İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Ermeni konferansına gelirken

Ermenilerin nemene kalleş, yalancı düşmanlar olduğunu, Ermeni okulları dahil bütün ilköğretim okullarına dayatılan Ermeni sorunu tedrisatını tartışalı daha bir yıl olmadı. O zamanlar henüz konferansı tartışmıyorduk, ama bu konuda şimdiki liberal demokratların pek sesi çıkmıyordu

YILDIRIM TÜRKER

Kısaca ‘Ermeni Konferansı’ diye andığımız toplumsal sarsıntıdan nasıl çıktık? Konferansı gayrimeşru ilan edip durdurulması için azami gayret gösterenler dışında bu toplumun hiçbir kesiminde bir burukluk yarattığı söylenemez. Liberal demokrat olarak görülmeye azmetmiş kimi kalemler de konferans sonrası soykırım iddialarına ve konferansı düzenleyenlerin ‘şüpheli’ kimliklerine yönelik nispeten soğukkanlı saldırılarını sürdürüyor. Yapılması gerekirdi ama elbette bilimsel bir toplantı değildi diyesiler. Bu iddiaların üstüne oturtulduğu zemin, gözükanlı milliyetçilerinkinden pek farklı değil. Onlar da toplantının tarafsızlığı konusunda derin kuşkularını belirtip, katılımcıların bilimsel kimliklerinin yetersizliğinden dem vuruyor. ‘Gerçek’ araştırmacı tarihçiler yerine çeşitli disiplinlerden ‘belgesiz’ kimi kronik muhaliflerin yabancı sermayenin desteğiyle uyuzlarını kaşıması olarak yansıtılıyor söz konusu konferans. Acaba öyle miydi ya da asıl mesele bu mudur?

……………

Bu konuda şimdiye dek yazmış olduklarımı yeniden gözden geçirdiğimde karşılaştığım gerçek, ‘Ermeni sorunu’ ile ilgili bütün tartışmanın hiç kanal değiştirmeden aynı minvalde akıp durduğu.

Böyle bir konferansın Türkiye’de, Türkçe gerçekleştirilebilmesi karşısında heyecana kapılanların söylemeye çalıştığı şey basitçe, Ermeni (adına ne derseniz deyin) kıyımının gündeme getirilmesinin geçmişten çok Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren bir zaruret olduğu. Evet, örtbas edilen tarih, yaşadığımız günü kirletiyor. Tabu olan, tabu olarak kabul gören gerçeklik; yaşanagelen ayrımcılıklara ve vahşete de paravana oluyor çünkü. Memleketimizde, 19. yüzyılın sonlarında milyonlarla anılan bir varlığın şimdi binlerle anılıyor olmasının ardında bir şey aramadık diyelim; şimdi o binlerle anılan varlığın vatandaşlık haklarını, huzurunu, onurunu koruyabiliyor muyuz? Avrupa Birliği, hayatımızın gündemini topyekûn işgal ettiğinde de dönüp öfkeyle onlara baktık. Yine karşımıza çıkmışlardı. Onlar, Kürtlerden de beterdi. Bir türlü unutulmuyor; unutturulamıyordu varlıkları. İlköğrenim tedrisatına bile onların iddialarına karşı nasıl birer Türk vatandaşı olarak kendimizi, milletimizi ve şanlı geçmişimizi koruyabiliriz üniteleri yerleştirdik. İnkarımızda inandırıcı olabilmek için çocuklarımızı bu nefretle zehirlemek; okuma-yazma ve çarpım cetvelinden hemen sonra onlara bu ebedi düşmana karşı bir dil armağan etmek gerekiyordu. Biz onca çabaladık, beceremedik. Siz şimdiden mücehhez küçük Türk zabitleri olarak geçmişin hayaletleriyle savaşa başlayın. ‘Ermeniler yine kudurdu’, ‘Ermeni terörü’, ‘Ermeni tohumu’ tarzı gözü dönmüş, itidalini yitirmiş resmi dil temrinlerimizle silkip atamadık yakamızdan. Şimdi mozaiğini pazarlamaya çalıştığımız bu vatanın Ermeni okullarında kara gözlü ürkek çocuklara da ezberletmeye çalıştık üstelik. Ermenilerin nemene kalleş, yalancı düşmanlar olduğunu. Ermeni okulları dahil bütün ilköğretim okullarına dayatılan Ermeni sorunu tedrisatını tartışalı daha bir yıl olmadı. O zamanlar henüz konferansı tartışmıyorduk ama bu konuda şimdiki liberal demokratların pek sesi çıkmıyordu. O gün yazmış olduğum, haydi öfkesini biraz üfleyip soğutarak okuyalım, yine geleceğimiz üstüne bir uyarıydı: “Ermeni çocuklarına bu kompozisyonları dayatmak, onlara daha şu küçük yaşlarında birer savaş esiri olduklarını, bu memlekette yaşayakalmak için kimi resmi metinlere imza atmaları gerektiğini ilan etmektir. Bu vahşi tutumu, kendisi de Türk maarifinin koşullu şefkatinden geçmiş birkaç muktedirin gülünesi gafı olarak kaydedip hafife almak, yerleşik ırkçılığa çanak tutmaktır.

Hitler Almanya’sından bir fotografı hatırlatırım. Bir dershanede tahtaya kaldırılıp sınıfın önüne dizilmiş birkaç Yahudi çocuk. Ellerini suçlular gibi kavuşturmuş, boyunları bükük duruyorlar. Tahtada ‘Yahudi en büyük düşmanımızdır! Yahudilere dikkat!’ yazılı.

Atalarının akıbetini öğrenmelerine izin vermediğiniz çocuklardan uzak durun. Gölge etmeyin. Sizin koyu gölgenizde hiçbir ot bitmiyor.”

……………

Geçmiş kabusumuz Tansu Çiller’in yine bu konudaki uluslararası bir kriz sırasında önerdiği uygulamalar da fazla yankı uyandırmamıştı. O gelişmeler üstüne Ermenistan vatandaşlarını sınırdışı etme önerisinde bulunan cüretkâr hanım, bununla yetinmeyip TC vatandaşı Ermenilere de bir mektup hazırlamıştı: “Gerçekçi bir yaklaşımla biraraya gelip, bu durumu ortadan kaldırmak ve dostluğumuzu korumak için ABD Temsilciler Meclisi yetkilileri nezdinde girişimde bulunmanızı yararlı görüyorum” diyor, onlardan yetkililere kendi hazırladığı metni imzalayıp yollamalarını istiyordu. Çiller’in bu girişiminin belirli masum kesimlerce pek dahiyane bulunmuş olabileceğini düşünüyorum doğrusu. Bu girişimin altındaki mantık, Ermeni vatandaşlara ‘E bu memlekette yaşıyorsan böyle bir durumda belirli taleplerimizi karşılamak zorundasın. Yok öyle sessiz sedasız yatmak’ demekten başka bir şey değildi. Bunun açık seçik baskı olduğunu, ‘dostluğumuzu korumak’ ibaresiyle onlara gözdağı vermeyi amaçladığını görmemek, kendine ırkçılığı yakıştırmayan masum halkıma dahi yakışmaz diyebilmek de istemiştim öte yandan. Çiller’in ahlâki irtifasına düşebilmek mümkün görünmüyordu, öyle mi? Pekiyi yıllar sonra Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in uygulamasına ne demeli?

……………

Ermeni Konferansı’na katılanların aynı telden çalan kimi entelektüel (sözde kelimesi Ermeni soykırımı için demode ilan edildiğinden beri entelektüeller için kullanılıyor) bozguncular olması, farklı görüşlerden (resmi anlatılıyor) kimsenin konferansa dahil edilmemesi eleştiriliyordu, değil mi? Şimdi bilimselliğin yavuz koruyucusu geçinen zevatın farkında olarak ya da sadece tembellikten örtbas etmeye çalıştığı şudur: Bu konferansa katılanlar, elbette bu konunun tartışılmasını, araştırılmasını, tabu olmaktan çıkarılmasını talep eden insanlardı. Başka da bir ortak yanları yoktu. Sundukları tebliğlere bakıldığında bu da açıkça görülecektir. Diyelim Baskın Oran’la Taner Akçam’ın, Mete Tunçay’la Fikret Adanır’ın aynı görüşte olduklarını iddia etmek mümkün mü? Konferansa davet edilmediği için tepinenler, onlar davet edilmedi diye konferansı bilimsel bulmayanlar, bu konunun deşilmesini istemeyen, resmi görüş dışında bir görüşün dile getirilmesini devletin bekası açısından son derece tehlikeli bulanlardı. Dolayısıyla mesele, Ermeni kıyımının Türkçe olarak, Türkiye’de masanın üstüne konmasını isteyenlerle istemeyenler arasındaydı ve bu iki kutup arasında cereyan etti ‘bilimsellik’ tartışması. Yoksa konferansa katılanlar hiç de aynı görüşü paylaşan insanlar değildi.

……………

Yine tekrarla bitirelim.

Tarihi karşısında bir toplumun yaşadığı inkâr nöbetleri, büyümeyi reddeden bir çocuğun nafile çırpınmalarını hatırlatır. Dövünen, tepinen, her an her koşulda hakkının yendiğine inanan, paranoyak bir ayak direme halinin, maalesef yetişkinlerin diyaloglarıyla örgütlenen dünyadan kovulmayı göze almaya, dolayısıyla intihara kadar yolu vardır. Cumhuriyeti gerçekte sindirememiş, hâlâ paşa dedesinin portresi altında poz verme meraklısı bir toplum ne kadar hırçın hıçkırıklarla Atatürk şiirleri okursa okusun, evinin altında gizlice kazılmış mezarlar bir gün patlayacaktır. Unutkanlık üstüne kurulan vatandaşlık serüveni ‘şok!’larla yaralı bir katılımın adı olur. Hoyratça uyandırılan çocuğun çığlığı koyuvermesi gibi.

Şahsen, “Madem ki Türksün, çoluk çocuk senden ürksün” tekerlemesiyle oyun dışı bırakılmak istemiyorum. Dünya anlı-şanlı-günahsız Türk olmak adına es geçilmeyecek kadar geniş, güzel ve öyle çeşitli ki oyun arkadaşları.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: