İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

`Bugün Milat´

Mustafa Yalçıner

Hürriyet gazetesinin 3 Ekim tarihli manşeti ‘Bugün Milat’. Eski Milat, 17 Aralık’tı. Ardından 3 Ekim milat ilan edilmişti. İşlerin sarpa sardığı, örneğin AB 3 Ekim miladı (Türkiye’nin üyelelik görüşmelerinin başlangıç tarihi) için bir türlü bir çerçeve belge hazırlayamadığı halde, 3 Ekim, hala milat olmaya devam ediyordu. Türkiye gericiliğini hop oturtup hop kaldıran ‘Ermeni soykırımını kabul edin’, ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’ni (‘Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni tanıyın) gibi eskiden müzakerelerin başlaması için ileri sürülmemiş şartlar birbiri ardından gündeme getirilirken, hala milat’tan söz edilmeye devam ediliyor.

Zaten Avrupalılar emeğin serbest dolaşımına ambargo koymuştu. Türkiye üye olsa bile, Türkiyeli emekçi, diğer üye ülke emekçilerinin yararlandığı bu haktan yararlanamayacaktı. Ama Türkiye Gümrük Birliği’ne çoktan girmişti. İktisadi bakımdan AB koşullarını çoktan kabullenmiş ve uygulamaktaydı. Avrupa mallarına gümrük konmuyordu. İktisadi ve finansal serbestleşme yürürlükteydi. Mali-iktisadi açıdan Türkiye, tamamen açık pazar durumundaydı, sömürge koşulları benimsenmişti.

Avrupalı emperyalistler alacaklarını almışlardı. Neden işçilerimizi de alsınlardı ki? Hele Avrupa ülkelerinde de işsizlik başgöstermiş ve bu ülkelerde işçilik maliyetleri yüksekken, neden sermaye Avrupa’da Türkiyeli işçi istesindi ki? İşgücünün ucuz olduğuTürkiye’de, Çin’de, Doğu Avrupa’da sömürürdü işçileri. Ya da bu ve benzeri ülkelerde ucuza üretilmiş malları gümrüksüz ithal ederdi. İktisadi ve mali açıdan Avrupalı emperyalist sermayenin sorunu yoktu.

Sorun, siyasal-stratejik süreçler bakımından sürüyordu. Bu açıdan Avrupa hem Türkiye’ye ihtiyaç duyuyor, dışlayamıyor ve hem de Türkiye’nin tüm yüklerini yüklenmek istemediği gibi, Amerikan müttefiki Türkiye’yi ‘Truva Atı’ türünden içine dahil etmekten kaçınıyordu.

Örneğin Ortadoğu’da, Kafkaslar’da, Türki Cumhuriyetlerde Avrupa’nın Türkiye’ye ihtiyacı vardı. Üstelik ordusunu yeni kurmakta olan Avrupa (Avrupa Ordusu), dünyanın birkaç büyük ordusundan biri olan Türk Ordusu’nu kendi hizmetinde kullanmayı kuşkusuz isterdi. Ama Türkiye ve ordusu, ABD’nin değil kendi istediklerini yapmalıydı. Buradan, AB’nin özellikle orduya, siyasetten geri çekilmesine, MGK’nin sivilleştirilmesine vb. ilişkin koşulları türetilmişti. Çünkü Avrupalılar da, ABD ile TSK arasındaki geleneksel ilişkilerin ve bunların ABD-Türkiye ilişkilerindeki tayin edici öneminin farkındaydı. Ve ikincisi, Türkiye öyle kendi ‘ulusal’ hassasiyetleri falan adına Avrupalıların önüne dikilmemeliydi. Türkiye’nin değil Avrupalı emperyalistlerin dediği olmalı, Türkiye’nin tutumlarını da kendi emperyalist çıkarları belirlemeliydi.

Sonuçta ‘milat’ hala milattı; ama bir türlü de milat olamıyordu! Miladı bunca sancılı olan sürecin geleceği hakkında iyimser olmak mümkün değil kuşkusuz. Ve üstelik AB, hem Türkiye’yi kullanmak ama hem de başına bela etmemek üzere yeni şartlar geliştirirken, Türkiye’de de hava az-çok değişmişti. Örneğin Gıda-İş Sendikası’nın Rosa Lüxemburg Vakfı’yla birlikte düzenlediği araştırma, işçilerin çoğunluğunun Türkiye’nin AB üyeliğine alınacağına inanmadığını ortaya koyuyordu. Köylüler, IMF ile birlikte AB’nin de, ürünlerinin giderek para etmez olması ve tarımın çökme noktasına sıkıştırılmasındaki rolünü yaşayarak görmekteydiler. Sermaye ise, AB dayatmalarından yeterince istifade etmiş, iktisadi ve mali liberalleşme gerçekleşip özelleştirmeler son hızla yürür ve esnek çalışma türü AB müktesebatı yerleşmişken, artık ‘gerisinin çok da önemi yok’ noktasındaydı. Kuşkusuz bir dayanak olarak AB iyi olurdu, Koç ve Sabancılara göre, ama onlar için asıl önemli olanlar gerçekleştiği için, artık sesleri eskisi kadar yüksek çıkmaz olmuştu.

Geriye, daha çok, ‘demokrasi’ ve AB üzerinden ‘demokratikleşme’ gerekçesiyle AB beklentisi kalmıştı. Durum bu açıdan da değişmekteydi. Herkes AB ‘demokratizmi’nin sınırlarını görmekteydi. Demokrasi Avrupa’da budanmaya çoktan başlamış, en son Fransız Ordusu, Marsilya ve Korsika’da grevci işçilere operasyon düzenlemişti. Avrupa’nın eski ‘azınlık hakları’ savunuculuğundan da eser kalmamaktaydı. Avrupa, örneğin Türkiye’yi tamamen ABD’ye kaptırmamak için, Kürt sorunu konusunda ABD pozisyonuna çekilmişti. O da ‘terörist’ diyor, gazete kapatıyor, dernek basıyordu.

Hala ‘milat’ deniyordu! Ama herhalde herkes açısından beklenticiliğin son demleri de yaşanıyordu.

Ama Avrupalı emperyalistler ve AB’leri ile yaşayacaklarımız kuşkusuz olacak. Dalgalanmalar bir yana, emperyalizmle halklar arasındaki çatışma daha yeni alevleniyor.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: