İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Ülkemizin AB´ye girmesi için elimden ne gelirse yaparım

25.09.2005 / Müge Akgün / Söyleşi

Türkiye Ermenileri Patriği Mesrop II ‘Ermenistan-Türkiye ilişkilerine baktığınızda iyi demek zor. Her iki tarafın da kompleksleri var ve terapi gerekiyor. Türkler de Ermeniler de tarihten gelen zorluklar nedeniyle çok alıngan’ diyor.

Türkiye Ermenileri Patriği Mesrop II’yi yıllar önce Mesrop Mutafyan olduğu, aile soyadını kullanabildiği günlerde tanımıştım. Gençliği, bilgisi, yaşama sevinci, insanlarla ilişki kuruş biçimi ve tevazusu ile beni çok etkilemişti. Olaylara bakışı, her türlü ayrımcılığa karşı tutumu, önerdiği çözümler ve sağduyusuyla farklı bir din adamı ile karşı karşıya olduğumu düşünmüştüm.

Yıllar içinde ve Patrik olduktan sonra bu duygularım hiç değişmedi. İki hafta kadar önce Yeni Şafak gazetesinde akrabalık ilişkileri ile ilgili magazinsel sorulara verdiği cevaplar da onun körüklenen etnik ve dinsel ayrımcılığa ne denli karşı olduğunu gösteriyordu.

Patrik Mesrop II aynı mahallede, yan yana evlerde, kimi zaman aynı aile içinde insanların kendi inançlarını koruyarak hayatını ve sevgisini paylaşabileceğini dini çarşıya çıkarmanın, siyasallaştırmanın anlamsızlığını her zamanki nezaketi ve sabrı ile anlatıyordu. Bizim sohbetimizde ise hiç bunların söz konusu olmadı. Bizleri farklılıklarımızdan çok paylaştıklarımız, birlikte yapabileceklerimiz ilgilendiriyor.

Sohbetimizi dün başlayan “İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri” konferansının talihsiz bir mahkeme kararı ile askıya alınması haberinden önce gerçekleştirmiştik. Eminim ki fikrini sorsam, işte tüm bunlar için birlikte bir şeyler yapmalıyız, anlayışlarımızı tekrar gözden geçirmeliyiz, ülkemize çatışma yerine uzlaşma kültürünü yerleştirmeliyiz diyecekti…

Din adamlığına uzanan öykü nasıl başladı? Küçük yaşlarda planlanmış bir şey miydi?

Hayır, hiç planlı değildi. Din denince aklıma gelen ilk şey anneannem Verjin Hanım’ın o zaman bana kocaman gelen cüssesidir. Demek ben çok küçükken olmalı… Elimden tutar, mezhep farkı gözetmeksizin kiliseden kiliseye çekiştirirdi beni. “Otur!”, “Ayağa kalk!”, “Haç çıkar!”, “Der Baba’nın elini öp!” gibi komutları hala kulağımda sanki. Ama ayin olarak anımsadığım ilk deneyimim Ermeniceydi. Hangi semtin kilisesinde olduğunu şimdi bilemiyorum. Sonra Babam Onnik, beni önce Taksim’deki, sonra da Balıkpazarı’ndaki kiliselerin çocuk korolarına yazdırdı. Ailemizde tüm yortular kutlanırdı, akrabalar her fırsatta bir araya gelirdi. Lisedeyken kiliseden biraz uzak kaldım. Protest yılları herhalde.

Sonra Memphis Üniversitesi’ndeyken felsefe ve teoloji çok sarmaya başladı. Sonra ruhani pederim olan Patrik Şınorhk’u tanıdım. Yaşayan bir azizdi. Bir dizi hem acı, hem mutlu olay yaşadım. Sonra bir de baktım, dize gelmiş, 23 yaşımda rahip oluvermişim.

Patrik seçimleri sırasında pek çok çevre şüpheyle yaklaştı ama buna karşılık siz Türkiye’nin hem AB ile olan ilişkilerine hem de kendi tarihini daha iyi anlamasına yardımcı oldunuz. Kısaca anlatır mısınız neler yaptınız bu süreçte?

Şüpheciler her yerde, her zaman oldular, bugün de varlar. Onlara alıştık artık. Bana gelince, ben özel bir şey yapmadım. Yani benden önceki patrikler gibi ne gerekiyorsa onu yaptım. Yanılmıyorsam yedi yıl zarfında 28 kilise ve 12 okul onarımdan geçti, Patrikhane külliyesi restore edildi, çeşitli rütbelerde zar zor 12 din görevlisi yetiştirildi ve takdis edildi, her kesimle diyalog temasları sürdürüldü, yabancı misyonlarla temas sağlanarak ülkemizin AB ile olan ilişkilerine sayıca en büyük yerel Hıristiyan grup olarak destek verildi, toplumdaki yoksullar için özel çalışmalar yapıldı, Anadolu’daki yerel Ermeni grupları göz ardı edilmedi, mümkün oldukça din görevlileri tarafından ziyaret edildi… Ne bileyim, olağan görevler işte…

Cemaatin ve vakıfların karşı karşıya kaldığı sorunlar çözülüyor mu? Bugün ne gibi sorunlar var gündemde, bu sorunların çözümünden umutlu musunuz?

Bazıları çözüldü, ya da çözülüyormuş gibi. Öyle kanun, yönetmelik yazmakla ya da değiştirmekle olmuyor böyle şeyler. Onları uygulayacak olan bürokrat ve memurların kültür ve eğitim seviyesi de önemli. Uygulamayı göreceğiz ki, bir şeylerin değiştiğini kanıksayalım.

Cemaatin en önemli sorunları, herhangi bir ülkedeki başka azınlıklarla aynıdır. Üç başlıkta toplamak mümkün. Bir, azınlık okullarının sorunları. Bu okullara Ermeni dili, din ve kültür öğretmenleri yetiştirme olanaklarının sağlanması gerekir. Dünyadaki her çağdaş ülke, azınlıkların dilini, kültürünü, müziğini koruma altına alıyor, geliştirmek için yeni projeler bile üretiyor veya o tür projelere destek sağlıyor. İki, 65-70 bin kadar Türkiye Ermenisi var. 30 bin kadar da Ermenistan Ermenisi olduğu söyleniyor. Yani en az altmış din görevlisine ihtiyaç varken, bugün ben dahil sadece 25 kişiyiz. Zor yetişiyoruz. Din görevlisi yetiştirilebilmesi için gayrimüslim dinleri kapsayacak bir üniversite fakültesine ihtiyaç var. Üç, vakıfların okul ve kiliselere maddi kaynak sağlayabilmeleri için, yeni mal edinebilmeleri, ellerindeki malları da rahatça kullanabilmeleri gerekir. Özellikle vakıflar mevzuunda, yeni vakıflar yasası inşallah bir rahatlama getirir. Ama umutluyum.

Türkiye’nin AB üyeliği için de gördüğümüz kadarıyla yoğun çaba harcıyorsunuz, neler var programınızda?

Türkiye’nin AB üyeliği süreci sayın hükümet yetkililerinin görevi, benim değil. Ancak bu süreci destekleyen bir vatandaş olarak yapabileceğim bir şey varsa doğal olarak yaparım. Nitekim, daha önce AB parlamenterlerine ve AB yöneticilerine mektup yazdık. 2003 Kasım ayında Avrupa başkentlerine bir iyi niyet gezisine çıkarak ilgili bakanlarla ve liderlerle görüşmelerde bulunduk. Bizimle temasta bulunan ruhani veya sivil her Avrupalıya bu konuda telkinde bulunuyoruz. Yani vatandaşlık bilinciyle yapmamız gerekenleri fazlasıyla yaptık ve yapıyoruz. Zaten bu konuda önemli olan benim değil, devletimizin programında ne olduğudur.

Türkiye Ermenistan ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şu son 14 yıllık sürece baktığımızda, iyi demek zor. Türkiye-Ermenistan ikili ilişkilerini paralize eden unsurların başında diasporadaki bazı siyasi grupların geldiğini söylemek mümkün. Diaspora demiyorum, çünkü homojen bir kitleden söz etmek olanak dışı. Dahası, Türkler de Ermeniler de tarihten gelen zorluklar nedeniyle çok alıngan. Çok çabuk dolduruşa geliyor ve bazen kendilerini pek akıllı sanıp ama pek de öyle olmayan şeyler yapıyorlar. Türkiye’de çöken imparatorluk kompleksi var. Ermeniler’de de kurban olma kompleksi vardır. Her iki tarafın da terapiye ihtiyacı var. Bugüne değin kültür ve sanat alanında birkaç önemli ikili proje gerçekleştiyse de, bunlar hep özel müteşebbislerin ya da STK’larının dostluk hamleleri oldu. Hükümetler açık destek vermedikleri ya da veremedikleri için süreklilik sağlamak zor tabii. İki ülke arasında açık diyalog sürecinin başlaması, iki komşu ülke ilişkilerinin düzelmesini isteyen herkesin dileği.

Biz dışardan bakanlar bazen Ermeni cemaatinin sizin yönetiminizdeki Patrikhaneden toplumsal konularda geride kaldığını, tutucu olduğunu görüyoruz. Bu hep böyle miydi, yoksa sizin alışılmışın dışında bir din adamı olmanızdan mı kaynaklanıyor?

Bu tespitinizin haklı olduğunu söylemek zor. Türkiyeli Ermeniler çok heterojen bir yapıya sahip. Tutucular, mürteciler olduğu kadar, gayet liberal, aydın, çağdaş ve ufku geniş insanlarımızın olduğu da bir gerçek. Yani toplumun yapısı genellendirmeye uygun değil. Muhakkak ki, her kesit hakkında olduğu gibi, toplumda Ermeniler hakkında da stereotipler, önyargılar ya da sanılar vardır. Sonra Ermenilerin de kendileri hakkında bilimsel verilere dayanmayan önyargıları ve sanıları olduğu inkar edilemez. Bana sorarsanız, kırsal kesimden İstanbul’a gelip yerleşen Ermenilerin büyük bir bölümünün kentli sayılabilmesi için belki en az bir kuşak daha geçmesi gerekiyor.

Ama bu genelde kentteki her kesim için geçerli olan bir şey. Kırsallıktan kentliliğe geçiş sürecinde bulunanlar, ki sayıları hiç de az değil, genellikle yarım yamalak öğrenim görmüş, değer sistemi oynamış, yerine oturmamış kişiler. Kentli sayılabilecek kesimin ise gayet progresif olduğunu düşünüyorum. Gençlerimizin özellikle bir yanda Türk millî eğitim politikası, medya ve kamuoyundaki Ermeni imajı; bir yandan kendi dinsel, kültürel, etnik ve kalıtsal öz değerleri; diğer yandan da evrensel değerler arasında bocaladıklarını, bazen bu nedenle bir kimlik bunalımı yaşadıklarını düşünüyorum.

1641 yılından beri Kumkapı’daki yerinde olan Patrikhanenin restorasyonu bitti mi?

Büyük işler çoktan bitti. Neredeyse iki yıl olacak. Ancak hala devam eden küçük işler var. Restorasyon bitmez ki!

Patrikhane resmen tanınmasa da 544 yıldır var

Patrikliğin kurumsal kimliğinin tanınması ile ilgili sorunlar vardı, bu sorunların aşıldığını söyleyebilir miyiz? Çözüm yoluna girdi mi?

İstanbul’da zaten Doğu Roma döneminden beri Ermeniler hep vardı. Bizans döneminde Ermeni din adamları da vardı. Patriklik makamı ise 1461 yılında Fatih Sultan Mehmet’in iradesiyle oluşmuş. 544 yıldır kök salmış, tarihten gelen kendine özgü bir saygınlığı var. Dünyanın tanıdığı bir kuruma tüzel kişilik tanımışlar, tanımamışlar doğrusunu isterseniz bir şey fark etmez. Tanımayanın ayıbı, bizim değil. Ama bu kurum nasıl tanımlanır? Görev esasları nedir? Ne yapar? Bunları tanımlayan bir belge olsaydı, hiç olmazsa her şey daha çağdaş bir görünüm alırdı. Türkiye’ye yakışırdı. Herhangi bir çözümden haberimiz yok. Yönetileni bilgilendirme, nedense bürokrasi tarafından hala küçüklükmüş gibi görülüyor ülkemizde. Halbuki bu komplekslerin artık aşılması gerekirdi.

Beatles, Tanju Okan, Haçaturyan dinlerim

Genç bir Patriksiniz, nasıl dinlenirsiniz, müzikle aranız nasıldır? Bir Patrik canının istediği yerlere gidebilir mi?

Dinlenmek mi!? Nerede? Gerçek anlamdaki ilk tatilim geçen yılın Eylül ayındaydı. Bir kaza ve akabinde bir büyük, iki küçük operasyon geçirmiştim. Hafife alanlar olduysa da, terör tehdidi bile yaşamıştık. Kısacası zorunlu bir hava değişimiydi. Her yıl bir ay böyle dinlenmem gerek diye düşündüm o zaman, ancak olmuyor, işler bitmiyor, kadromuz çok az. Din görevlisi olduğumuz için, yedi gün görev başındayız, örneğin bizde hafta sonu tatili mefhumu yok. Akşam odama çekildiğimde kitap okumak, ya da randevular dışında ofiste çalışırken müzik dinlemek beni dinlendiriyor. Tabii yolun yarısını çoktan geçtiğim dinlediğim müzik türünden belli olur. Hala Carly Simon, Carole King, Beatles, Shirley Bassey, Frank Sinatra, Tanju Okan dinlerim; klasik müzikten Mozart, Vivaldi, Johann Strauss, Çaykovski, Haçaturyan; Ermeni folk şarkılarını, klasik Türk müziğini, fasıl sever, dinlerim…

Patrik II. Mesrop kimdir?

1956’da İstanbul’da doğan Mesrop Mutafyan Taksim Esayan Ermeni İlkokulunun ardından Nişantaşı İngiliz Erkek Lisesi ve Stutgart Amerikan Lisesinde okudu. Amerika’da lisans eğitimini University of Memphis’de sosyoloji ve felsefe okuyarak tamamladı. Yine Memphis’de Teoloji sertifika programını tamamladı. 1979 yılında Beyoğlu Üç Horon Ermeni Kilisesi’nde Rahip oldu. Hebrew University of Jerusalem’de Eski Ahit, tarih ve edebiyat konularında yüksek lisans yaptı. Bu yıllarda Kudüs Ruhban Okulu’nda öğretmenlik yaparak Eski Ahit ve İngilizce dersleri verdi. Askerlik görevini Burdur’da yaptı. Sırayla Rahip, Üst Rahip, Baş Rahip, Episkopos, Başepiskopos payelerini aldı. 1988-89 yılları arasında Roma St. Thomas Aquinas Üniversitesi’nde Dinlerarası İlişkiler Teolojisi alanında yüksek lisans yaptı. 1990 yılında Patrik Vekili olarak tayin edildi. 1998 yılında da 84. Ermeni Patriği olarak seçildi. 2002 yılında Baltimore St. Mary’s Üniversitesinde Dinlerarası Diyalog doktorası yaptı. Ermenice ve Türkçe’nin yanı sıra İngilizce, Fransızca ve İtalyanca ve İbranice dillerini de kullanmaktadır.1998 yılından itibaren İsrail, Ermenistan, Vatikan, ABD, Almanya, İtalya, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Belçika, Lübnan, İsveç ve Bulgaristan’ı Türkiye Ermenileri Patriği olarak ziyaret etti.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: