İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bras d´honneur

Karşılıklı arzunun iyice yıprandığı, karşılıklı güvenin neredeyse kaybolduğu, daha da önemlisi karşılıklı saygı hissinin bile yitirilmeye başlandığı bu ortam, Türkiye’nin AB üyeliğine artan bir şiddet ve edepsizlikle karşı çıkanların yanında, bunu artan bir enerjiyle destekleyenlerin varlığını unutmamıza neden olmamalı

AHMET İNSEL

AB üyesi ülkelerin halklarının sesinin toplu biçimde ifade edildiği yer Avrupa Parlamentosu’dur. Burası yasama erkine sahip olmadığı, bir tür danışma meclisi konumunda olduğu için, siyasal gruplar görüşlerini çok daha açık biçimde ifade ederler. Sırtında yumurta küfesi taşımamanın, sözünün gereklerini yerine getirme siyasal sorumluluğuna sahip olmadan siyasal temsilci sıfatı taşımak bunu mümkün kılar. Bunu dikkate alınca, AB’nin aynı üyelerle birkaç aylık bir zaman aralığı içinde farklı tınıda kararlar alması daha kolay anlaşılır. Hatta aynı gün, Türkiye’nin müzakerelere başlamak için gerekli koşulları yerine getirmesi yönünde çoğunluk kararı veren, ayrıcalıklı ortaklık fikrinin müzakere belgesinde yer alması önerisini reddeden heyetin, diğer taraftan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ve Ermeni Soykırımı’nın tanınması önerilerini oylaması da izah edilebilir. Türkiye’ye açıkça hayır demeden ama Türkiye toplumunun üye olma azmini zaman içinde yıpratacak tuzakları gönül huzuruyla yerleştirmektir bu.

Dekadans

AB toplumlarının bir tür serbest tartışma kürsüsü olan bu mekânda, yapılanlardan çok söylenenlerin bir anlamı var. Bu nedenle AP’nin genellikle sol ve yeşil kanadında (bunlar içinde de karşı örnekler var) yer alan milletvekillerinin sorunu artık Türkiye tartışması değil, AB’nin ne olduğu, ne olmak istediğidir. Ne olmayı sadece Hıristiyanlık konusu etrafında değil, yükselen bir medeniyet mi yoksa artık çökme eğilimine giren, iktisadi alanda olduğu kadar kültürel alanda ve dünyadaki konumlanışı itibarıyla gerilemeyi yaşamaya başlayan bir medeniyet evresinin tezahürleri mi olduğunu bugün tartışıyorlar.

Bu tartışmalar sırasında Fransız sağının mümtaz vekillerinin bu dekadansın en ileri örneklerini vermesine hayret etmek safdillik olur. Fransa’da iktidar partisi olan İktidardaki Halk Hareketi’nin (UMP) 43 üyesi, Cumhurbaşkanı Chirac’a yaptıkları ortak çağrıda, “Türkiye ile müzakerelerin açılması fikrinden çok büyük tereddüt ve hatta samimi bir nefret duyduklarını” ifade ettiler. Türkiye’nin üyeliğinden değil, Türkiye ile üyelik müzakerelerinin başlamasından samimi bir nefret duyma durumunda olan bu sayın milletvekillerinin ruh hali ciddi bir dekadansın dışavurumu değil midir? Bir ülkeye, bir topluma karşı samimi de olsa (ayrıca samimi olmayan nefret ne demektir?), böyle bir nefret hissiyle dolu olabilmek için bu ülke ve toplumla ilgili çok ağır bir travmanın yaşanmış olması gerekir. Ya da Cohn-Bendit’in işaret ettiği, ırkçılıkla bilinçaltının dağlanmış olması.

Fransa’nın artık Avrupa’nın hasta adamı olarak değerlendirilmesi gerektiği fikrini, 17 Aralık zirvesi öncesinde bir Fransız devlet televizyonu kanalında ifade ederken, Avrupa’nın babası konumunu kaybeden veya kendini böyle hisseden zihniyetin yaşadığı travmayı kast etmiştim. Bugün ise çok daha ciddi, çok daha derinden bir dekadansın dışavurumu olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Aynı partiden Françoise Grossetete adlı bir kadın miletvekilinin kullandığı benzetme, işin nasıl pespayeleştiğini göstermesi açısından anlamlıydı. Bu sayın vekil, “Türkiye ile müzakerelere başlamak demokrasiye bir şeref kolu gösterilmesi”dir demiş. Fransızlar “bras d’honneur/şeref kolu” tabirini, bizim sağ başparmağımızı işaret ve orta parmağımız arasına sokup, sol el avucumuz içinde şaklattığımız işaretin eşanlamlısı olarak kullanırlar. Sağ el, sol kolun pazusunu kavradığı sırada, yumruğu sıkılmış sol kol dikleşir. Bizim, iş büyüdüğünde bacak göstererek yaptığımız o zarif harekete yaklaşır. Bu işaret yapılırken genellikle yanında, “git kendini …tir” gibi bir cümle kullanılır. Zaten işaretin anlamı odur.

Türkiye ile üyelik müzakerelerine başlanmasını, Avrupa’da demokrasiyle alay edilmesi, demokrasinin ırzına geçilmesi olduğu inancını taşıyan bu zihniyet, Türkiye’nin üyelik müzakerelerine başvurma önerisine tam da o işareti yapmanın en uygun cevap olduğunu ima ediyor. Nitekim bugün AB’de Avusturya halkı başta olmak üzere önemli bir seçmen topluluğunun gönlünden geçen budur. Edepleri gereği bunu bu biçimde ifade etmiyorlar. Sinirleri bozulup, edep örtüsü yırtılanlar ise dile getiriyor. AB hakkında benzer hayırlı ve zarif düşünceleri Türkiye’de dile getirenlerle karşılıklı işaretleşiyorlar.

Sinirleri bozulanlar sadece onlar değil. AB Türkiye konusu yakın gündeme gelince kendi kurallarını ve iç tutarlığını da zaman zaman kaybetmeye başlıyor. Kurumsal yükümlülükler ve bu yükümlülüklerin zaman içinde sürekliliği ilkesinin Türkiye konusunda birçok kez kazaya uğramasına şahit olduk. Korsan girişimlerle son anda kararlara konuyla ilgisi olmayan önerilerin sokulmasına, üyelik şartları listesine keyfe göre her gün bir yenisinin eklenmesine, AB’nin Türkiye’ye veya KKTC’ye karşı yükümlülüklerine sıra gelince riyakâr bir çaresizlik tebessümünün yüzlerde yer almasına alıştık. AB daimi temsilciler toplantısına sunulan katılım ortaklığı belgesi taslağına, AB’nin üçüncü ülkelerle ilişkilerini düzenleyen bir fıkraya Türkiye’nin AB üyesi ülkelerin uluslararası kuruluşlara girmesini engellemeyeceği maddesini, parantez içinde eklemek bu türden bir korsan girişimdi. Daha sonra çıkarmak amacıyla da konsa, bunun korsan biçimde öneri taslağında yer alması, zaten tam bir kayıkçı kavgasına dönmüş olan müzakere tartışmalarında bazı tarafların inandırıcılıklarına indirilmiş yeni bir darbe oldu.

Avrupa şüphecisi

2 Ekim günü Avusturya’nın çağrısı üzerine toplanacak olağanüstü AB Dışişleri Bakanları Toplantısı’ndan Türkiye hükümetinin kabul edebileceği bir öneri metni çıkıp çıkmayacağını bilemiyoruz. Güçlü ihtimal, Büyük Britanya başta olmak üzere, İspanya, İtalya, İsveç gibi ülkelerin desteğiyle Türkiye hükümetinin kesinlikle kabul edemeyeceği aşikâr olan birkaç öneri ayıklanıp top 2006 sonu değerlendirmesine atılacak. Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımanın veya liman ve havaalanlarını bu ülke mahreçli araçlara açmanın müzakerelere devam edilmesi açısından olmazsa olmaz bir koşul olarak getirilmesi, müzakerelerin askıya alınmasını 2006 sonuna atmak demek. Böyle bir önlem, aradaki kısa zamanda Kıbrıs’ta bir mucize olup, Rum tarafının dün söylediğinin yarın tam tersini kabul edeceğine inanmak, buna inanıyor gibi yapmaktan başka ne anlama gelebilir ki? Türkiye’nin, kendisinin de kabul ettiği gibi, hukuki bir değeri olmayan, bir siyasal irade beyanı olmaktan öteye gitmeyen Kıbrıs deklarasyonu yayımlayarak, bu riyakârlığın işini kolaylaştırdığını, ona çok değerli siyasal argüman kılıfı verdiğini de unutmamalıyız. Bu cin fikri hükümetin kulağına fısıldayanlar da aslında o Fransız kadın milletvekilin yaptığı işareti, zaten sinirleri gerili olan AB’ye yapmış olmadılar mı?

Türkiye toplumu içinde AB üyeliğine ilkesel olarak karşı çıkanların yanında, içinde bulunduğumuz dönemde yeni Avrupa şüphecisi ruh dünyası gelişmeye başladı. Avrupalıların bütününün değil elbette ama çoğunluğunun sonuçta Türkiyelileri aralarında görmek istemedikleri inancına dayanıyor bu görüş. Bunu doğrulayacak girişimler de seri atış halinde üzerimize geliyor. Ortalama Avrupalı hakkında Türkiye’de yükselen şüpheciliğin haklılığı tartışılmaz. Bütün Avrupalıları kapsamadığı da. Bu şüpheciliğin riskli yanı, benzer bir ruh halini ister istemez paylaşan ve büyük bir sinir harbinin tam ortasında bulunan hükümetin, masadan kalkan taraf olmasına yol açacak argümanları üretiyor olmasıdır.

Türkiye’nin gereğinde üyelik müzakerelerinin başlanıp askıya alınması, her adımda hiçbir üye ülkeye çıkarılmayan zorluklarla karşılaşması, kısacası yorulması için yokuşa sürülmesi taktiğini birçok AB üyesi ülkenin benimsediğini ya da benimsemeye hazırlandığını biliyoruz. Artık karşılıklı arzunun iyice yıprandığı, karşılıklı güvenin neredeyse kaybolduğu, daha da önemlisi karşılıklı saygı hissinin bile yitirilmeye başlandığı bu ortam, Türkiye’nin üyeliğine artan bir şiddet ve edepsizlikle karşı çıkanların yanında, bunu artan bir enerjiyle destekleyenlerin varlığını unutmamıza neden olmamalı.

Hükümetin müzakere masasını terk eden taraf olması muhakkak ilk anda çoğumuzda bir “oh be!” duygusu yaratacak. O malum işareti gerçekten yapan erkekler (kadınlar o işareti nadiren kullanırlar) veya onu aklından bir şekilde geçirenler Türkiye’de bir an için çoğunlukta olacak. Bu anlaşılır tepkinin ardından, topun gene bizde, kucağımızda olacağını hatırlamak gerekir. Bu nedenle, Türkiye’de hükümetin müzakereler başlasa da bunun kısa zamanda askıya alınabileceğini dikkate alarak stratejiler geliştirirken, müzakere masasını terk eden taraf olmamaya, AB’yi Türkiye’yi dışlayan taraf, Türkiye’ye karşı borçlu taraf konumunda bırakmasının, olası alternatif stratejilerde elimizin AB’ye karşı daha güçlü olmasını sağlayacağı akıldan çıkarılmamalı.

AB kapısının kapanmasının Türkiye’de demokrasi, özgürlük ve paylaşılan bir refah toplumu hedefini imkansız kılacağı düşünülüyorsa, o zaman Türkiye’nin AB’ye üye olması için gerekli yeterli iç dinamiklerden mahrum olduğunu iddia edenlerin haklı olduğunu teslim etmiş olacağımızı unutmayalım. Kendimizi Avrupalılara beğendirmek için değil, barış içinde demokratik, özgürlükçü ve refahın paylaşıldığı bir Türkiye yolunu açmak için AB’ye yönelinmesini savunanların, asli hedefleri bundan sonra da değişmeyecek. İşaret diliyle siyaset yapmanın dayanılmaz hafifliğine kendimizi koyvermeyelim.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: