İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Demokrasi ve riyakârlık

Bu konferans ile demokratikleşme sürecinde bir eşik geçildi. Bunu paylaşan ve bu birliktelikten heyecan duyan bir akademisyen olarak, akşam eve döndüğümde bireyselliğimin ve eleştirel düşüncemin yerli yerinde durduğundan emindim

AYŞE KADIOĞLU

“İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları” başlıklı konferans, çeşitli engellemelerin ardından Bilgi Üniversitesi Dolapdere kampusunda yapıldı. Konferansı iki gün boyunca izlerken, aklıma sık sık Jonathan Franzen’in yazmış olduğu kısacık bir yazı geldi. ABD’de 2001’de Ulusal Kitap Ödülü’nü alan ‘The Corrections’ başlıklı romanın yazarı olarak bilinen Franzen’in bu yazısı 2002’de yayımladığı ve yazılarını topladığı ‘How To be Alone’ başlıklı kitapta yer alıyor. Franzen yazının başlığını, ABD Başkanı Bush’un şaibeli bir seçim başarısının ardından resmi olarak göreve başladığı güne istinaden “Inauguration Day, January 2001” yani “Başkan’ın Resmen Göreve Başlama Günü, Ocak 2001” olarak koymuş. Yazıda da New York’tan Washington’a bugünü protesto etmek için yapılan bir yolculuğun öyküsü var. Franzen bu öyküde aslında “birey” olmanın tadına varmış bir kişinin (muhtemelen kendisinin) “birlikte” yapılan ve şaibeli seçim sonuçlarını protesto etmeyi amaçlayan bir gösteriye katılmaktan ve bu birliktelikten duyduğu heyecanı anlatır.

Kısaca herkesin “Ermeni konferansı” olarak andığı konferansta da bir “birliktelik” ve bundan duyulan bir “heyecan” söz konusuydu. Bu birlikteliğe, yumurta ve domatesli bir kalabalığı yararak adım atan hemen herkes aslında “birey” olmayı önemseyen ve bundan haz alan kişilerdi. Ancak birey olmak ile topluma karşı sorumsuz olmayı bir tutmadıkları ve içinde yaşadıkları topluma karşı bir sorumluluk duydukları için bu adımı atmış oldukları her hallerinden belliydi. Oysa bu insanlara toplandıkları salonun kapısının dışında vatan haini deniyordu. Onlar, konferans boyunca güldüler, ağladılar ve bireyselliklerini muhafaza ederek yalnız olmadıklarını hissetmenin heyecanını yaşadılar. Kısacası şunu söylemek istiyorum: Yaşanılan birliktelik elbette ki siyasal boyutu olan bir duygu idi ancak salonda bireyselliği yok ederek topluluğu militanlaştıran bir kızgınlığın esamesi okunmuyordu.

Akıl korkuyu yendi

Katılımcılar ve davetliler görüşlerini samimiyetle paylaştılar. Zaman zaman düşülen anlaşmazlıklarda bile “saygı”yı muhafaza etmeye gösterilen bir özen vardı. Günlerdir yorgun düşmüş, her türlü badireyi atlatarak konferansı yapılma aşamasına getirmiş hazırlık komitesindeki arkadaşların yemek yemeyi unutmaktan, uykusuzluk ve aşırı yorgunluktan kaynaklanan ve zaman zaman anlaşılır bir biçimde gerilen sinirlerini yatıştıran dostların görüntüsü, bireyselliği yok etmeyen bu birlikteliğin izlerini taşıyordu. Konferansa konuşmacı olarak katılanların aralarında içeriği zengin anlaşmazlıklara düştükleri, yani “bireysel” ve “akademik” özerkliğin muhafaza edildiği bir ortam vardı. Salondaki herkes konferansın bizatihi kendisinin, Sabancı Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Tosun Terzioğlu’nun bence tarihe geçen ifadesiyle, geçilmekte olan bir “eşiği” ifade ettiğinin farkındaydı. Ve eşik geçildiğinde öteki tarafta ejderhalar ve kötü ruhlar olmadığı, aklın korkuyu yenmesinin son kertede her zaman için daha iyi olduğu bir kez daha anlaşıldı. Marmara Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ayhan Aktar, milli marşımızın “korkma” diyerek başlamasını bulunduğumuz bağlam içinde hatırlattığında, konferansın yapılması ile aklın korkuyu yenmesi arasındaki bağ açıklık kazanmaya başlamıştı.

Benim gözümden konferansın açılım yaptığı bazı anlar şöyle idi: Bochum Ruhr Üniversitesi’nden Prof. Dr. Fikret Adanır, TC devletinin “soykırım” ifadesini kabul etmemekte direnmesini, ifadenin hukuki boyutu da düşünüldüğünde “anlayabildiğini” söyledi. Ancak “Ben” dedi “Kendi çalışmalarımda bu ifadeyi kullanmayı tercih ediyorum”. Adanır’ın sözlerinde bana en çarpıcı gelen, onun bir devletin söylemi ile bir bilim insanının tercihlerinin örtüşmek zorunda olmadığını söylerkenki doğallığı idi. Adanır, bir bilim insanı, devlet söyleminin dışında tercihler yapabilir ve bu doğaldır derken bu konunun normalliğinin ne denli farkında olmadığımızı düşündüm. Aslında bu konferansın önüne dikilen engeller de, devlet söylemi ile bilim insanlarının tercihlerini ille de örtüştürmeye çalışan zihniyetten kaynaklanıyordu. Adanır, devlet söyleminin dış baskılar ile değişmesinin gerçekçi olmadığını, bu söylemin ancak zaman içinde değişebileceğini vurgulayan bir konuşma yaptı. Michigan Üniversitesi’nden Prof. Dr. Fatma Müge Göçek, Türkiye’de sivil toplum içinden gelen Ermeni tehciri konusundaki çalışmaların, Ermeni diaspora söyleminden ayrı kalabilmesinin önündeki tek engelin TC devletinin söylemi olduğunu söylerken, aslında milliyetçiliklerin son kertede birbirine benzediğinin altını çiziyordu. Bu konferans bu uçların arasında ezilmeden yaşamaya çabalayan görüşlerin çoğunlukta olduğu bir konferanstı.

İletişim kol geziyordu

Elif Şafak’ın Zabel Yesayan’ın yaşamından yola çıkan tebliği son derece iyi hazırlanmıştı. Özellikle de ünlü yazar Kurt Vonnegut Jr.’a atıf ile vardığı sonuç, konferansta geçilmekte olan olan eşiğin ne olduğuna işaret ediyordu: Özetle, “Ermeni tehciri sonrası bu topraklar birçok açıdan çoraklaştı, renksizleşti. Bizim bunu buradan sürülen ailelere söylemeye, onların da bunu duymaya ihtiyacı var” dedi. Evet, aslında soykırım mı değil mi tartışmasının çok daha ötesinde başlaması gereken bir iletişimin adımı atılmaya başlanmıştı. Bu adım söyleyerek ve dinleyerek atılacaktı.

Konferansta, kişisel tanıklıklar ve öykülerin öne çıktığı epeyce tebliğ vardı. Sosyal bilimlerde bu tür tebliğlere, zaman zaman yeterince analitik olmadığı, tekil öykülere odaklandığı için “bilimsel” değilmiş muamelesi yapılır. Fazla anı ve gözyaşı ile bilimsel analiz yanyana gelmez diye bir kanı vardır. İtiraf etmeliyim ki, siyaset bilimci formasyonumun etkisi ile olsa gerek benim de genel olarak düşüncem bu yöndedir. Ancak bu konferansta ben de kendi namıma bu tür öykülerin ne denli önemli olabileceğine bizzat şahit oldum. Çünkü ancak anı ve öyküler ile “iletişim” başlayabiliyor. Açılımın anahtarı ise bu iletişimde saklı.

İletişim, yaşadığımız dönemin anahtar sözcüğü. İçinde hem söylemek hem dinlemek var. Herhalde iletişim ile uzaktan yakından alakası olmayan yegâne şey de basın ve medyanın insanları maruz bıraktığı ve futbol karşılaşması şeklinde tasarlanan münazaralar. Oysa iletişimin içinde kazanan ya da kaybeden yok. Bu konferansta dinlediğim biyografi, anı ve şahitlik içeren tebliğler beklenmedik bir açılımın anahtarı oldu. Ben bu konferansta bu tür tekil hikâyelerin gücüne, iletişime olan katkısına şahit oldum. Çünkü iletişimin kopuk olduğu noktalarda, onu yeniden tesis etmenin yolu “insan” olmaktan geçiyor. İçinde siyaset kuramları da içeren analizlerin ise bundan sonraki aşamalarda devreye gireceğinin sinyalleri çok açık görülüyordu. Bu konferansta, aileleri tehcire maruz kalan Ermenilere, Sabancı Üniversitesi’nden Dr. Ayşegül Altınay’ın ifadesiyle “Evine, evimize hoşgeldin” denildi. Agos gazetesinden Hrant Dink, Fransa’dan kalkıp Sivas’ta yaşadığı köye dönüp orada vefat eden bir Ermeni ninenin hikâyesini anlattıktan sonra, “Evet, Ermenilerin bu topraklarda gözü var ama alıp götürmek için değil, gelip de dibine girmek için” dediğinde, artık salonda iletişim ile kastedilen duygunun zirvesine çıkılmıştı.

Konferansın ikinci gününün sonuna doğru, ilk gün konuşmaları sık sık bölerek, konferans katılımcılarını terörist olmakla suçlamaya varan sözler söyleyen ve bu yüzden de gazetelerde bolca fotoğraflarını gördüğümüz davetli hanımefendinin Hrant Dink’e sevgiyle sarıldığını gördüm. İşte iki gündür önyargılar ile geldiği toplantıyı izlemiş ve sonunda o da herhalde havada asılı duran iletişim ağının ucundan yakalamaya karar vermişti. İlginç olan, Hrant Dink ile hanımefendi sarılırken, soru sormak yerine korsan tebliğ sunmaya çalışan muhalif bir beyefendi, “Beni neden konuşturmuyorsunuz” diye bağırıyordu. Oysa bir önceki oturumda, iletişim vanaları doludizgin açılmış iken, iki gündür gözlerini kapılardan ve katılımcılardan ayırmayan ve son derece başarılı bir “koruma” gerçekleştiren güvenlik görevlilerinden biri konuşmacıların dağıttığı bilgi içeren broşürleri eline alıp sahici bir merak ile okumaya başlamıştı. Artık salonda, güvenlik görevlilerini bile içerisine alan bir iletişim kol geziyordu.

Bu konferans ile demokratikleşme sürecinde bir eşik geçildi. Bunu paylaşan ve bu birliktelikten heyecan duyan bir akademisyen olarak, akşam eve döndüğümde bireyselliğimin ve eleştirel düşüncemin yerli yerinde durduğundan emindim. Konferansa katılanlar, sözünü ettiğim Jonathan Franzen’in yazısında yer alan ve Bush’un 2001’de resmen göreve başlamasını protesto edenlerin, Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin önünde hep bir ağızdan dile getirdikleri bir sloganı (THIS is what dem-oc-racy looks like, THAT is what hyp-oc-risy looks like) söylüyor gibiydiler. Kısacası, demokrasi BURADA yani konferansın yapıldığı salonda, riyakârlık ise ORADA yani konferansa engel olmaya çalışanların bulundukları yerlerdeydi.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: