arkadaşlıklar kurması da zordur, Orhan bu yüzden de yalnız aslında. Ama bence aşkı özlemiş olması gereken bir yazarın şu anda tutkulu aşk üzerine bir roman yazması ve tutkulu aşk üzerine romanlarıyla ünlü Tanazaki üzerine inceleme yapması sadece tesadüfle açıklanabilir mi? Ben böylesine tesadüflere pek inanmam, kusura bakmayın. Orhan Pamuk’u belirleyen siyasi tavırları değil, bu hissiyatlar ve Nobel’i de ileride bu hissiyatlarını kağıda iyi dökebildiği için alacak.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: