İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Kuvay-ı Milliye’nin Ermeni casusları

Sayı: 564 – 26.09.2005 | Haşim Söylemez – Sedat Gülmez

Fatih Üniversitesi Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Cafer Ulu, hazırladığı doktora tezinde, Millî Mücadele sırasında Türklere yardım eden ve onlara hayatî bilgiler sızdıran Ermeniler olduğunu öne sürüyor. Türk Dil Kurumu’na yaptığı katkılarıyla bilinen Agop Dilaçar ise Mustafa Kemal’e ‘Atatürk’ soyadını öneren bir isim olarak dikkat çekiyor.

Millî Mücadele için hararetli ve hareketli günler yaşanmaktadır. İşgalci İtilâf Devletleri adına İstanbul’da Boğaz Kontrol Heyeti’nde tercümanlık yapan Ermeni David Sahakkulu’na gelen Karadenizli heyet, kendisinden silah sevkıyatı konusunda yardım talep eder. İstanbul-Trabzon arasında gerçekleşecek taşıma esnasında kontrol noktalarından rahat geçebilmek için nöbet saatleri, nöbetçi sayısı gibi bilgileri Türklere ulaştırması istenir. Hatta bu iş için para dahi verilebileceği dile getirilir. Teklifi kabul eder; para önerisini ise sahip olduğu her şeyi Türkiye’ye ve Türk okullarına borçlu olduğunu vurgulayarak reddeder. Oysa, aynı dönemde başta dönemin Ermeni Patriği Zaven Efendi olmak üzere birçok ırkdaşı Anadolu’daki hareketin aleyhine faaliyetlerde bulunuyordu.

David Sahakkulu, 1919-1922 yıllarını kapsayan Kurtuluş Savaşı süresince Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ne yardım eden onlarca Ermeni vatandaştan yalnızca biri. Geçmişi 4. yüzyıla kadar uzanmasına rağmen Türk-Ermeni ilişkilerinin son dönemde, “1915 Tehcir Kanunu, Ermeni katliamları, sözde soykırımı” kavramları haricinde konuşulmadığı düşünüldüğünde Sahakkulu ve benzeri Ermeni vatandaşların söz konusu dönemde yürüttüğü işler ayrı bir önem kazanıyor. Halbuki, Ermeni soykırımı iddialarına farklı bir gözle bakılmasını sağlayabilecek bu gibi bulgular bugüne kadar gün yüzüne çıkmadı.

Türk Bayrağı ile sahneye çıkan Madam Blanş

Yeni ortaya çıkan bu veriler gösteriyor ki, Millî Mücadele sırasında Ermeni vatandaşların arasında da kendi cemaatlerinin çoğunluğunu karşısına alma pahasına vatansever insanlar mevcuttu. İstanbul’dan Anadolu’ya silah sevkıyatı yapan Mim-Mim Grubu’nun üyesi Ermeni asıllı Müslüman Hasan ve Necati, İngiliz Haberalma Teşkilatı’na bağlı Galata İstihbarat Servisi’nde Türklere güvenlik kontrolleri hakkında bilgi aktaran deniz şefi Pandikyan ve gösterilerinin ardından Hilal-i Ahmer (Kızılay) adına para toplayan şarkıcı Madam Blanş bir çırpıda sayılacak birkaç isim.

Fatih Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Cafer Ulu’nun dört yıllık çalışması neticesinde ortaya çıkan yeni bilgiler, Ermeni meselesine farklı ama ciddi bir pencere açıyor. Ermeni meselesinin 1915 Tehcir Kanunu dışına taşınması gerektiğini belirten Ulu’nun ulaştığı veriler, Mustafa Kemal’e ‘Atatürk’ soyadının verilmesi, onun adına imza oluşturulması, cumhuriyetin ilk dönemindeki dil araştırmaları gibi birçok vakanın ardında Ermenilerin önemli etkisi olduğu ortaya çıkıyor.

1920’li yılların başında şarkı söyleyerek geçimini sağlayan Madam Blanş her ne kadar Ermeni asıllı olsa da Türklüğünü ilân etmiş biri. Kurtuluş Savaşı boyunca içinde yer aldığı her organizasyonun ardından cephedekiler adına para toplamasıyla ün salar. Çeşitli tiyatro gösterilerinden sonra bembeyaz giysilere bürünüp Türk bayrağı ile sahneye çıkan Madam Blanş’ın bu davranışı seyircileri o dönem coşturmaya yetiyordu. Sahnede ‘Sakarya’nın Şanlı Günleri’ adlı şarkı okuduğunda fonda bir hilal yükseliyordu. Aralarında Rum, Ermeni ve Musevilerin bulunduğu Hilal-i Ahmer gönüllüsü kızlar sepetlerle bağış topluyor, parası olmayan ya da yeterli gelmeyenler ise yanlarındaki mücevherleri veriyordu.

Devrin İstanbul eğlence mekânlarında bunlar olurken, Boğaz yoluyla Millî Mücadele için Anadolu’ya silah kaçırmaya çalışanlara yardım eden Ermeni vatandaşların sayısı da az değildi. Söz konusu sevkıyat işlerinden sorumlu Karakol Cemiyeti ve Mim-Mim Grubu bünyesinde birçok gayrimüslim yer alıyordu. Aslen Ermeni olmalarına rağmen Müslüman olup Hasan ve Necati adlarını alan iki vatansever de silah taşınmasına katkı sağlayanların başında geliyordu. Kurtuluş Mücadelesi’nin ünlü aktörlerinden Hüsamettin Ertürk, bu iki kişi hakkında şu görüşleri dillendiriyor: “İtilâf Devletleri’nin İstanbul’daki bürolarında bizim adımıza çalışan arkadaşların arasında gayrimüslimler de vardı. Onlar din farkına bakmadan ekmek yedikleri bu topraklar için çalışan insanlardı. İngiliz istihbaratına kayıtlı Ermeni asıllı olup sonradan Necati adını alan vatandaşımız da bunlardan biriydi.” İngilizler’den bilgi sızdırdı

Hasan ve Necati’nin yanı sıra Bulgar kökenli Pandikyan isimli bir başka Ermeni’nin yaptıkları da küçümsenecek türden değil. Faydalı çalışmalarından ötürü devrin Millî Savunma Bakanı Mareşal Fevzi Çakmak tarafından takdirnameyle ödüllendirilen Pandikyan, başında bulunduğu İngiliz Haberalma Teşkilatı’na bağlı Galata İstihbarat Servisi’nden birçok bilginin Türklere ulaştırılmasını sağladı. Millî Mücadele taraftarlığı nedeniyle tutuklananları salıvermek, tutuklanacakları kesinleşen kişilere haber vermek, İngilizlerin eline geçen ve Kurtuluş Hareketi aleyhine kullanılabilecek belgeleri geri vermek ya da ortadan kaldırmak, cephane ve diğer askerî malzemelerin kaçırılmasına katkıda bulunmak Pandikyan’ın faaliyet alanı içinde yer alıyordu.

Bütün bu bilgilerin Türkiye gündemine ilk defa girdiğini belirten Cafer Ulu, “Zaten bugüne kadar Ermeni meselesinde tek bir noktaya hapsolunmuştu. O da 1915. Demek ki bir de onun haricinde hadiseler ve aktörler var. Bu bağlamda gerek Kurtuluş Savaşı gerekse Cumhuriyet sonrasında özellikle Ermeni vatandaşların çalışmalarını görmezden gelmek ya da kabul etmemek doğru değil.” diyor.

‘Atatürk’ soyadını veren Ermeni

Sofya Türk Konsolosluğu’ndaki görevliler karşılarındaki kişiye ihtiyatlı davranmaları gerektiğini fark etmişlerdi. Kendilerine gelen emir doğrultusunda normalde yapmamaları gereken işlemi hızla yürüterek Agop Martayan Dilaçar’ın elindeki ‘vatansız’ ibareli pasaporta vize damgasını vurdular. Çünkü Atatürk’ün özel davetlisiydi ve 26 Eylül 1932’de toplanacak I. Dil Kurultayı’na gitmekteydi. Filoloji konusunda özellikle de Türkçe üzerine yürüttüğü çalışmalarla tanınan Dilaçar’ın Mustafa Kemal’le olan bağlantısı, Birinci Dünya Savaşı yıllarına kadar uzanıyordu.

Ermeni asıllı Agop Martayan Dilaçar, savaş başlayınca 19 yaşındayken Türk Ordusunda silah altına alınmış, önce Kafkas cephesine ardından Tehcir Kanunu kapsamında Şam’a gönderilmişti. Mustafa Kemal’le dostluğu Şam’da başlamıştı. Bu ilişki ileriki yıllarda gelişmiş ve Dilaçar, 18-25 Ağustos 1934 tarihleri arasında düzenlenen II. Türk Dil Kurultayı’ndan sonra Türk Dil Kurumu (TDK) başuzmanlığına getirilmişti. Çalışmaları sebebiyle her zaman Atatürk’ün takdirini kazanan bu vatandaşa 1935’te Mustafa Kemal’in emriyle Dilaçar soyadı verilmişti.

Bugüne kadar gizli kalmış ancak geçmiş dönemlerde sadece Ermeniler tarafından dillendirilen, Mustafa Kemal’e ‘Atatürk’ soyadının verilmesi meselesinde de Dilaçar’ın adı geçiyor. İsmet Paşa ve 22 arkadaşının 24 Kasım 1934’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) kanun teklifi vermesiyle başlayan süreçte adımlar hızlı atılmış ve aynı gün 2865 sayılı Resmî Gazete’de 2587 numaralı kanunla Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya ‘Atatürk’ soyadı verilmişti.

Meselenin Agop Martayan Dilaçar boyutunu ilgilendiren kısmı ise İstanbul’daki Ermeni Kilisesi tarafından yayımlanan “75. yılda Türkiye Ermenileri” adlı yıllıkta geçiyor. Buna göre Ermeniler, Atatürk soyadı Martayan’ın bir TDK toplantısında önerdiğini ve önerinin kabul gördüğünü ifade ediyor. TDK toplantısında Martayan’ın önerdiği soyisim kabul edilerek kayıtlara geçirildi. Konunun Ermeniler nezdinde su götürmez bir hakikat gibi algılandığını belirten Cafer Ulu, benzer bir tartışmanın Mustafa Kemal’in imzası etrafında da yürütüldüğünü hatırlatıyor: “Bu konuda ciddi bir karşı tez yoktur. Ermeniler tarafından geçmiş zamanlarda gündeme getirilen bu konu araştırmacı ve tarihçilerimiz tarafından araştırılmadı. Kaldı ki, bir Ermeni vatandaşımızın önerisi olması da hayıflanacak bir durum değildir.”

Kasım Gülek ve Ecevit’in hocası Çerçiyan

Soyadı meselesi hallolduktan sonra Mustafa Kemal, Latin harfleriyle soyadını simgeleyen bir imza kullanmak ister. Yine bir Ermeni’nin ismi gündeme gelir. O dönemde Robert Kolej’de Matematik ve Kaligrafi hocalığı yapan Hagop Vahram Çerçiyan’dan Atatürk için imza hazırlaması talep edilir. Devrin TBMM’sinde milletvekilliği görevini yürüten eski bir öğrencisinin meseleyi kendisine aksettirmesi üzerine bir gecede 5 farklı imza denemesi ortaya çıkarır. Ertesi gün kendisine gelen görevliye imza örneklerini teslim eder. Aradan 3 gün geçince, Çerçiyan’a Cumhurbaşkanı Atatürk’ten bir mektup gelir. Mustafa Kemal, imzalardan birini seçtiğini ve çalışmalarından dolayı teşekkür ettiğini bildirmektedir.

Çerçiyan’ın ünü sadece Atatürk’e imza geliştirmesiyle sınırlı değil. O aynı zamanda Türk siyaset tarihine geçmiş bazı ünlü kişilerin hocalığını yapmış biri. Bülent Ecevit, Kasım Gülek 50 yıl öğretmenlik yapan Çerçiyan’ın talebeleri arasında yer alıyordu. Selim Sarper, Ömer Celal ve Behçet Ağaoğlu gibi isimler de Ermeni öğretmenin rahleyi tedrisinden geçmiş.

Cumhuriyet’in kurulmasının üzerinden 12 yıl geçmiş olmasına rağmen, Atatürk’ün eski ve yeni muhalifleri kendisine yönelik faaliyetlerini durdurmaz. En başta gelen girişim de Mustafa Kemal’in hayatına kastetmekti. Bunun için birçok yerden fedailer seçilir, hatta işi sağlama almak için gruplar oluşturulur. Her ne kadar yeni cumhuriyetin birçok mekanizması yerine oturmuşsa da, radikal muhalifler kendilerince son noktayı koymak istemektedir. İşte böyle bir psikolojik ortamda adli bir vaka gerçekleşir. Suriye’den 21 Ekim 1935’te 25 kişilik bir suikast ekibinin yola çıktığı haberi alınır. Yürütülen çalışmalarla gruba dâhil 5 kişi yakalanır. Hedef Mustafa Kemal, tertipçi ise Çerkez Ethem’dir. Olayın duyulması üzerine Türkiye genelinde tel’in toplantıları düzenlenir. Protestocular arasında Ermeni vatandaşlar da vardır. Sonuçta canına kast edilen, yaşadıkları ülkenin cumhurbaşkanıdır.

Hemen kararlar alınır ve büyük bir merasim düzenlenir. Ermenilerin en üst seviyede temsil edildiği Patrik Kaymakamı Piskopos Kevork Aslanyan önderliğinde Galata’da büyük bir tören yapılır. Atatürk’e duyulan hayranlık daha kilisenin kapısında kendini göstermektedir. Cumhurbaşkanının çiçeklerle süslenmiş bir portresi her geleni karşılamaktadır. Piskopos Aslanyan büyük törenlere mahsus ruhani elbisesiyle ve coşkulu bir alayla kiliseye girer. Konuşmasında, “Kahpe düşman, Türklüğün can evine kastetmekten daha doymamış, o kara ifrit, kanlı tırnaklar ile yeniden milletin bağrını delmek ve deşmek isteyerek, ulu Cumhurbaşkanımız Kemal Atatürk’e karşı menfur cinayete yeltendi. Fakat adaletin demir pençesi tepesine inerek onu ezdi, yok etti. Var olsun milletimiz! Var olsun Cumhur Hükümetimiz!” demiştir.

Kilisedeki kalabalık patriğin duasına amin dedikten sonra dağılır. Bu merasim Ermeni cemaatinin suikast olayıyla ilgili tek organizasyonu değildir. Törene ek olarak Ermeni Cismani Meclisi de 24 Birinciteşrin (Ekim) 1935 günü akşamı Atatürk’e bir telgraf göndererek olaydan duyduğu üzüntüyü dile getirir. Telinlerin yapıldığı hafta pazar günü İstanbul’daki bütün Ermeni kiliselerinde ayrıca dini törenler yapılır.

Tüm bunların ardından araştırmalarını daha da derinleştireceğini kaydeden Yrd. Doç. Dr. Cafer Ulu, “Ulaştığımız veriler bize, Türk-Ermeni ilişkilerinin köklü bir geçmişe sahip olduğunu ve iki toplumun birbirinden kolay kolay ayrılamayacağını gösteriyor. Gelecek adına yapılması gereken yegâne şey, her iki tarafın da önyargıları ve korkuları bir kenara bırakarak, gerçekleri yalnız gerçekleri dile getirmesidir.” vurgusunu yapıyor.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: