İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bir gariplik var…

Umur Talu

Soykırım olmadığını ispat etmenin bir yolu da, olmuş olabileceğini tartışıyor olabilecekleri dövmek olabilirdi.

Dün bu yazının yazıldığı saatlere kadar, sövmek varsa da dövmek yoktu.

İyi ki yoktu, çünkü, tartışanı dövenin, tartışmasız haini kırımdan da geçirebileceği tezi güç kazanırdı.

Oysa, domates ve yumurta bu tezi zayıflattı.

Domates ve yumurta hangi tezi güçlendirdi:

Türklerin özellikle bir soyu kırması düşünülemez. Kendi soylarına karşı da epey sakardırlar.

Misal, babası bir Osmanlı paşası…

Yetmedi, babası bir İstiklal savaşçısı…

Yetmedi, babası adını aldığı muharebelerin komutanı…

Yetmedi, babası bu devletin kurucu generali…

Yetmedi, babası Cumhuriyet’in başbakanı, cumhurbaşkanı…

Yetmedi ise, kendisi bu ülkede başbakan yardımcısı…

Yetmedi ise, kendisi bu ülkede bilimsel çalışmaların saygın adı…

“İsmet Paşa oğlu Erdal İnönü” de menemenlendi.

Yanlış anlaşılmasın, “Menemen” diye büyük harfle yazıp çağrışımlar amaçlamadım; yumurta ile domatesin bir bedende kavuşmasının, biberi eksik de olsa, mutfaktaki adı ve damaktaki tadı “menemen”di kastım.

Tarihin tuğlaları kırılmasın, ülke bölünmesin, kafamız bozulmasın diye yaptırılmak istenmeyen, neticede bir konferans.

Yani insanlar konuşuyor. Tartışıyor.

Ama kendimize, yani bir ve beraberiz ya, içimizden birilerinin tavrından ötürü hepimize de haksızlık etmeyelim.

Bu konferansta konuşulanlardan, daha ne konuşulacağını bilmeden haz etmeyenlerden birçoğu, oraya gidip birilerini hırpalamayı filan düşünmedi.

Onlar, başka bir şeye, başka gerçeklere, başka yorumlara, inançlarına sahip çıkmakla, onda ısrarla etmekle yetindiler.

Daha daha çoğunun ise, fikri yoktu. İlgilenmedi.

Buna karşılık, dostlar, arkadaşlar, arkadaş olmayanlar filan alınmasın ama, şöyle bir durum da mevcut:

Bir şeyin kendi karşıtına dönüşmesi, dönüşebilmesi denen şey.

Yani…

Birileri bir şeyin yapılmamasını namus meselesi addedince…

Başka birilerinin de, onun (salt) yapılmasını namus meselesi sayması.

Yani…

Bir şeyin ne olduğundan, içeriğinden, amacından, katkısından ziyade, bizzat yapılıp yapılmamasının önem kazanması.

Biliyorum; hayatta bazen bu da önemlidir. Lakin, şuna dönüşüyor:

“Karşı-ayin” gibi bir şeye.

“Karşı-cemaat” gibi bir şeye.

Her ayinin ve ayinlerden ayinlere koşan her cemaatin doğal biçimde kendi eylem, söylem ve inanç tarzını kutsal sanması, kutsaması gibi bir şeye.

Ne dediğini, ne diyeceğini, nasıl diyeceğini bildiğiniz kişilerin, daha önemlisi, onları sadece yazılarıyla, kitaplarıyla bilenler tarafından değil, yakından tanıyanlarca da, bir kez de bu ortamlarda dinlenmesi… Birlikte olunması… Sahip çıkılması… Bir konferanstan ziyade, bir dayanışma, bir cemaat, bir “network (şebeke) ortamı yaratılması.

Huysuzluk yapıp her şeye itiraz ediyor, dudak büküyor değilim.

Bilginin, fikrin, sesin mücadelesini yapan herkese şapka!

Lakin, bir şey var sanki ya da bir şey eksik.

Şekil özün, zarf mazrufun önüne geçiveriyor sanki.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: