İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Dışişleri Bakanı´na (özel bir) övgü

Kürşat Bümin

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ü överken dün bir gazetenin (Almanya Dışişleri Bakanı Fischer’ın ağzından) attığı “Abdullah bekliyoruz lütfen uçağa atla gel” gibi anlamsız olduğu kadar münasebetsiz de kaçan bir başlığı yardıma çağırmayacağım. Gül’e övgümün (yine) dün üç gazetenin manşete taşıdıkları “Direndik kazandık” anafikirli ve Dışişleri Bakanı’nın özellikle “direnci”nin altını çizen başlıklarla da ilgisi yok. Posta gazetesinin hepten münasebetsiz “Atam rahat uyu” şeklindeki manşetini hiç mi hiç hatırlamadığı söylemeye bile gerek yok …

Benim övgüm Gül’ün (özellikle) 3 Ekim’de geç saatlerde ancak sonuçlanabilen zorlu bir süreçte sergilediği çok daha sade, çok daha ortada, yani herkesin şahit olduğu siyasetine ve tarzına ilişkin.

Hiç şüphe yok ki, Abdullah Gül’ün bu zorlu süreçte Dışişleri Bakanı görevini sürdürüyor olması AKP hükümeti gibi ülke için de bir şanstır. Başbakan’ın sergilediği kararlılığı ve gayreti unutuyor değilim; ama Gül’süz bir iktidarın da işin altından aynı derecede başarıyla kalkabileciğini ileri süremeyiz herhalde…

Ülkeyi 3 Ekim’e götüren süreçte karşımızda, bağırıp çağırmadan-hiddetlenmeden ama her şeye rağmen (Türkiye’nin önüne çıkarılan her zorluğa rağmen) gelişmelerin nereye varacağına dair güçlü sezgileri olan bir Dışişleri Bakanı gördük. Her zaman sakin, hiçbir zaman kırıcı ve öfkeli değil… Sezgilerinde haklı çıktı çünkü üç yıldır yoğun ilişkiler içinde anlamaya çalıştığı Avrupalı’nın gizli-açık niyetlerinin AB-Türkiye ilişkilerine taş koyacak nitelikte olmadığını gözlemledi. Le Monde gazetesinin dünkü sayısında AB-Türkiye müzakerelerinin başlamasına ilişkin soruları cevaplayan Fransa’nın eski Avrupa Birliği işlerinden sorumlu sosyalist bakanı Pierre Moscovoci’nin açıklamalarından da (“Ermeni soykırımı” meselesine ilişkin ısrarını hariç tutarsak) besbelli ki, Avrupa Birliği Türkiye’siz yapamamayacağını iyi anlamıştır. Tamam muhakkak ki Fransa’nın da Sarkozy’leri eksik değil; ama Sarkozy’nin geçen gün Türkiye hakkında konuşurken eskiye kıyasla işi çok daha “yavaştan alması”ndan da anlaşılacağı gibi, “Türkiye? Asla!” türünde bir siyasi proje AB’ye uygun değildir. Bence Abdullah Gül’ün bu önemli sürecin en kritik anlarında bile sükûnetini bozmamasının nedeni, AB’nin “bilinçaltı”na ilişkin edindiği bu sezgilerdir.

“Sükûnet” çok önemli tabii ki, hele de “diplomat”sınız… Yoksa maazallah, (Mehmet Y. Yılmaz’ın Hürriyet’te yer alan dünkü “resimli” yazısından öğrendiğimiz gibi) “ırkçı Avusturya”ya kızıp Hitler’in fotoğrafına baş sayfanın tamamını işgal ettirerek “Yine o ruh” türünde manşetlerin (ve açıklamaların) yapılması işten bile değildi!

Dikkat ederseniz, Abdullah Gül’ün Dışişleri mensuplarıyla da arası bayağı iyi. Gül’ün bakanlığı döneminde -biraz da hayretle- müşahede ettik ki, Dışişleri’nin deneyimli diplomatları farklı bir bakanla çalışınca tahminlerın ötesinde verimli ve etkili olabiliyorlarmış. Aslında onlar da haklılar; “köhne” bir “resmi görüş”ün memurları kılındıkları müddetçe nasıl yaratıcı olabilirler ki? Meseleye biraz teleolojik bakacak olursak, nasıl ki herşey “ereğine” uygun bir işlev edindiğinde “özünü” yaratıcı kılabiliyor, benzer şekilde Dışişleri’nin iyi yetişmiş kadroları da hünerlerini ancak kendilerinden iyi şeyler istendiğinde sergileyebiliyorlar. Abdullah Gül’ün Dışişleri Bakanlığı’nın bu epeyce eski “problem”in çözümüne de yardımcı olduğunu düşünüyorum.

Ve hadi gelin, Gül’ün gün boyu bir türlü havalanamayan uçağa binerken yaptığı konuşmadan seçtiğim şu sözlerin güzelliğine bir kere daha bakalım:

“Büyük nüfusu, tarihi ve Türk cumhuriyetlerinden Müslüman ülkelere kadar yaygın ilişkileriyle Türkiye AB içine girince, bu çevreler de kendisini bir şekilde AB içinde temsil ediliyor görecektir. Türkiye’nin AB’ye katkısı büyük olacaktır…”

Ne güzel sözler; hem de “medeniyetler buluşması” filan gibi “siyaset dışı” bir takım formüllere hiç başvurmadan…

Portekiz Dışişleri Bakanı müzakerelerin başlaması yolu açıldığında şu açıklamayı boşuna yapmıyordu herhalde: “Bin Ladin bu karardan memnun olmayacaktır”

Ne dersiniz, Gül’e yönelik övgümde ölçüyü çok mu kaçırdım acaba?

Bana kalırsa az bile…

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: