İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Gayrimüslim mi, yabancı mı?

Anadolu tarihte hiç yaşamadığı bir dini homojenlik yaşıyor. Bu topraklar, ne Hititler’in, ne Bizans’ın, ne Selçuklu’nun ne de Osmanlı’nın ülkesiyken bir dinin bu yoğunlukta yaşandığına tanık olmuştu

MURAT NECİP ARMAN

Büyük travmalar toplumların tarihlerini iki türlü etkiliyor: Birincisi, travma sonrasında toplum, travmanın kaynağı olan olayın nedenlerini düşünmeye başlıyor, -doğru ya da yanlış- vardığı sonuçtan dersler çıkarıp kenetleniyor ve kimi zaman bu iş ulus-devlet kurabilmeye değin gidiyor. İkincisi, travmanın toplumsal hafıza üzerinde yarattığı psikolojik etki…

Yazının konusunu, travmanın Türkler üzerindeki etkisi olarak belirlediğim için iki örnekten kısaca bahsedeceğim. 1915 sonrası Halep limanından dünyanın dört bir tarafına dağılmış Ermeniler, tehcire uğramış diğer yakındoğu ulusları -Türkler, Bulgarlar, Yunanlılar vb.- gibi kendilerine kucak açacak bir anavatandan yoksundular. Açlık ve sefalet içinde bindikleri gemilerin, kendilerini sadece Hayastan’dan değil, binlerce yıllık tarihten, dilden, kültürden ve kimlikten uzaklaştırabileceğini biliyorlardı. Bu nedenle umutsuzca 1915’e sarıldılar ve vardıkları limanlarda 1915’in közünü hep sıcak tuttular. Filistin’de İsrail devleti kurulunca vatansız kalan Filistin halkı, terörden diplomasiye her yolu deneyerek varlıklarını sürdürmeye çalıştı. Bu mücadele beraberinde sosyolojik bir vaka olan anti semitizmin neredeyse İslam’ın dahi önüne geçerek yeni bir din olarak karşımıza çıkmasını sağladı. Filistin meselesi Müslüman toplumların nazarında neredeyse bir haysiyet mücadelesine dönüştüğü için, antisemitizm kendi mitlerini ve kültlerini yarattı. İslam, eski “ötekisi” Hıristiyanlığın tahrif edilmişlik meselesini konuşmayı bir tarafa bırakıp, yeni “ötekisi” Yahudiliğin lanetliliğine dair teolojik kökenler arıyor.

İsrail ve Türkiye

Sevr travması, biz Türkleri tarihin en onurlu kurtuluş mücadelelerinden birini vermeye motive etti. Bu travma sonrasında Türkler, ünlü bir tarihçinin söylediği gibi, yok olmakla değişmek arasındaki ölümcül tercihini değişmekten yana kullandı ve bugün o Türkiye, AB ile tam üyelik müzakerelerini yapmaya hazırlanıyor. Oysa ki, Hegel’in Moskova önlerindeki Napolyon ordularını görünce tarihin bittiğini ilan ettiği günden beri, Türkler, aynı Avrupalı için eskiye, kötüye ve barbarlığa dair bütün imgeleri temsil eden bir ulustu. Yani bugün Müslümanlar açısından İsrail neyi temsil ediyorsa, bir yüzyıl önce Türkler Avrupalılar için aynı şeyi temsil ediyordu. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra bu temsilin değişmeye başladığını görüyoruz. Laik ve demokratik Türkiye, Batı’nın nazarında, bu sefer aynı algının -eskiye, kötüye ve barbarlığa dair- yüklendiği Sovyet doğululuğuna karşı Batı’nın jandarması olmuş ve tam olarak grup içi üyesi olarak algılanmasa bile, Dante’nin ‘İlahi Komedya’da Selahattin Eyyubi’ye layık gördüğü makama yaklaşmıştı. Tabii, bu noktada Batı’yı homojen bir varlık gibi görmenin de alemi yok. Örneğin Balkan milliyetçiliği soğuk savaş boyunca ‘Turkokratia’ diye bir ucube kavram icat etmiş, aynı bizlerin “geri bırakılmışlık” ucube jargonu gibi, ülkelerinin fakirliğini ve kötü yönetim alışkanlıklarını geçmişteki Türk idaresinin mirasına bağlamıştı.

Ötekinden kurtulmak

Sevr’in Türk toplumsal hafızasında bıraktığı etkilere gelince… Kurtuluş Savaşı’na kadar, 300 yılı aşkın bir sürede sürekli küçülen Türk İmparatorluğu, Sevr ile yok olmak tehdidiyle karşı karşıya kalmıştı. Özellikle 19. yüzyıl Osmanlı münevveri, neredeyse tüm mesaisini bu küçülmenin nedenlerini aramak ve durdurmaya çalışmakla tüketti. İşte bu çabanın meyvesi, önce İttihat ve Terakki, ardından Kemalist kadroyla vücut bulan Türk milliyetçiliği oldu. Türk milliyetçiliği ülkenin kurtuluşunu sadece Müslüman/Türklerden müteşekkil bir ulus-devlet kurmakta görüyor ama açıkça söylemek gerekir ki ülkenin demografik yapısı bu umudu güçleştiriyordu. Ülkenin an az yüzde 10’u gayrimüslimlerden oluşuyordu. Bu oran 1920’lerin algılama biçimi içinde bir ulus-devlet için tolere edilemez bir rakamdı. Üstelik işgal yıllarında bu gayrimüslimlerin bir kısmının işgalcilerle işbirliği yapmış olmaları da yeni kurulacak ülkede onlar hakkındaki yargıları menfi yönde etkiliyordu. Netice itibarıyla beklenen oldu ve ulus-devlet kurulduğunda onlardan kurtulmak için gereken herşey yapıldı. İlk hamle mübadeleydi. Mübadeleyle Pontus ve Ege bölgesi Rumları, Yunanistan’a gönderildi. Kaderin garip bir oyunu olarak da, Ortodoks oldukları gerekçesiyle Karaman Türkleri de mübadeleyle gönderildiler. İşte belki de o Türklerin torunlarından Kostas Karamanlis, gün oldu devran döndü ve Yunanistan’ın Başbakanı oldu.

Lozan Anlaşması ile tüm gayrimüslimler azınlık olarak belirlenirken çeşitli haklarla korunma altına alındılar. Ancak yasaların yaptığını toplumsal hafıza ve belki de devletin deklare edilmemiş arka siyaseti yapmadı. Gayrimüslimler daima “Türkleri arkadan hançerlemeye hazır pusuda bekleyenler” olarak algılamaya devam ettiler. Bu iki bakış Patrikhane’ye bakınca Etniki Eterya’yı, Ermeni kilisesine bakınca Van isyanını görmekten kurtulamadı. Nüfus kağıtlarında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yazan bu insanlar daima “yabancı” muamelesi gördüler. Hatta Hrant Dink’in anlattığı gibi askere gidince çavuş olamadılar, çünkü vatan “yabancı” çavuşların komutasında savunulamazdı.

Gayrımüslimlerin yabancı olarak algılanmasının en önemli delillerinden biri de 1942’de çıkarılan Varlık Vergisi’ydi. II. Dünya Savaşı’nın yarattığı ekonomik bunalımın aşılması için çıkarılan kanuna göre Müslümanlar belirlenen matrahın yüzde 12,5’unu gayrimüslimler yüzde 50’sini, dönmeler yüzde 25’ini vergi olarak ödemekle yükümlüydü. Böylece laik Türkiye Cumhuriyeti, vergi mükelleflerini dinlerine hatta, Müslüman olmuşlarsa dahi eski dinlerine göre sınıflandırıyor ve “biz” saymadıklarının mallarını ellerinden alıyordu. Bu onlara “siz bizden değilsiniz, gidin” demenin ekonomik yoluydu.

Bir diğer önemli olay ise 6-7 Eylül’dü. Britanya ve Yunanistan ile Kıbrıs üzerine yapılan pazarlıklar sarpa sarınca Atatürk’ün Selanik’teki evinin bombalandığı haberi yayılmış ve 1955’te gayrimüslimlerin evleri yağmalanmış, vatandaşlar taciz edilmiş, hatta mezarlıkları talan edilmişti. Böylece Türkiye tüm dünyaya, Kıbrıs konusunda vatandaşların ne kadar hassas olduğunu göstermişti. Peki ya mağdur olan vatandaşlar? Onlar zaten yabancıydı. Yunanistan ve Türkiye ilişkilerinin gerginleştiği her dönemde benzer tacizler yaşanmış ve her kriz Yunanistan’a yeni göçler başlatmıştı. 12 Eylül 1980 askeri darbesi de Süryaniler’den pek hazetmemişti. O nedenle bu tarihten sonra dünyanın en güzel gümüş işçiliğinin adresi Mardin değil İsviçre olmuştu.

Tüm bunların ardından şunu saptamak gerekir ki, Anadolu tarihte hiç yaşamadığı bir dini homojenlik yaşıyor. Bu topraklar ne Hititler’in, ne Bizans’ın, ne Selçuklu’nun ne de Osmanlı’nın ülkesiyken bir dinin bu yoğunlukta yaşandığına tanık olmuştu. İstanbul, doğu Hıristiyanlığının başkentiyken dahi nüfusun büyük çoğunluğu pagandı, İslam gazasının merkezi iken ise padişahlardan bazıları kendini Kayser-i Rum olarak tanımlıyordu. Ancak bugün resmi rakamlara göre nüfusun yüzde 99’u Müslüman olan bir ülke artık Anadolu. Bunu başardık çok şükür. Ama o yüzde 1 bile bizim Sevr korkularımızı ayakta tutmaya yetiyor. Baksanıza, Müslüman komşularıyla birarada iftar açmaya gelen papazları, iftar çadırlarını basıp kovalamaktan geri duramıyoruz.

MURAT NECİP ARMAN: Adnan Menderes Üni., araş. gör.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: