İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Tarih´le yüzleşmek!

Sayı: 565 – 03.10.2005 | Ahmet Selim

Bizi tarihle yüzleşmeye dâvet edenler, önce bugünle, yürekleriyle, zihinleriyle, nefsleriyle, kendileri yüzleşmelidir. Tarihe bakmak zor iştir, önce aynaya baksınlar. Zamanın öyle bir noktasındayız ki; asgari dürüstlük uzlaşması gerçekleştirilemez ise, böyle bir özeleştiri şuuruyla herkes bir tashih değişiminin kendi payına düşen bedelini adam gibi ödemedikçe, insanlığın bütün pozitif birikimi iflas edebilir.

Tarih, savaşlarla ve acılarla dolu. Şâyet kim nasıl savaşmış, belli insanî ölçülere göre “kim daha çok hata yapmış?” arayışıyla tarihe eğilirsek, nice milletler mahcub olur.

Bir yeri ele geçirip oraya hâkim olmak, nasıl bir zihnî ve fikrî temele dayanır? Bizim için bu ne demektir, başkaları için ne ifade etmektedir? Birinci kriterin bu olduğunu söylemek yanlış olmaz. Mesela Osmanlı’nın durumu, bizim için bir temsili kıyas mihveri teşkil edebilir. Rumeli 500 yıl bizim hâkimiyetimizde kaldı. Bu, dünya tarihi için de önemli bir “zaman ne mekân” çerçevesidir. Bizim bildiğimizi onlar da biliyor, beraberce yaşadık o asırları. Bizim belgelerimiz onların da belgeleri.

Osmanlı oraya nasıl gitti, gittikten sonra ne oldu; nasıl çekilmek mecburiyetinde kaldı ve çekildikten sonra ne oldu? Kaba taslak, ama doğru çizgilerle bakılırsa; kolayca anlaşılır ki, biz oraya iyi davranarak ve iyi örnekler vererek kalpleri kazanmayı esas alan bir ilay-ı kelimetullah anlayışıyla gittik. “Gidelim, ezelim, bitirelim; bize zorla râm olsunlar” ihtirası kültürümüzde ruhumuzda yoktu. Tavırlar niyetlere göredir. Bir yerde hâkimiyet kurmak ve orayı sahiplenmek, orada “emanetin hakkını veren” bir hayatı tesis etmekle mümkündür. Eğer insanca bir hayat yaşanmasını sağlamışsanız, bunun gereklerini yerine getirmişseniz, o topraklar sizi unutmaz. O hayat, bir sahâbet kütüğüne sizin adınızı tescil eder. Tarih, insanlar yazmasa bile, gerçekliğiyle vardır; ve inananlar için ebediyen mahfuzdur. Biz kendi özeleştirimizi buna göre yaparız. Böyle bir perspektif ciddiyetiyle söylüyorum; Rumeli ve Balkanlar, sosyal kesitlerin canlı hayat manzaralarıyla sabittir ki Osmanlı Asırları’nı ışıltılı tebessümlerle yaşamıştır. İnsanî, dinî, medenî; her açıdan öyledir. Aslında oraların beşerî yapısı serttir, köşelidir, ve âdetâ bu karakteristik beşerî iklimi bile değişime uğramıştır. Rumeli’de derinlikli bir estetik incelmenin gerçekleştiği söylenebilir. (Biçimsel değil, derinliğin yansıması anlamında)

Tarih nasıl yorumlanır?

Bunları anlatmaya başlayınca, hemen bilimsellik ve sübjektivite itirazlarıyla burun kıvırmaya çalışırlar. Tersini ispatlayabildikleri için değil, fikir tarihçiliğinden habersiz oldukları için. Bilimsel objektifliği, obje (nesne, madde) dışında düşünce değeri tanımamak biçiminde algılamayı marifet sanırlar. Hâlbuki bizâtihî bu tavır, “İlim” ve “sosyal ilim” kavramlarıyla bağdaşmaz. Bütün bilgiler ve bulgular, o kafayla bir arşiv yığını ve hâfıza yükü olarak kalır. “Tarih bilgisi geçmişi, tarih kültürü geleceği aydınlatır” sözü, ilk vurgusuyla güzeldir. Aslında yalın bilgi, geçmişi de aydınlatmaz ve geçmiş aydınlanmazsa gelecek de aynı durumda kalır. J. Pirenne’nin dünya tarihini, okunmaktan aşınır hale getirdiğim için, iki nüsha olarak, hırpalarcasına inceledim. Böyle bir tarih kitabı görmemiştim. Binlerce not yazdım arka sayfalarına… Doğru metot o eserdekidir. Sapmalar vardır ama, aynı metodu uygulamayan onun sapmalarına bile erişemez ki doğru yorumla düzeltebilsin… Objektif tespit, seviyeli sübjektif değerlendirmeler birlikte var olmalıdır. Gerçek, “realite” hakikat, “verite” olarak ifade edilir ki, fark vurgulansın. Daha etraflı bakıldığında hakikatin gerçekten çok farklı ve aşkın bir kavram oluşu, her düşünce dönemecinde karşımıza çıkan çok şumullü bir idrak zarureti halinde tavazzuh eder. Hakikati kavrayamazsanız, realiteleri yorumlayamazsınız. Realiteleri doğru yorumlamak; hakikatleri anlama, hissetme, sezme, son tahlilde içselleştirme değerlerinden ve bu değerlerle örülen istikamet şuûrundan ayrı tutulamaz.

Belçikalı bir tarihçi, Tarih Tenkidinin Unsurları adlı eserinde şöyle diyor: “Sadece görülen manzaranın fotoğrafını çekmek yeterli değildir. Onu kavramlarla ve değer hükümleriyle yeniden düşünmek gerekir. Fikir, müşâhededen önce gelir ve her araştırma bir istikamet gerektirir. (Leon Haklin, M. Bloch) “Tarih, içinde bulunduğumuz zamandan hareketle ve o zamanın şartları muvâcehesinde geçmişi yeniden düşünmektir, kurmaktır. Şimdiki zaman, tarihe elbette ki kendi çözümünü empoze edemez. Ancak tarihe sorulacak soruların izâfî ehemmiyeti hakkında bize bilgi verir. En az kusurlu tarih, henüz neticelenmemiş bir tekâmülün geçici yorumundan ibarettir.”

Tehcir gerçekleri

Tehcir sadece Osmanlı’nın uygulamasında mı görüldü? Osmanlı o tehcire mecbur edilmiştir. Çanakkale’de yedi düvelle savaşırken, Doğu’da düşmanla işbirliği yapmaya hazır bir potansiyel sürekli oynuyordu. Devlet, “ölüm-kalım” mücadelesi veriyorken aldı o kararı. “Yazılı metnin dışında şifâhen imha emri verildi ve imhâ ekipleri kuruldu” suçlaması tamamen iftirâdır. Bunu söylerken, “öyle anlaşılmaktadır ki” diyerek söze başlıyorlar! Belge burada gerekmiyorsa nerede gerekir ve bu nasıl bir nesneliktir?!

Tehcir’i, Osmanlı gibi, bir “ölüm-kalım” savaşı içinde değil; “gâlipken, güçlüyken, hâkimken” keyif için uygulayanlar var. Herkes Almanların Yahudilere yaptığı zulmü bilir. Peki Almanlara uygulanan tehciri bilir mi? 16 milyon Alman tehcir edildi ve bunların 3 milyonu yolda öldü. Churchill, Roosevelt ve Stalin müştereken uyguladılar. Soykırımı Alman halkı yapmamıştı, ama bedelini halka ve çoluk çocuğa ödettiler. Doğu Prusya, Ponzan, Silezya, Südet Transilvanya Almanları kitleler halinde Almanya’ya sürüldü. “İki saat içinde (bazen 10 dakikada) terk edin” emriyle sürüldüler. Berlin’e varınca 24 saat mühlet tanınıyor, oradan da sürülüyorlardı. Çocuklar, hastalar, ihtiyarlar…

Ya biz Rumeli’den nasıl göçtük? Türk demek, tehcire uğramak demektir. Emirler düzenlemeye falan lüzum yok. Devlet çekilince, halk peşinden akar. Niçin acaba? Yaşama hakkı vermeyecekleri kesindir de ondan. Zağra’yı baştan sona okumaya bir türlü tahammül edememişimdir. Öyle milletler vardır ki, hayvanlaşarak savaşırlar. Bizim askerlerimize onların yaptıklarını zorla falan yaptıramazsınız. Eleştiri konusu haline getirilmiştir: “Türkler, devlet çekilince toprağa bağlı kalıp direnmezler” diye. Direnmezler değil, insan gibi yaşatılmazlar. Kitle gidecek ki, kalan birkaç kişiye biraz tahammül etsinler. Tamamen aciz ve sessiz birkaç kişiye… Tehcir, Türklere yönelik haliyle adeta bir tarih kuralıdır! Yadırganmaz bile!

Yüzleşmenin doğrusu

En yakın ve en imtihanlı sır zamandır. Yakındır; çünkü biz onun içindeyiz o bizim içimizde! Tarih gerçekleri zamanın hakikati dışında değildir. Objektivite sonraki konudur; Hakkın ve hakikatin hatırını her şeyin üstünde tutmayan, hak ve hakikat sevgisinin ışığıyla aydınlanmayan kafalar zamanı ve tarihi yorumlayamaz. Ya ayrıntılarda ya da ideoloji batağında boğulup kalır.

Bize yöneltilen eleştirilerden biri “çabuk göç ederler” ise, ikincisi ‘acıların romantizmine önem vermezler’dir. Acılara önem vermez olur muyuz? Hüzne çevirir işleriz ve bu bize şımarmama basireti için faydalı olur. Zannedildiği gibi şarkılarımızdaki türkülerimizdeki hüzün aslâ bitmişlik melankolisi değildir. Bizde olmayan başka şeydir; bizde öç alma edebiyatı yoktur. Yine bir batılı, “İyi ki yokmuş, iyi ki unutmuşlar” diyor. Aslında bu dahi bir meziyetimize tekabül eder: Bazı konularda biz bazı olayları hiç yaşamamış gibi davranırız ki barışın dostluğun beraberliğin yolu açık dursun. Ruh çağırmayız, kinden ve nefretten ideoloji üretmeye çalışmayız. Övünmek değil; âlemin eleştiri adına bize yönelttiklerinin teyidi olduğu için bizim objektif (!) karakteristik zaaflarımız (!) bunlar: (Sömürmeyi ve sömürtmeyi bilmediğimiz için artı değer oluşturamadığımızdan dolayı “feodalite-kapitalizm” sürecinin ve tarihin dışında kaldığımız ithamları bu çeşit itiraflar ve teyidler cümlesindendir.)

Bizi tarihle yüzleşmeye dâvet edenler, önce bugünle, yürekleriyle, zihinleriyle, nefsleriyle, kendileri yüzleşmelidirler. Tarihe bakmak zor iştir, önce aynaya baksınlar. Zamanın öyle bir noktasındayız ki; asgari dürüstlük uzlaşması samimiyetle gerçekleştirilemez ise, böyle bir özeleştiri şuuruyla (istisnasız) herkes bir tashih değişiminin kendi payına düşen bedelini adam gibi ödemedikçe, insanlığın bütün pozitif birikimi iflas edebilir.

Geliniz hep beraber, sonucu ve faturası ne olursa olsun asıl bu evrensel hakikatle yiğitçe yüzleşelim.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: