İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Son Ermeni göçü

Serhan Ada

12 Eylül’ün ışıksız günlerinde
Hatay. Bir arkadaşımla kenti,
derininde akanı sezmeye
çalışıyoruz. Minibüsle o acayip
dağın eteğindeki ilçeye gidiyoruz.
Yerliler ilçenin adını Arapça
söylüyor. Hatay yer adlarının
binlerce yıldır değişip durduğu
bir toprak. İlçe tek bir cadde.
Baştan başa yoksul ve sessiz.
İnsanlarla konuşabilmenin yolunu
arıyoruz. Arapça bilen arkadaşım
bölgeyi iyi tanıyor. Caddedeki
esmer manavla birkaç kelam
ediyor. Sonra Arapça sohbeti
iyiden koyultuyorlar. Ben selam
vermekle yetiniyorum. Hemen
yan sokağa sapıyoruz. Oradaki
berberle de arkadaşım konuşuyor.
Ayrılır ayrılmaz usulca soruyor:
‘Anladın mı?’ Tabii ki anlamadım.
İkisinin de Ermeni olduğunu nasıl
bilebilirdim?

Bunca uzak olduğum ‘Doğu’ ile
ilk kez karşı karşıya kalıyorum.
Lübnan’da okumuş bir Fransız’a
göre daha ‘fransızım’. Bu duygu,
uygarlığına aşina olmama duygusu
yıllar geçtikçe ense kökümden hiç
ayrılmıyor.

ASALA terörünün diaspora içinde
destek ve rağbet gördüğü yıllardı.
Türk diplomatlarının katledilmediği,
saldırıya uğramadığı ay geçmiyordu.
Arşivlerde ‘Şu Ermeni belgelerinin
tümünü toparlasak’ diyen insanlara
rastlar olmuştum. Paris’te diplomat
arkadaşım kız haliyle tabanca taşıma
zorunluluğuna direniyordu. Dizlerinin
üzerindeki küçük çantaya o ruhsuz
demiri koymak istemiyordu.

Hatay üzerinde çalışırken Musa Dağı
olayıyla karşılaştım. Arşivler çoğu
kez aradığınızın dışında şeyler de
gösterir. (Ermeni konferansı’nda
S. Deringil ‘Arşivin boğazına
sarılmamak’ gereğini hatırlatıyordu.)
Hatay arşivlerine bakarken ‘ilgisiz’
konularla ilgilenmeye başladım. Pera
Palas’ın millileştirilmesi, Atatürk’ün
sirozunun seyri ve kamuoyuna
yansı(ma)ması bunlara dahil. Musa
Dağı ise doğrudan Hatay’la ilgili.

Tehcirle sürülen Ermenilerin bir
kısmı güneye, Musa Dağı’na
sığınmışlardı. Arkadaşımla gittiğimiz
ilçenin yaslandığı o acayip ve dik
dağa. Birinci Savaş’ın sonunu orada
beklemişlerdi. Tehlike anında
kayıklara atlayıp Akdeniz’e
açılıvermeyi umarak. Savaşın
sonunda Fransızlar topraklara asker
sokunca onlar da yanlarına
sokuluvermişlerdi. Tıpkı İzmir’de
Rumların Elen ordusu saflarına alkış
tutuşu gibi. Hatay’daki Türklerin ilk
günden itibaren Türkiye’ye katılma
yönünde kararlı oluşunda bunun da
rolü vardır, denilebilir.

İskenderun Sancağı 1939’da
Hatay vilayeti olduktan sonra
On binlerce Ermeni Musa Dağı ve
çevresinde kaldı. Onlar tehcirden
kurtarabildiğimiz son vatandaşlarımızdı.
T.C. onları, özellikle yoksul olanları
tutmak için uğraştı. Sonunda 1940’ta
kitle halinde daha güneye gittiler.
Tam 26 bin 500 kişi. İyi kötü mallarını
yanlarında götürüp belki biraz
tazminat alarak.

‘Ermeni konferansı’nı izlerken aklıma
onlar geldi. Aynı gün Hatay’da
yapılan törensel buluşmaya davet
edilemezler miydi? Belki seneye?
66 yıl sonra. Böylece o boş laf
buluşması da anlam kazanmış olur.

Ermeni Konferansı sonunda ‘Avrupa
ne der?’ tartışmaları arasında yapıldı.
Biz sevdiğimizi ve terk etmeyeceğimizi
gösterdik. Dışarıda onlar vardı. Yumurta
ve domates atanlar vardı. Elleriyle
kurt işareti yapanların yanında D.
Perinçek’in adamları ve Atatürkçü
Düşünce Derneği yöneticileri vardı.
Onlar kendi aralarında bir ‘biz’
olmuşlardı. Ellerde büyütülmüş
İlhan Abi (Selçuk) makaleleri gördüm.
Galiba bir tarih fayını yaşıyorduk.

Polis ilk kez bize bu kadar yakın
durdu. Üstelik elinde cop yoktu.
Alışmamışız, yadırgadık.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: