İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bir mahkeme kararı

Murat Belge

‘İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri’ toplantısının Boğaziçi Üniversitesi’nde yapılması, İstanbul’daki bir idare mahkemesi tarafından (bir kişinin muhalefet şerhiyle) durdurulmuştu. O zaman Boğaziçi ve Sabancı üniversiteleri bu karara itiraz etmişlerdi. İtiraz incelendi, haklı bulundu ve ‘durdurma kararı’ kaldırıldı.

Demokrasi yolunda düşe kalka ilerlemeye çalışırken ikide bir eşeğini kaybedip üzülen ve bulup sevinen bir toplum olarak, bu da öteden beri alışık olduğumuz bir durum. Ama bulunamayan eşekler olgusuna da yeterince alışık olduğumuz için, bu ‘sevinme’ durumunu hafife almamalıyız. Evet, o karar dünyanın her yerinde, hukuk adına bir yüzkarası olacak bir karardı.

Ama gene de, üst mahkeme kararıyla iptal edilmiş olmasına sevinmeliyiz,
çünkü biz Türkiye’de yaşıyoruz.

Sözlü geleneklerimiz, böyle bir olgunun bizim için büsbütün yeni olmadığını ortaya koyuyor. Çoğumuzun bir zaman mutlaka duymuş olacağını tahmin etsem de, bu bağlamda bir daha hatırlatmakta yarar gördüğüm fıkra var. Hani, validesinin tecavüze uğramasından dertli adam somurturken, dostları nesi olduğunu sorar, o da sorunu söyler.

‘Ne duruyorsun, git kadıya olanı anlat,’ derler. ‘Yapan zaten kadının kendisi, onun için düşünüyorum,’ der adam.

Benim de bu yazıda sormak istediğim soru bu: görevi ve mesleği ‘adalet dağıtmak’ deyimiyle tanımlanan kişi, bizzat adalet çiğnemeye başladığında ne yapılır?

Kararın nasıl bir vahamet içerdiğini zaten altındaki muhalefet şerhi açıklıyordu. Üç hâkimden biri o sözleri söyler ve yazarken öbür ikisi de o kararı alabilmişti.

Malum cephenin malum stratejisi çerçevesinde sokağı harekete geçirmek ve konferansı karalamak üzere hazırladığı propaganda malzemesi (‘konferansı düzenleyenler bu işin ehli mi’ ya da ‘başka türlü görüşleri olanlar niçin çağrılmadı’ türünden itirazlar) bu iki hâkim sayesinde ‘bir mahkeme kararı’ düzeyine yükseltildi. Üst mahkeme kararı her ne kadar bunu bulunması gereken yere geri gönderse de, bu sözlerin bir kerelik bile olsa bir mahkeme kararına girmiş olmasının ayıbı, orada duruyor.

Adalet Bakanlığı’nın iç işleyişinde, böyle kararlar verebilmiş yargıçların sicilleri, şu bu ile ilgili prosedürler vardır, mutlaka. Ama böylesine vahim, konferans falan değil, demokrasinin, bilimin, düşünce özgürlüğünün tamamını katletme niteliğinde bir kararı veren kişiler, öyle sicille micille mi vermeliler yaptıklarının hesabını?

Tabii bu soruyu daha sorarken, insanın aklına Adalet Bakanlığı’nın başında
oturan zatın kimliği geliyor. Dolayısıyla, gene yukarıda anlattığım fıkranın çerçevesi içindeyiz.

Bu toplumda, demokrasiye direnişin böylesine güçlü olmasının (küçük bir çevrenin olağanüstü güçlü direnişini kastediyorum) yanı sıra, demokratik
süreci durdurmak için girişilen işlerin de bu derece gözü kara (böyle bir kararı yazabilmek, altına imza atabilmek!) olabilmesi, gerçekten ürkütücü.

Onun için de, iptal kararını sevinçle karşılamak gerekiyor, diyorum.

Sevinçle karşılamalı, sonra öteki sayfada yer alan habere göz atmalı: eğlence mekânlarında ‘uygunsuz hal’ gösteren üniversite öğrencileri hakkındaki İçişleri Bakanlığı genelgesinin haberine… Evet,
ne demiştik? Türkiye’de yaşamaktayız…

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: