İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bir konferans ve travmalarımızı aşmak…

Ferhat Kentel

“İmparatorluğun çöküş döneminde Osmanlı Ermenileri” konferansı bitti. Konferansın yapılmasındaki anlam ve içeriğinin yanısıra konferansa gösterilen tepkiler de başlı başına bir anlam taşıyor. Bu tepkilerde iki boyut var ki, haklarında kafa yormadan ve anlamadan konferansın anlamının ve içeriğinin şeffaf ve berrak bir biçimde anlaşılması pek mümkün görünmüyor.

Ancak gene de bu yazıda konferansın bende bıraktığı ve katılımcıların çoğunun da paylaştığını düşündüğüm duygu halini aktarmaya çalışayım. Bilindiği üzere, konferansın yapılacağı Mayıs ayından beri Cemil Çiçek’in sözleri, “milliyetçi” çevrelerin tepkileri, konferansın ertelenmesi, geçtiğimiz hafta yeniden yapılması gündeme geldiğinde son anda mahkemeden çıkan durdurma kararı vs. ender rastlanır bir gerilim ortamı yarattı.

Konferansta konuşulacak olanları bilmedikleri halde tahammül edemeyen çevrelere göre, sanki konferans olursa, Türkiye dibinden dinamitlenecekti. Bu çevreler tarafından konferansın yapılmaması Türkiye’nin geleceği için adeta bir “hayat-memat” meselesi olarak yansıtıldı. Böyle yansıtıldı; fakat yapanlar için, bu konferansın yapılması demokrasi için bir “hayat-memat” meselesiydi ve sonunda yapıldı. Konferanstaki konuşmalar bir bütün olarak düşünüldüğünde, dışarıda yumurta-domates atanların aklının alamayacağı düzeyde barış ve diyalog arayan, zihin açan, dar kutuplaşmalardan çıkılması için büyük bir potansiyele işaret eden bir resim koydu ortaya…

Konferans her şeyden önce çok büyük bir ikilemi aşan bir konferans oldu. Bu konferanstan sonra artık Ermeni sorunu bir “soykırım mı, yoksa sözde soykırım mı?” sorunu değil. Adına ne derseniz deyin; yüzyılın başında yaşanmış korkunç bir trajedi söz konusu… 19. yüzyılın sonunda Avrupa’dan başlayıp, Balkanlara ve Anadolu’ya ulaşan azgın milliyetçilik akımlarının 1. Dünya Savaşı ve İttihat Terakki marifetiyle yaşadığımız toprakları “milletler mezarlığı”na çeviren bir dönem… Almanlarla işbirliği yapıp, Osmanlı’ya “ihanet eden”, insanları “nüfus mühendisliği” vahşetiyle oradan oraya hallaç pamuğu gibi atan bir kadronun damgasını vurduğu bir dönem söz konusu. Türk’ün, Kürt’ün, Gürcü’nün, Rum’un, Ermeni’nin ve başkalarının birbirine kırdırıldığı, sürüldüğü bir dönem… Kendi vatanlarını koparıp gidenlerden sonra gidecek yeri olmayanların tepesine en acımasızca binen komitacı bir zihniyetin onulmaz yaralar açtığı bir dönem…

O dönemde, adına ne derseniz deyin, -“kırım”, “tehcir”, “katliam”, “facia”, “sözde” ya da “sözde olmayan soykırım”- Edirne’den Van’a kadar bugünkü Türkiye sınırlarına tekabül eden topraklarda yaşayan Ermenilerin yüzbinlercesi rakamlar, oranlar hesaplanarak, çöllere sürüldü, kurda, kuşa, açlığa, eşkıyaya teslim edildi, yokedildi. İstendiği kadar “Ermeni çetecilerden” bahsedilsin; gerekçesi ne olursa olsun; sanatçısı, zanaatkarı, aydını, yoksul köylüsü, doğulusu ya da batılısı, savaş bölgesindeki ya da dışındakiyle, kadını ve çocuğuyla yokedildi.

İşte konferansta dile gelen görüşler ve ortaya çıkarılan bilgilerden yukarı doğru yükselen bir duygu hali belirginleşti. Türk düşmanı radikal milliyetçi Ermeni diasporasının, her sorun karşısında geriye dönerek rötuşlar yapan Türkiye Cumhuriyeti devletinin resmi ideolojisinin dayattığı cehennem kutuplaşmasının ötesinde; stratejik çıkarlar, soğuk, insansız politikalar üretmek yerine; şimdiye kadar konuşulamayan, konuşulmadıkça derinleşen bir travmanın aşılabileceğine dair bir duygu haliydi bu…

Bugüne kadar gelen bu travmayı artık bugün aşmak gerektiğini, bunun için tarihimizle barışmayı amaçlayan konferansın bu duygusu, tarihimizdeki tüm insanları hissedebilmenin mümkün olduğunu gösterdi.

O günden bugüne Ermeniler, varlıklarını sürdürebilmek için, sadece görünmez kılındılar; topu topu 60-70 bin can kaldılar. Bu nedenle Ermenileri hissetmek önemliydi; ancak Ermenileri hissetmenin sadece onlara yapılacak bir iyilik olmadığı anlaşıldı. Çünkü, bu memlekette adam gibi, korkmadan yaşayabilmek için onların buna çok ihtiyacı vardı ama bunun yanısıra bu memlekette kendilerine Türk diyen insanların da bu travmayı aşmaya ihtiyaçları vardı. Çünkü içinde Ermeniler olsun olmasın, yüzyıldır aynı sorunları taşıyoruz… Dibine kadar hastalıklı, şizofrenik; kendini ancak düşmanlarla üretebilen, her aşamada yeni düşmanlar bulan, dünkü kardeşini komünist, şeriatçı, bölücü, kansız, hain diye yaftalayarak hayat damarı bulmaya çalışan zihniyetler hepimizin içine şu veya bu ölçüde sinmiş durumda…

Hemen yanı başımızdaki insanı tanımaya, dinlemeye, duymaya çalışmak yerine ondan korkuyoruz. Korktukça önyargılar üretiyoruz. Önyargılar ürettikçe onu düşman belliyoruz ve o bizi öldürmeden, biz onu öldürmeye soyunuyoruz.

Bugünü, bugünkü travmalarımızı, unuttuğumuz belleğimizi çözmek için konuşmak isteyen bu konferans, “insanı” düşünmek yerine kafa sayısı, ölü sayısı tutan; insanı feda edip, tarihsel bilgiyi devlet ya da milliyetçilik stratejilerine malzeme yapan bir anlayıştan sıyrılmaya çağıran bir konferans oldu.

Belgeleri ötekini yenmek, mat etmek için kullanılacak kutsal malzemeler ya da silahlar olarak kullanmak yerine, belgeleri birbirleriyle ve bugünle ilişkilendirmek, bugünden çıkarak değerlendirmenin ne kadar önemli olduğunu gösterdi konferans. Çünkü o belgelere biz ancak bugünden bakabiliyoruz; hiçbir zaman o belgelerin tam olarak içine giremeyeceğiz. Bu nedenle sadece belgenin kendisi önemli değil; o belge bugünle birlikte anlamlı… O belge bugünü anlamamızı; bugün ise o belgeyi anlamamızı sağlayacak…

Kuşkusuz konferans buraya kadar anlatılanların çok daha ötesinde zengin bir içeriğe sahipti. Bu küçük köşeye sığamayacak olan içeriği en yakın zamanda kitaba dönüşecek. Ancak öte yandan, konferansın çizdiği resmin yanısıra, konferansa gösterilen tepkileri anlamaya çalışmak bugün için oldukça anlamlı görünüyor. Onu da haftaya bırakıyorum…

29 Eylül 2005, Perşembe

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: