İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bir şenlik ve korku ya da yokluk olarak milliyetçilik…

Ferhat Kentel

Geçen hafta değerlendirmeye çalıştığım “İmparatorluğun çöküş döneminde Osmanlı Ermenileri” konferansının içine oturduğu toplumsal halimizi anlamak için, konferansa gösterilen tepkileri anlamak gerektiğini yazmıştım. Bu tepkilerde özellikle iki boyut öne çıkıyor.

İlk olarak Karşı Sanat Galerisi’nde yer alan “6-7 Eylül olayları” sergisindeki fotoğraflar, adına “milliyetçi” dediğimiz bazı eylemlerdeki zihniyet katmanlarını anlamamıza yardımcı olabilecek gibi görünüyor. O fotoğraflardaki görüntülerden en çok aklımda kalanlar arasında bir “şenlik” havası var… İnsanlar hep beraber katıldıkları bir “şenlikte” objektiflere gülerek poz veriyorlar. Hele bir fotoğraf unutulamayacak bir nitelikte: Üç kişi ellerine geçirdikleri bir Atatürk büstüne sarılmış; birisi yanağını Atatürk’ün yanağına yapıştırmış. Sanki hallerinde bir sarhoşluk var… Ağızlar kulaklarda, gözler baygın… Her zamanki ciddi, vakur, saygılı bir Atatürk ilişkisi yerine, hiçbir yerde kullanılmamış, tüketilmemiş tarzda bir “Atatürk samimiyeti”… “Arkadaşımız Atatürk de bu gece bizimle beraber!”

Sonra gayet şık beyler ve, evet, hanımlar, ellerinde demir çubuklar ya da sopalarla “dükkan, cam, çerçeve kırma performansı” içindeler… Panayır yerine ya da lunaparka ailecek gitmişler, orada yumruk vurup ağırlığı en yükseğe vurdurma oyunu ya da hediye kazanmak için nişancılık oynuyorlar… İyi nişanladıkları zaman, hediyeler arasından oyuncak bebek, tavşan ya da ayı arasında karar vermeye çalışıyorlar…

Dükkan kepengi kıran hanımlardan birinin üzerine bir şeyler dökülmüş; eteğinin bir kenarı ıslanmış; ama şenlik ve eğlence bütün hızıyla sürüyor… Fotoğrafçı, kadının, eteğine bakıp “Tüh, kirlenmiş; leke yapar mı acaba?” dediği daha sonraki bir anı yakalayamamış…

Sonra bugün; konferans sırasında İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin önündeki protesto görüntüleri… Televizyon kameraları ve fotoğraf makinalarının önünde naylon torbalardan çıkarılıp fırlatılan domatesler, yumurtalar… Gergin yüzler var elbette ama kalabalıkta neşeli bir hal de var… “Eylem yapma performansı”…

İlkokul önlüğüyle küçük bir çocuk da buradaki performansa katılıyor… Şenlik var! O da alıyor yumurtasını atıyor… Ama iyi nişanlayamıyor; attığı yumurtalardan biri protestoculardan birinin pantalonunda patlıyor… Sinirlenen protestocu uçarak tekmeyi yapıştırıyor çocuğa… Protestocu şenlik havasından çıkıyor; çocuğu dövmemesi için kendisini engelleyen arkadaşlarına kirlenen pantalonunu gösteriyor; “baksana, ne yaptı velet!” gibilerden bir şeyler söylüyor.

Sonra bir gazete… Konferansta konuşulanlar konusunda hiç memnun değil; konuşmacıları “yalancı ve edepsiz” ilan eden bir diş profesörü için “Hay ağzına sağlık!” başlığını atıyor. 12’şerden iki gün, 24 saat süren konferansı diş profesörünün çıkardığı olayla –tek sütun üzerinden toplam 18 satırla- özetleyiveriyor. Konferans gazete için sadece bir “olay”… Başka haberlerin yanısıra, gazetenin iç sayfaları erotik fotoğrafların endam ettiği başka olaylarla süslenmiş. Ya da “psikolog gözüyle”, “jinekolog gözüyle”, “ürolog gözüyle” tam sayfa “cinsel sorunlar”… “Bir oyun, bir performans olarak gazete”…

Ve ikinci boyut… Çok daha sert; korku, çaresizlik ve nefret dolu… Sanki içinde yaşadığımız zamanların çaresizliği sinmiş…

Büyük kavramlarımız, toparlayıcı kimliklerimiz delik deşik… Modernliğin, onun en önemli ürünlerinden olan ulus olma halinin hem aşağıdan, hem yukarıdan, hem dışarıdan hem içeriden her çeşit rüzgara açık hale geldiği bir dönem yaşıyoruz. Modern ulus kavramı belki de modernitenin en muhteşem soyutlama örneklerinden birini oluşturuyordu. Kendi kültürel ve gündelik hayatlarımızın üzerinde, ilerlemeye, üretime, rasyonaliteye dönük eskilerden bambaşka bir biçimde kurgulanmış bir ait olma biçimiydi. Avrupa’nın yanısıra, Osmanlı’da da, ondan kopan Balkanlarda da, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde de bu ait olma biçimi, başka aidiyet biçimlerinin aleyhine ortaya çıktı.

Bu yeni aidiyet biçimi aslında yeni bir ev, aile ya da yuva kurma haliydi. Etnik olarak Türklüğümüz, Kürtlüğümüz ya da dinsel olarak Aleviliğimiz, Sünniliğimiz, Hıristiyanlığımız önemli olmayacaktı. Etrafı duvarlarla çevrili, yukarıda tepemizde güven veren güzel bir çatısı olan, pencereleri, kapısı olan, oralardan dışarıyı görebildiğimiz bir yuvaydı bu aidiyet. Gerektiği zaman dışarı çıkıyor ama döneceğimiz yeri de biliyorduk. Bu yuvanın bize “güven” vereceğini öğrendik. Yuvanın içinde anne-baba, çocuklar ve kardeşler bir arada yaşamayı öğrendik. Bunun adı milliyetçilik oldu; bunun duygusunu öğrendik, duygulandık…

Ama artık bu evin duvarları delik deşik vaziyette… Cam çerçeve kalmadı… Bir zamanlar ulusumuza tekabül eden pazarımızın sınırları ötelere taştı… Kültürümüz dediğimiz anlam dünyamız ve referanslarımız inanılmaz boyutlara ulaştı. Her yerden rüzgarlar esiyor… Şimdiye kadar kardeşimiz olarak bildiğimiz evin diğer fertlerinin başka annelerinin babalarının olduğunu öğreniyoruz. Her kardeş çocukluğunda başka bir hikaye yaşadığını hatırlıyor. Artık dışarıyı görmek için de sadece pencerelerden bakmakla yetinmiyoruz. Dışarısı içeriye girmiş durumda… Biz de sadece içeride değiliz… Hem içeride hem dışarıdayız…

Bu bize bütün o yaşadığımız, inandığımız sıcak yuva fikrinin artık olmadığını söylüyor; dehşet bir güvensizlik içindeyiz. Yeni evler kurmak istiyoruz… Güven duyabileceğimiz yeni yuvalar… Ama ne kadar istersek isteyelim beceremiyoruz. Tam yeni yuvalar, yeni aileler kurduğumuzu zannederken, hemen yanı başımızdaki kardeşimizin babasının, annesinin farklı olduğunu hayret ve dehşet içinde farkediyoruz. Kızıl Elma koalisyonları kuruyoruz; Kemalist ittifaklar kuruyoruz; topu topu üç gün dayanıyor bu birlikler… Saf kan “Bozkurtlar”, “Kürtleri hâlâ kardeşimiz gören Türk-İslam sentezcisi MHP’lileri” “teslimiyetçi” ilan edip kendi yoluna devam ediyor. Öte yandan, Kürt kimliğimizin altında yeni sıcak yuvalar kuruyoruz; kurduğumuz ailenin yarısı üç gün sonra babaya isyan ediyor… Müslümanlığımızla bile yuva kuramıyoruz. Kimimiz Mercedes’lerle gezen, Vakko’dan giyinen, Caprice’te tatil yapan “İslam aristokrasisi” olurken, kimimiz 365 gün oruç tutan mütevazı müslümanlığa talim ediyor… Kurduğumuz ev yarım yamalak; diktiğimiz duvarlar kırık dökük… Ne pencere var, ne kapı…

Karmakarışık oluyoruz. Dillerimiz bir türlü aynılaşamıyor… Kurduğumuz her yeni ailede bir anlaşmazlık hakim… En milli değerlerimizi savunurken, en bölücü ve hain konferansları protesto ederken, reddettiğimiz Avrupa’dan devşirme eylem biçimlerini adapte ediyoruz… Şenlik performansı, nesiller boyunca süren ceza kültürüyle karışıyor: Domatesin marifetiyle kontrola alınan şiddetin altından “kötülük” sırıtıyor; küçük bir çocuğa atılan tekme karışıyor. Ya da… ellerimizle fırlattığımız domateslerin, yumurtaların “nimet” olduğunu bile unutuyoruz…

Bu yüzden, bütün bu tepkileri belki de “milliyetçilik” tanımı altına sokmaktan vazgeçmek gerekiyor… Bu şenlik ve korku-çaresizlik-tepki arasında gidip gelen duygu haline başka bir ad, hatta başka adlar vermek gerekiyor… Çünkü artık “milliyetçilik” diye bir şey olmadığını kabul etmek gerekiyor belki de…

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: