İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

‘Diaspora Ermenilerinin tezi’ üniversitede!

Sayı: 565 – 03.10.2005 | Erhan Başyurt

‘İmparatorluğun Son Döneminde Osmanlı Ermenileri” başlıklı konferans, 5 ay süren tartışmaların ardından 24-25 Eylül’de Bilgi Üniversitesi’nde gerçekleştirildi. Konferansta, Osmanlı’nın son dönemlerinde Ermeni azınlığa yönelik politikalar hususunda, Türkiye’de bugüne kadar bilinenden farklı görüşler dile getirildi.

Katılımcılar çoğunlukla ‘resmî tez’ olarak adlandırdıkları günümüz anlayışının gerçekleri yansıtmadığını, bir milyondan fazla Ermeni’nin bilinçli bir politika ile ‘Türkiye’ toprakları dışına sürüldüğünü veya ‘imha’ edildiğini iddia ettiler. Mesela, Doç. Halil Berktay, İttihat ve Terakki’nin Tehcir Kanunu’nu çıkartmasını ‘Ermeni avı sezonu açıldı’ ilâmı olarak yorumladı. Prof. Taner Akçam’a göre bu ‘bilinçli bir imha politikası’; Prof. Fikret Adanır’a göre de açık bir ‘soykırım’.

Peki, ‘diaspora Ermenilerinin tezleri’ olarak zaten yıllardır dile getirilen bu görüşler Türkiye’de ilk kez mi seslendirildi? Aslına bakılırsa bu ilk değil. Prof. Dr. Taner Akçam’ın 1997 yılında ‘Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu’ adıyla kitap olarak yayımlanan master tezi bu iddialara yer veriyordu. Akçam, yıllardır her platformda bu iddialarını tekrarlayıp durdu. Hatta Dev-Sol’un lider kadrosundan olmak suçuyla 1977’de tutuklu bulunduğu hapishaneden kaçıp 1977’de Almanya’ya iltica ettiğinde, Ermeni akademisyen Vahakn Dadrian’dan gördüğü himaye karşılığında Akçam’ın bu tezleri dile getirdiğine dair pek çok iddia gündeme getirildi.

Aynı şekilde, sol eylem kültürüne sahip bir diğer isim Doç. Dr. Halil Berktay da 2000 yılından bu yana Türkiye’de, soykırımı tezlerini açıktan dillendiriyor. Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Berktay da, aslında Osmanlı tarihçisi olmadığı ve Ermeniler üzerine yoğunlaşmış çalışmaları bulunmadığı gerekçesiyle, tezlerinin bilimsellik taşımadığı eleştirilerine hedef olmuştu. Bununla beraber çok sayıda günlük gazete ve haftalık dergi, gerek Berktay’la gerek Akçam’la yapılmış geniş çaplı röportajlar yayımladı.

Geçmişte tekrarlanan tezler dile getirildi

Konferansın Danışma Kurulu’nda yer alan Doç. Fatma Müge Göçek ile Prof. Fikret Adanır da daha önceki yıllarda, net bir tavırla 1915 olaylarının bir ‘soykırımı’ olduğuna dair yayınlara ve açıklamalara sahipler. Hatta Göçek, 5 Mayıs 2005’te Ermeni diasporasının Lübnan merkezli yayınlanan Aztag gazetesine verdiği uzun röportajda, ‘soykırımı’ konusundaki görüşleri sebebiyle birçok insanın kendisini ‘dönek’ olmakla suçladığını ve Ermeni kökenli olduğunu sandığını söylüyor. Göçek, aile kökeninin Erzincan Kemaliye’nin (Eğin) “Başvartenik” isimli Ermeni köyünden geldiğini, ama 1903’te buradan ayrıldıklarını, buraya da Kafkasya’dan geldiklerini iddia ediyor. Toplantıya katılan diğer birçok akademisyen de, geçmişte farklı bugün farklı tezleri dile getirmediler. Zaten yazılan ve yıllardır ifade edilen görüşlerdi bunlar.

O halde, Ermeni Konferansı’na gösterilen tepki, ilk kez bireysel görüşlerin, toplu olarak üstelik bir akademik çatı altında dile getirilmesinden mi kaynaklandı? Aslında bu tez de gerçeği pek yansıtmıyor. Çünkü, Türk aydınlar daha önce de benzer platformlarda konuşmuş ya da Ermeni diasporasının önde gelen isimleri bizatihi Türkiye’ye getirilerek konuşturulmuş ve eserleri de Türkçeye tercüme edilmişti. Özellikle Aras yayınlarında “Ermeniler, İttihat ve Terakki İşbirliğinden Çatışmaya”, “Geçmiş Zaman Olur ki”, “Ödlekler Cesurdur”, “Adım Agop Memleketim Tokat” gibi bu konuda çokça eser mevcut.

Ermeni konusunun daha önce de karşıt görüşler arasında tartışıldığı akademik toplantılardan biri, 2000’de Koç Üniversitesi’nde yapıldı. Chicago Üniversitesi’nden Ermeni Prof. Ronald Grigor Suny 1998’de ders vermek için Koç Üniversitesi’ne geldi. Prof. Suny, burada ‘Türklerin aslında Ermeni olayları ile ilgili gerçekleri bilmediğini’ ve Türk akademisyenlerle temas kurulup konunun tartışılabileceğini keşfetti. Burada birçok Türk akademisyen ile temas kurdu. 2000 yılı mart ayında da üniversitesi Michigan’da bir konferans düzenlendi. Katılımcılar arasında Dr. Gerard Libaridian gibi siyasi kimliği ağır basan Ermeni akademisyenlerin yanı sıra, Bilgi Üniversitesi’ndeki konferansa da katılan birçok isim yer alıyordu: Prof. Akçam, Doç. Göçek, Doç. Berktay, Prof. Selim Deringil, Prof. Çağlar Keyder, Prof. Engin Akarlı…

Söz konusu süreç konusunda daha açıklayıcı bir izahı hem Bilgi’deki konferans konuşmasında hem de Aztag gazetesindeki röportajında Doç. Fatma Müge Göçek veriyor. Türk akademisyenler ile Ermeniler arasında ortak bir ‘atölye çalışması’nın her iki taraf için de kolay başlamadığını, ancak önyargıları kırmak için faydalı sonuçlar verdiğini kaydediyor. Prof. Suny’nin gözetiminde 2000 yılında Chicago Üniversitesi’nde, 2002 yılında Michigan Üniversitesi’nde ve 2003 yılında Minnesota Üniversitesi’nde atölye çalışmalarının yapıldığını kaydediyor. Göçek, 2005 yılı nisan ayında Salzburg’da atölye çalışmasına devam edildiğini dile getiriyor. Milliyet gazetesi yazarı Melih Aşık, 27 Eylül 2005 tarihli köşesinde daha önce Boğaziçi Üniversitesi’nde yapılması planlanan ve mahkeme kararıyla engellendiği için Bilgi’de yapılan toplantının da bu ‘atölye çalışmalarının devamı’ olduğunu ileri sürüyor.

Bununla beraber tartışmalı Ermeni Konferansı’nı bundan öncekilerden farklı kılan önemli hususlar var. Birincisi, ilk kez üç Türk üniversitesi (Boğaziçi, Bilgi ve Sabancı) tarafından ortak düzenleniyor. İkincisi, şayet konferans Boğaziçi’nde yapılsaydı, ‘Ermeni diasporasının tezleri’ ilk kez bir devlet üniversitesinde dile getirilecekti. Üstelik uluslararası akademik çevrelerde de kabul gören Türkiye’nin en gözde devlet üniversitesinde. Konferans aslında 24 Mayıs’ta Boğaziçi’nde başlayacak ve 3 gün sürecekti. Ancak Hükümet Sözcüsü ve Adalet Bakanı Cemil Çiçek toplantı için ‘Türkiye’yi arkadan hançerlemektir.’ benzetmesini kullanınca ortam fazlaca gerildi ve toplantı üniversite yönetimin isteği ile ertelendi.

Boğaziçi Üniversitesi Rektörü Ayşe Soysal, toplantıyı 23-25 Eylül 2005 tarihlerinde gerçekleştirme kararı aldıklarını açıklayınca, eski gerginlik bu kez Çiçek ile üniversiteler arasında değil, ‘ulusalcılarla’ üniversite arasında belirdi. Üniversite yönetimi toplantı için ilginç bir zamanlama belirlemiş ve Türkiye’nin AB ile müzakerelere başlayacağı 3 Ekim öncesini seçmişti. Toplantının ertelenmesinin AB ülkelerinden büyük tepki alacağı ve Türkiye’yi zora sokacağı biliniyordu. Nitekim hükümetten de bu kez daha cesaret verici açıklamalar geldi.

“Ermeni Konferansı” gerçekleştirildi iddiası

Ancak, korkulan, bu kez 4. İdare Mahkemesi kararıyla geldi. Hukukçular Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Kemal Kerinçsiz’in başvurusu kabul görmüş ve soruşturma bitine kadar en az bir aylığına ‘yürütme durdurulmuştu’. Kerinçsiz, toplantıya Türk Tarih Kurumu başkanının toplantıya katılma isteğinin gerekçe sunulmadan reddedilmesinin, toplantının taraflı olacağını gösterdiğini iddia ediyordu. Türkiye Emekli Subaylar Derneği Genel Başkanı Rıza Küçükoğlu da, hukuka saygılı olduklarını belirttikten sonra şöyle konuşuyordu: “Bu gerçekten bir ‘Ermeni konferansı’ idi. ABD’de adını ‘soykırım üniversitesi’ olarak koyan Zoryan Enstitüsü’nün, Ermeni Ulusal Enstitüsü’nün ve çeşitli yabancı üniversitelerin Ermeni organizasyonuyla yürüttüğü bir etkinlikti. Devletin üniversitesini rektörlerin bilgisi olmadan, bir nevi Ermeni işgaline uğratacaklardı.”

Bununla beraber, mahkeme kararına yoğun ve haklı eleştiriler yöneltildi. Bilimsel bir toplantının, hukukun değerlendirmesine tâbi olamayacağı ve mahkemenin yetkisini aştığı en fazla yöneltilen eleştirilerin başında geldi. Ancak ‘siyasi’ veya ‘etkilenmiş’ bir karar da olsa, ortada bağlayıcılığı olan bir hukuki karar mevcuttu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan alınan kararla ilgili, “Özellikle demokratik bir ülkede düşüncenin, fikrin açıklanacağı bir organizasyonla ilgili bu şekilde bir kararı tasvip etmem mümkün değil.” tepkisini ortaya koyarken, “Türkiye’deki demokratikleşme sürecine ve özgürlüklere gölge düşürülmesi noktasında üzüntülü olduğunu” söyledi. Erdoğan ile birlikte ABD’de bulunan Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ise, “Kendi kendimize zarar vermekte üstümüze yok.” diyerek durumu özetledi.

AB ve ABD’den de tepkilerin geldiği mahkeme kararına, hükümet politikası olarak Cemil Çiçek’ten çözüm geldi. Konferansın mayıs ayında düzenlenmesini ‘arkadan harçerlemek’ sözleri ile tehir ettiren Çiçek, bu kez davanın Boğaziçi’ni bağladığını, konferansın başka üniversite yapılabileceğini ifade etti. Hukuki ifadesi, Adalet Bakanı apaçık ‘kanuna hile’ yolunu çözüm olarak gösterdi. Zira mahkeme kararı konferans ile ilgiliydi, üniversite ile ilgili değil. Adalet Bakanı’nın yol göstermesi ile konferans bir gecede Bilgi Üniversitesi’ne alındı ve 3 günlük program iki güne sığdırılarak zamanında bitirildi.

Tek farkla, bu kez Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü’nün önünde ellerinde pankartlar, domatesler ve yumurtalarla konuşlanmış az sayıda da olsa göstericiler belirdi. Bir tarafta İşçi Partililer, bir tarafta ülkücüler. ‘Ulusalcı Kızıl Elma Koalisyonu’ bu kez Ermeni Konferansı’nı ve katılımcıları protesto amaçlı ‘ulusal çıkar’ için mevzi almışlardı. Gazeteci Cengiz Çandar, İnsan Hakları Savunucusu Eren Keskin ve konferansa destek amacıyla ilk günkü oturuma gelen Prof. Erdal İnönü, domates ve yumurtadan ‘nasibini’ alanlardandı.

Aslında konferansı düzenleyenler geçmişte çokça sol eylem tecrübesine sahip oldukları için, endişeyle iç içe bir heyecanı yüzlerinde ve sözlerinde okumak mümkündü. Bir sol aydın “Eskiden bu tür durumlarda biz birbirimize kurşun atmıştık.” diyerek pişmanlık belirtiyordu. İkinci olarak da, tepkinin her şeye rağmen nispeten demokratik bir yolla gösterilmesini tasvip edenler vardı. Bir bayan organizatör, “Ben pastayı tercih ederdim, hiç değilse yemek mümkün olurdu.” diye espri yapıyordu.

“Eskiden telefon edilir toplantı yapılmazdı”

Konferansın ilk oturumunda konuşan Murat Belge ise, eskiden ‘devletin seçkinlerinin’ bu tür toplantıları erteleniş yöntemini, “Şapkalı biri telefon eder, gazeteler yayınlamaz ve toplantı yapılmazdı.” sözleri ile özetliyor. Belge, AB sürecinde Türkiye’nin artık mesafe aldığını toplantının her şeye rağmen 5 ay sonra da olsa düzenlenmesinin de gösterdiğini kaydediyor. Belge, “En azından şimdi ertelemek için mahkemeye başvuruyorlar.” diyerek, demokratik dönüşüme ışık tutuyordu! Belge, bir başka çarpıcı tespiti ise, dışarıdaki göstericileri ve son günlerin linç kampanyalarını içeren bir analizi oldu. Belge, Türkiye’de otoriteyi elinde bulunduranların, artık müttefik bulamadıklarını, ilk kez ‘sokakla ittifak’ kurmak zorunda kaldıklarını ifade etti.

Prof. Dr. Baskın Oran’a göre, “Konferans, Türkiye’de Ermeni olayları ile ilgili 90 yıllık tabunun yıkılması” anlamına geliyordu. Doç. Dr. Halil Berktay ise, Konferansı 12 Eylül 1980’den bu yana bilimsel özgürlük adına, akademik dünyanın ilk dik duruşu olarak niteliyor ve önemli bir kırılmayı yansıttığını iddia ediyordu. Konferansın yapılmasının diplomatik ve siyasi faydaları üzerine başka görüşler de dile getirildi. Bunlardan birisi Avrupa Parlamentosu’nun Yeşiller milletvekili Cem Özdemir’di. Özdemir, Konferans yapılamasaydı Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye raporunda yoğun eleştiriler yer alacağını, ancak şimdi Türkiye’nin rahatladığını kaydetti.

Konferansın hükümetin baskısı ile gerçekleşmesinin AB’yi de memnun ettiği bir gerçek. Özellikle Fransa gibi üyeler, Türkiye’den Ermeni trajedisi ile ilgili olarak ‘hafıza çalışması’ yapmasını istiyordu. İkinci olarak, konferans Türk diplomasisinin Ermeni politikası ile ilgili yeni açılımını destekler nitelikte. Konferansın kapanış konuşmasını yapan Emekli Büyükelçi Temel İskit, Türkiye’nin Ermeni meselesi ile ilgili baskıları hafifletmek için tarihçiler arasında bir görüşme önerdiğini, konferansın bu teklife kapı açtığı düşüncesinde. Türkiye’nin klasik ‘real-politik’ (kazan-kaybet) yaklaşım yerine, uzlaşmacı (kazan-kazan) politikalar uygulamasının lehine olacağını kaydetti, İskit. Kıbrıs’ta yapılan açılımın Türk diplomatları rahatlattığını, Türk dış politikası üzerinde bir ‘ipotek’ olarak Ermeni konferansının da diplomatlarımızı rahatlatacağı görüşünü dile getirdi.

Konferansı düzenleyenler, konuşmacılar ve konferans karşıtlarının bakış açıları arasında ciddi bir farklılık söz konusu. Eleştirenlerin, konferansın tek taraflı olduğu iddiası son derece haklı. Düzenleyenleyiciler, muhalifleri almadıkları gibi, ‘kazara’ içeri giren veya davet edilen muhalifleri de konuşturmamak için büyük gayret gösterdiler. Türkiye’de ‘soykırımı vardır’ özgürlüğünü elde edip üniversite çatısı altında dile getirenler, muhalif görüşleri sindiremediler. Prof. Dr. İlhan Çuhadaroğlu’nun ikinci gün ‘susturularak’ salondan atılması, hoşgörüsüzlüğün boyutunu gösterdi. Hatta, bu eksiklik toplantıda ciddi olarak hissedildi. Mesela, Taner Akçam, Yusuf Halacoğlu ve Hikmet Özdemir gibi tarihçilerin belgeleri yanlış lanse ettiklerini, uydurma belge kullandıklarını iddia etti. Bu durumda, karşı görüşlere bilimsellik adına da kaçınılmaz ihtiyaç vardı.

Bilimsel özgürlük iddiası düşündürücü

Bilimsel özgürlük adına Ermeni Konferansı’nı savunan rektör ve akademisyenlerin, son yıllarda eğitim özgürlüğünü kısıtlayan anti-demokratik uygulamalar karşısında da ses çıkartmadıkları bir gerçek. Üç rektörün, bu açıdan bakıldığında Ermeni Konferansı ile ilgili ‘bilimsel özgürlük’ iddiası da düşündürücü.

Ancak, insanların tek yanlı da olsa görüşlerini belirtmelerini engellemenin demokratik bir tarafı yok. İkinci olarak, bu tür toplantıların Türkiye aleyhine kullanılacak malzemeler vermekten çok, Türkiye üzerindeki baskıları azaltıcı bir yanı olduğu da görülüyor.

Bilgi Üniversitesi’nde ‘diasporanın Ermeni tezlerini dile getirme tabusu’ yıkıldı bir kere. Bundan sonra benzer toplantıların artacağı görülüyor. Nitekim Prof. Akçam, ‘conflict resolution’ yani ‘kriz çözme’ kapsamında, bundan sonra tanıkların yaşadıklarının anlatımlarına da yer verileceğini ‘ağzından kaçırdı’. Yine, sadece sosyolojik ve hukuki boyutlarıyla ‘soykırımı’ teriminin tartışılacağı bir toplantı önerisi yaptı.

‘3 T’ KONUŞMAYI ENGELLiYOR

İki güne sıkıştırılan Ermeni Konferansı’nda 6 ayrı oturumda 50 akademisyen konuştu. 20 saati aşkın süren konferansta aslında konuyu yakından takip edenlerin bildiği birçok tez dile getirildi. Doç. Halil Berktay, Ermeni milli tarihçiler ile Türk milli tarihçiler arasında bir kutuplaşma yaşandığını belirterek, özellikle görüşmelerin ‘G word’ olarak bilinen ‘genocide’ yani ‘soykırımı’ sözcüğünde kilitlendiğini belirtti. Berktay, bu sebeple 1915’te neler yaşandığı değil, yaşananın ne olduğu konusunda kilitlenme yaşandığını kaydetti. Berktay, taraflar arasında bir ‘mağduriyet yarışı’ olduğunu kaydetti.

‘Soykırımı’ ısrarının taraflar arasında görüşmeyi tıkadığı tezini savunanlardan birisi de Prof. Dr. Baskın Oran oldu. Oran, konferans boyunca en çok alkış alan konuşmasında, Ermeni diasporasının soykırımı ısrarının, gerçeklerin ortaya çıkmasını engellediğini belirtti. Türkiye’de Ermeni Meselesi’nin ASALA saldırılarıyla gündeme geldiğini hatırlatan Oran, bunun tepki doğurduğunu vurguladı. Oran, diasporanın “3 T” olarak bilinen ‘Tanıma, Tazminat, Toprak’ yaklaşımının, konunun sağlıklı ele alınmasını engellediğini, Osmanlı’nın alfabesini bile terk eden Türkiye’nin tazminat ve toprak vermesinin mümkün olmadığını söyledi. Oran, diasporanın Türkiye’de bu konuların konuşulmasını isterken, İsviçre ve Fransa’da karşı görüşleri engelleme girişiminin de ikiyüzlülük olduğunu savundu.

Prof. Dr. Fikret Adanır, kişisel kanaatinin 1915 olaylarının bir ‘soykırımı’ olduğunu, ancak Yahudilere yönelik ‘pogromlar’a benzediğini, holokost ile aynı olmadığını söyledi. Adanır, Mavi Kitap gibi çalışmaların propaganda amaçlı olduğunu, ama bunun içindeki tüm bilgilerin yanlış olduğu anlamına gelemeyeceğini ifade etti.

1915 Tehcir kararının soykırımı olduğunu yıllardır ifade eden Prof. Taner Akçam ise, soykırımının uluslararası ceza hukukunun parçası değil, sosyal bilimlerin çalışma alanı olduğunu iddia etti. Ancak konuşmasında bilinçli bir şekilde 1915 olaylarını ‘soykırımı’ olarak nitelemedi. Akçam, onun yerine sürekli olarak hedefin ‘Ermenileri imha’ olduğunu söyledi. Akçam’a göre, ‘İttihat ve Terakki planlı bir politika ile Talat Paşa ve Bahattin Şakir’in yönetiminde Anadolu’yu gayr-ı Türk unsurlardan arındırma politikası uyguladı’. Hedef, Ermenilerin hiçbir bölgede yüzde 5 ile 10’u geçmeyecekleri nüfus yapısı oluşturmaktı. Akçam’a göre, İttihat ve Terakki, Ermenilerin mülklerini de Türk burjuvazisi oluşturmak ve savaş harcamalarını finanse etmek için kullandı.

Paris’te doktora öğrencisi olan Fuat Dündar da oldukça zayıf kalan konuşmasında İttihat ve Terakki’nin, Anadolu’yu Türk olmayan unsurlardan arındırdığını, Balkanlar ve Kafkaslar’dan gelen göçmenlerle de ‘Müslüman Türkleşme’ planı uyguladığını ileri sürdü. ODTÜ’den Nedim Şeker de, Kürt eşrafının toprak sorunu için kullanıldığını, 1919-1922 arasındaki milliyetçi hareketin İttihat ve Terakki tarafından başlatılan etnik arındırma sürecini ulusçu bir yaklaşımla tamamladığını söyledi. Prof. Baskın Oran da, Sevr Sözleşmesi’nde Kürdistan ve Ermenistan arasındaki sınırların belirsiz olduğunu, bu durumun Kürtlerin Kurtuluş Savaşı’na destek vermelerine etki ettiğini belirtti.

Konferansta, yazar Fethiye Çetin ve gazeteci Hrant Dink çok duygulu konuşmalar yaptılar. Dink, tehcirin Ermenileri 3 bin yıllık toprağından, uygarlığından kopardığını, yurtsuz ve kimliksiz bıraktığını anlattı.

Katılımcılar sık sık Osmanlı’dan Ermeni unsurların sürülmesinin, Türkiye’nin, özellikle de Doğu’nun kültürel ve ekonomik zenginliğini kaybetmesine sebep olduğunu vurguladı. Türkiye’nin ‘çöküş paranoyası’ içerisinde, Ermeni olaylarını unutmayı tercih ettiğini ve kendisi ile yüzleşemediğini ifade ettiler.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: