İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Kurt ulur, kervan yürür…

Raffi A. Hermonn

Elhamra pasajındaki ‘Karşı Sanat Çalışmaları’ galerisinde düzenlenen, 6/7 Eylül 1955 olaylarıyla ilgili ‘Tümamiral Fahri Çoker’ arşivi sergisinin açılışında meydana gelen olayları Sağır Sultan bile duydu. Sağ olsun, tüm basın ilgilendi, olayları kınadı. Buna rağmen, ‘anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az’ misali, 12 Eylül Pazartesi günü olayların tekrarlanmasına ramak kaldı…

Bilgi Üniversitesi, 12 Eylül günü, aynı konuda bir panel düzenledi. Masanın etrafında ‘ağır toplar’: Murat Belge, Ayhan Aktar, Rıdvan Akar, Zafer Torak ve toplantıyı yöneten Mete Tunçay. Tümü hem kamu oyunun hem de bilim çevrelerinin saygısını kazanmış akademisyenler. Aralarında genç araştırmacı, ‘Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikası Bağlamında 6/7 Eylül Olayları’ kitabının (aynı zamanda doktora çalışması) yazarı Dilek Güven’i de görmek isterdik, ancak nedense yoktu. Herhalük‰rda, panelde, çalışmasının sözü sık sık geçti ve konuşmacılar işinden sitayişle bahsetti.

Profesörler konuşurken, dinleyiciler arasına karışmış bulunan bir avuç kişi de, hariçten gazel okuyarak ‘bu ülkenin sahipsiz olmadığını’ ispata koyuldular.

Konuşmacıların sözünü keserek ve onlara hakaret ederek -hedef özellikle Murat Belge idi- ortalığı karıştırmak, havayı bozmak istediler. Beceremediler. Önce ihtara muhatap oldular, sonra dışarı çıkarıldılar hatta tartaklandılar.

Zannedersem istedikleri de oydu: Tartaklanmak. Böylece gazetelerde resimleri çıkacak, arkadaşları ‘gazalarının mübarek olmasını’ temenni edeceklerdi. Bence olaylara sebep oldukları her iki durumda da, istemeyerek, kendileri için acı bir gerçeği ortaya koydular: Kafadarları 1955 olaylarında yüz binlerle hesaplanırken, kendi sayıları, bir elin parmaklarında sayılabildi! Geçen yıllar onlara da yaramadı. Bizler, yani Rumlar, bu dönem içerisinde yüz seksen binden bin sekiz yüzlere düştük belki, ama, onlar da niceliklerinden büyük zayiat vermiş, bana kalırsa nitelik açısından da büyük kayıplara uğramışlardı.

Tüm bağırıp çağırmalara, provokatif eylemlere rağmen, Türkiye Avrupa yolunu almış yürüyor. ‘Yerinde say’, ‘geriye dön’, ‘sağa, sola dön’ komutları artık kolayca muhatap bulmuyor. Aydını, işçisi, işadamı, yatırımcısı, çalışanı hatta işsiziyle, ülke ‘muasır medeniyeti’ elden kaçırmama kararında. Eğri oturup doğru konuşmak icap ederse, asıl ‘Atatürkçü’ de onlar. Diğerleri, müktesep hak olarak gördüklerini ilelebet muhafaza etmek çabasında.

Bu arada, bazılarının ‘şer ittifakı’ olarak nitelediği -tabiri caizse- ‘Milliyetçi Enternasyonal’, yurt içindeki Avrupa Birliği düşmanlarına Avrupa’dan yardım elini uzatmayı unutmuyor. Olsun! Hepsi nafile bizce. Irmak kolay kolay tersine dönmüyor.

Yazımı bitirmeden, Bilgi Üniversitesi’ndeki etkinlikte, bana da ‘dışarıdan gazel okutan’ bir olayı kaydetmeden geçemeyeceğim. Yanımdaki koltukta oturan bey, Murat hocaya ısrarla: ‘Batı Trakya’yı da anlat’ diye bağırmaya başladı.

Dayanamadım ben de araya girdim. Daha üç ay önce Gümülcine’de, oradaki Türk azınlığı temsilcileriyle bir araya geldiğimizi, gerek İstanbul Rum’u gerekse Batı Trakya Türkü olarak dertlerimizi, sorunlarımızı, rahatlıkla dile getirdiğimizi, kimsenin sözümüzü kesmediğini belirttim. Batı Trakyalı İbram Onsunoğlu’nun Leyla Tavşanoğlu’na verdiği, Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan demeci okumalarını önerdim (Beyoğlu Gazetesi okuyucuları ilgili yazımı anımsayacaklardır).

Bu ‘dışarıdan gazel okuma’ densizliğim için sayın panel mensuplarından, bu sayfadan bir kez daha özür dilerim.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: