İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

HALKIN ARASINDA-2


Hatay, Samandağ’ın Vakıflı köyünden yaşlı Ermeniler.

Köyüne döndüğünde anasını babasını bulamayan Muşeğ dedeler, yükseklerde annesinin babasının döneceği günü bekleyen, Eva iken Havva olan nineler ne olacak?

ŞEBNEM İŞİGÜZEL

“Bu leke nasıl çıkar?”

“Bu leke çıkmaz” dedi Yusuf bey. Kendisi yılların kuru temizleyicisi. Canım trençkotumu evladiyelik tezgâhının üzerine uzatmış, görenin pek şaşırdığı, lekenin ruhunu okuyan bir nevi dürbün-gözlük-büyüteçiyle incelemede. Belirtmekte fayda var, Yusuf beyin bugüne kadar çıkartamadığı üç leke olmuş: 1- 1962’de Pera Palas Oteli’nde kalan Amerikalı’nın keten takımının üzerindeki safra lekeleri. 2- Karısının has ipek lohusa sabahlığının önündeki süt lekeleri. 3- Vaktiyle bir sefire hanımın kadife tuvaletinin üzerindeki o garip leke. “Ne garip lekeydi o öyle,” diyor yardımcısı Saffet bey. Birlikte hatırlıyor, lekeyi bir güzel tarif ediyorlar: Döküldüğü yeri kavurmuş ama yakmamış, hem yapışkan hem kuru, kumaşı delip geçmemiş, rengini açmamış ama elbisenin o bölümünü, sanki canlıymış gibi öldürmüş. Dudak büküyorlar karşılıklı. Sonra, “Bizde dedikodu olmaz ama,” diyor Yusuf bey, “Büyüye, büyücüye meraklı derlerdi o hanımefendi için.”

“Benimki masum bir yağ lekesi” diyorum gereksiz bir alınganlıkla. “Yayıldıkça yayılan ve tanımlanamayan” diye ekliyor Saffet bey. Neyse ne… “Çıkmazsa çıkmasın o leke” diyorum. “Hani gardrobunun yatırım parçasıydı bu trençkot” diyor Harpers Bazaar kadını ağzıyla Yusuf bey. “Öyle dememiş miydin bir düğmesini kaybettiğimizde. Taa Londralara mektup yazmış, orijinal düğmelerini istetmiştik. Unuttun mu?” Valla mahçup olmuştum.

Bu arada başımızın üzerindeki televizyon sabah haberlerini verip duruyordu. Gündem geçen hafta lüferleri soktuğumuz AB idi. Türkiye bu yolu nasıl almıştı, değerlendiriliyordu. Bu değerlendirmede söz döndü dolaştı geçen haftalarda yapılan Ermeni Konferansı’na geldi. Televizyon kanalı bu konuda müsbet değildi. Lafı “Biz ne tavizler verdik,” demeye getiriyorlardı. Yusuf bey sinirlendi. Televizyonda söylenenlere, Doğu Perinçek’in çıkıp elindeki fotokopi-belgeyle bir şeyler iddia etmesine. Bunların da pek gülünç şeyler olmasına… Sonra inanılır gibi değil ama bilen bir gözün şıp diye tanımlayacağı üzere, resmi üniformalı olup da birilerini dipçikleyen kişilerin görüntülerinin “Asıl zulmü Ermeniler yaptı” metninin üzerinde “İşte Ermeniler” olarak gösterilmesiydi. “Kim açtı bu kanalı, bu zırvayı!” dedi Yusuf bey. O ana kadar gözünde dürbün-gözlük-büyüteç karışımı kendi icadı o şeyle televizyona bakıyordu. Dipçikleneni dipçikleyen yapmak, bu kadar da uygunsuz kulp takılmaz görüntüleri daha yakından görmüş gibiydi.

En küçük çırak Cemil açmış televizyonu. Tezgahın üzerinde bir şeyleri devirmek pahasına televizyonun kumandası arandı, bulunamadı. Yüksekteki televizyon Saffet Bey’in akıl etmesiyle ucu kancalı uzun sopayla çat diye kapanıverdi. Kapanırken ekranda beyaz bir noktacık belirdi. Cemil askılara taktığı giysilerden başını kaldırıp, “Te-levizyonun tüüüü-püüü bitiyoooo” diyecek oldu. “Sus!” dedi Yusuf bey. Böyle durumlarda Saffet bey onun iç sesi olmayı üstlenir: “Anladı mı ki ona niye kızdın, orada söylenenler neydi?”

Halka nasıl anlatmalı?

Cemil karşımızda yüzlerce, binlerce, milyonlarca kişi, “halk” gibi duruyordu ve gerçekten hiçbir şey anlamamıştı. Bu meseleyi halka anlatmak lazımdı, ama nasıl?

Tarihte bir şeyler olmuştu ama ne olmuştu? Bugün Türkiye’de kalan 50 bin Ermeninin başına gelmeye devam eden şeyler vardı, onlar nelerdi? Halktan birisi olarak ilk konferansın ertelendiği günün ertesinde, 25 Mayıs 2005 tarihli Hürriyet gazetesini aldıysanız eğer, Ertuğrul Özkök’ün “Korktuğum Başımıza Geldi” başlıklı makalesinde “Le Petit Journal dergisinden bir illüstrasyonu bayrak yaparak bir eylem yapacaktım” dediğini okumuş olmalıydınız. Söz konusu illüstrasyon 24 Kasım 1895 tarihine ait ve altbaşlığı “Ermenilerin bir camiye saldırısı.”

Hayal gibi bir şey, bir illüstrasyon. Bilimsel gerçekliği tartışılır. Ama Anadolu’da bu meselenin kanlı canlı tanıkları var. Urfa Birecik’e bağlı eski adı Cibin olan Saylakkaya köyünde Muşeğ dede var mesela. Kendisiyle Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob Mutafyan’ın Antakya ve Gaziantep’i kapsayan ziyaretinde tanıştım. Muşeğ dede kör olduğu için annesi onu Beyrut’da İsviçrelilerin kurduğu “Kuş Yuvası” diye bilinen yetimhaneye göndermiş. Muşeğ dede döndüğünde komşularının sakladığı kardeşinden başka kimseyi bulamamış. 1915’te ölmeye gönderilen Ermeniler genç kızlarını Türk komşularının oğluyla evlendirip, çocuklarını bırakıp gitmek zorunda kalmışlar. Muşeğ dede mükemmel bir Ermenice’yle konuştu. Ardından köylüler Patriği mezarlığa davet edip adı Eva iken Havva olan, Meryam iken Fatma diye çağrılmaya başlanılan nineleri için dua okumasını rica ettiler. Söze, “Benim ninem Ermeniydi” diye başladılar. Bir tanesi yıllarca ceviz ağacının tepesinde anasını babasını bekleyen ninesini anlattı, bir diğeri “Bir ıhlamur ağacını nasıl dut ağacı yapar, yanık yanık kokmaktan mahrum edebilirsin ki” dedi. Benden bir tatil anısı isteyen Vizyon Dergisi’nin bu isteğini sırf bu karşılaşmayı fotoğraflarıyla, tanıklarıyla aktarmak için kabul ettim. (Bknz. Vizyon Ağustos 2000 sayısı)

Muşeğ dedeler ne olacak?

Ertuğrul Özkök sanırım yapacağım dediği illüstrasyonlu eylemini yapmadı. Ama daha büyük ve daha vahim bir şey yaptı: Yarım milyon insanın o illüstrasyona inanmasına neden oldu. Peki köyüne döndüğünde anasını babasını bulamayan Muşeğ dedeler, yükseklerde annesinin babasının döneceği günü bekleyen, Eva iken Havva olan nineler ne olacak? Başka bir dinle, başka bir isimle yaşamak zorunda kalanlar, gitmek zorunda kalanlar. Onlar bir illüstrasyondaki Türklerden çok daha fazla ve gerçekler.

Gerçeklerle yüzyüze gelmenin zamanı geldi.

Meseleleri aklılıca, üslubuna uygun, bilimsel biçimde tartışmanın da zamanı geldi.

O illüstrasyonla yola çıkanların, Kafka’nın ‘Dönüşüm’ündeki mantıkla bir günlüğüne bizimle beraber yaşayan Ermeniler olmalarını dilerdim. Mesela içlerinden birisi bir Ermeni olarak hukuk okusun. Hakim, savcı olmak istesin bakalım olabilecek mi? Görünürde bir engel yok. Ama “uygun bulunmak ve olmak” gibi küçük bir detay var. Bu yüzden bir tane Ermeni hakim ya da savcı yok. Polis, itfaiyeci, zabıta olmak isteyen de Türk olmalı. Ermeni çocukları da itfaiyeci vs. olmak isteyebilir. Ama olamaz. Ben adı nüfusunda hatasız yazılmış tek bir Ermeni tanımıyorum. Talin’leri Talip, Avadis’leri Havadis, Agop’ları Atop, Armine’leri Aplike yazan nüfus memurları, yıllar yılı o çok okunan köşelerden gösterilen Ermenilerin Türkleri kestiğine dair illüstrasyonlara inandıkları için bunu yaptılar.

Artık bitti.

AB işe en kolay ama hepimiz için en elzem maddeden; bilim ve araştırmalardan başlıyor. Hepimiz nasıl tartışmamız gerektiğini öğreneceğiz. Leke çıkarma konusunda ısrarlı Yusuf bey gibi Cemiller de, halk da bir zamanlar Anadolu’da neden-nasıl-niçin-neler olduğunu illüstrasyonlara bakarak-kanarak değil, tanıklarıyla, bu meseleyi üslubuyla tartışanlarla öğrenecek. İşini dikkatlice, ciddiyetle yapan Yusuf beyleri AB’nin sağlanmasını istediği şartlar sayesinde bundan böyle gazete köşelerinden okullara, nüfus müdürlüklerinden karakollara kadar her yerde bulabileceğiz.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: