İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Vakur olmak

Güneri Cıvaoğlu

Tam üyelik görüşmeleri daha başlamadan AB ile köprüler atılırsa, Türkiye “aday ülke” statüsünde kalır.

Bir süre sonra koşullar değişirse, sadece “aday” olarak yola devam edebilir.

Önüne gene “imtiyazlı ortak” seçeneği konabilir.

Oysa…

3 Ekim’de tam üyelik görüşmeleri başlar, bir mesafe alınır ve o zaman “çömlek patlarsa” durum farklıdır.

Koşullar değiştiğinde Türkiye görüşmelere kaldığı yerden ve “tam üyelik yolunda” devam eder.

O halde…

Ayranlar kabarmasın, alınan bunca yol boşuna olmasın.

Öfke seli, sağduyuyu boğmasın.

3 Ekim virajını Türkiye mutlaka almalıdır. O viraj alındıktan sonra gerekiyorsa, “buraya kadardı” denir.

…………….

Dün AB Parlamentosu’ndaki oylamada Kıbrıs’ın tanınması, Ermeni soykırımının kabulü gibi duyarlı konularda “eksiler” var ama… Asıl önemli olan “imtiyazlı ortaklık” önergesinin reddi.

Görüşmelerin yol haritasını oluşturacak “Çerçeve Belge”de, “imtiyazlı ortaklık” seçeneğinin yer alma olasılığı artık çok azalmıştır.

Böylece görüşmeler “tam üyelik” hedefine odaklanmış olacak.

Kıbrıs’ın tanınması ve Ermeni soykırımının kabulü -belki- bir formülle “Çerçeve Belge”ye sızabilir ama bunun şekli ne olabilir?

“Tavsiye” ifadesi başka… “Koşul” başka…

Birincisi, yani, “tavsiye,” ortamı sertleştirse de “kopma” gibi dramatik bir sonuca uzanmaz.

İkincisini ise, Türkiye’de -AKP dahil- hiçbir iktidar kabul ederek AB ile görüşmelere başlayamaz.

Bunu yapmak hükümetin intiharı olur.

Yeni gelecek hükümetler de böyle bir koşulu benimsemeyi akıllarından geçiremezler.

AKP, her iki konuda da yapabileceğinin son sınırına gelmiştir.

Gerçekten…

Diğer 9 yeni üye ülke ile birlikte Güney Kıbrıs’ı da kapsayan -ve limanları, havaalanlarını da açacağı zaten belli olan- Ek Protokol’ü imzalamıştır.

Yargıya rağmen hükümet katkısıyla Ermeni semineri, hemen hemen tamamı “soykırım” iddialarının içinde ya da teğetinde bulunan isimlerle toplanmıştır.

Başbakan’ın ağzından “Kürt sorunu” söylemi de -ekstradan- dile getirilmiştir.

Bu kadarı bile hükümetin iç politikada sırtına “ateşten gömlek” giymesine yetmiştir.

Daha fazlasını yapamaz.

Hiçbir hükümet de yapamaz.

Çoğunluğu -hâlâ- sağduyulu saflarında oldukları izlenimini veren AB karargâh kurmayları, bunları görüyor olmalılar.

O nedenle, Türkiye’de hiçbir iktidarın “EVET” diyemeyeceği duyarlı iki “tanıma” konusunu -özellikle ikincisini- “koşul” olarak “dayatmak” gibi vahim bir yanlışa düşecekleri sanılmamalı.

……………..

Şu aşamadan sonra, Türkiye’nin artık yapabileceği fazla bir şey yok.

“Vakur” tavrı koymak yeterlidir.

Bu da son esneklik marjlarını mayınlayan “tehdit” politikası değildir.

Hele “Kırmızı çizgi” gibi, Kuzey Irak için söylene söylene -ne yazık ki- “aşınmış” ve inandırıcılığını büyük ölçüde kaybetmiş söylemler etkili olmuyor.

……………..

Ya 3 Ekim’de güneş, AB’nin kapalı kapısı üzerine doğarsa?..

Kemal Derviş Göcek toplantısında söyledi; “Türkiye AB’nin karar sürecinde yer almayacaksa, B planını hazır tutmalıdır.”

Ancak çok sonraları, başka çare kalmazsa, bu formül düşünülmeli.

Köprüleri “tam” atmadan önce, siyasetin altın kuralı hatırlanmalıdır.

“Çözüm görünmüyorsa ertele…”

Türkiye, “bu dosyayı, bir müddet sonra yeniden açmak üzere, süreci -karşılıklı- dondurmayı” önerebilir.

İngiltere, İspanya gibi ülkelerle dahi böyle krizler ve zaman zaman “ara dönemler” yaşandıktan sonra, görüşmeler yeniden kaldığı yerden başlatıldı… Türkiye de, makas değiştirmek yerine önce “yolda mola” verebilir.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: