İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bir bilseler

Gündüz Aktan

Ermeni konferansına ‘tarihi’ demek, katılımcılardan bazılarının zavallı benliklerine verdikleri önemi göstermenin ötesinde bir anlam taşımıyor. Bu konferans, ilki Ermeni diyasporasının hâkimiyetindeki Michigan Üniversitesi’nde yapılmış olan toplantı dizisinin beşincisi. Katılmacılar aşağı yukarı aynı. Söyledikleri de farklı değil. Bir mahkemenin verdiği durdurma kararını büyüterek konferansın önemini abartıyorlar. Üst mahkeme kararı zaten bozacaktı.

Aslında konferansın hiçbir engel çıkarılmadan yapılması çok daha iyi olacaktı. Türkiye’de demokrasi mücadelesi gereğinden uzun sürdü. Bu mücadelede kahraman olmak isteyenlerin yaptığı gürültü yüzünden sorunlar ciddi biçimde tartışılamıyor ve bunların sorunlar konusundaki bilgisizliği ortaya çıkamıyor.

Karşı görüşte olanlar bu toplantılara hiçbir zaman çağırılmıyor. Çünkü bu girişimin gerçek düzenleyicileri karşı görüşleri duymak ve duyurmak istemiyor. Eskiden soykırım iddialarına Amerika’da karşı çıkanları terör tehdidiyle susturmuşlar ve bir kısmını üniversitelerinden attırmışlardı.

Daha sonraları Batı ülkelerinde yapılan konferanslara soykırım olmadığını söyleyenleri de davet etmeye başladılar. Ama konuşmalarına imkân tanımadılar. Sadece soru sormalarına izin verdiler.

Sorular biraz uzayınca da sözlerini kestiler.

Ben ilk kez 2000’de Amerikan Kongresi’nde yapılan bir oturumda 10 dakika konuşma ve birkaç soruyu cevaplama imkânını edindim. Daha sonra İngiliz parlamentosunda 45 dakika konuşan Dadrian’ı takiben beş dakikayla sınırlı bir müdahalede bulunabildim. Ermeniler kadar bizlere de söz verilen tek toplantı Danimarka’da yapıldı ve toplantı sonunda Ermeniler ortak yemeği boykot ettiler.

Bu konferans dizisine katılanların çoğunun Ermeni olaylarını, dolaylı yoldan da olsa, soykırım olarak niteledikleri görülüyor. Ama soykırım tezini, konuyu gerçekten bilenlerin bulunduğu bir toplantıda savunacak özgüvenleri yok.

Soykırım olmadığını savunanların konuşmasına, bazı AB ülkelerinde kanunen, diğerlerinde ise fiilen yasak konulması, basit bir eşitsizlik yaratmıyor. Ermeni soykırımını olmuş bir olay olarak kabul eden bu ülkelerin soykırımı reddedenleri susturmaları, bir ifade özgürlüğü ihlali olarak değerlendirilmiyor. Bu yasak, soykırımı inkârın suç olduğu gerekçesine dayandırılıyor. Buna karşılık bizde soykırım olduğunu söyleyenlerin susturulmaya çalışılması ifade özgürlüğü ve demokrasi eksikliği olarak eleştiriliyor.

Ermeni konferansının düzenleyicileri, soykırım olmadığını söyleyenleri çağırmamakla, bu AB ülkelerinin antidemokratik ve hukuk dışı tutumlarını desteklemiş oldular. Türkiye’de demokrasiyi böyle mi geliştirecekler?

Aslında Ermeni soykırım iddiaları çığırından çıktı. Amerikan başkanının çok sayıda 24 Nisan bildirileri ve soykırım kararlarını tartışan Kongre komitesi toplantılarında Türk dövmenin dayanılmaz hafifliği ilişkilerimizi zehirliyor. Türkiye’nin ‘stratejik önemi’ nedeniyle başkanın soykırım kelimesini telaffuz edememesi, soykırım yapıldığını başka sözcüklerle söyleme sanatının gelişmesine yol açtı.

Bu gayriciddi duruma bir son vermek, her şeyden önce iki ülke ilişkilerinin sağlığı için şart.

Sn. Bush bundan sonraki 24 Nisan bildirisinde soykırım deyimini lütfen kullansın. Sorun tarihten çok hukuku ilgilendirdiğine göre, biz de Amerika’yı ya sözleşmenin 9. maddesine göre Lahey Uluslararası Adalet Divanı’na ya da aynı kentteki Daimi Hakemlik Mahkemesi’ne gitmeye davet edelim.

Amerika ile stratejik ilişkilerimiz, taraflı beyanlara kıyasla, böyle bir davanın yükünü daha rahat taşıyabilir. Ermenistan gibi küçük ve yaralı bir ülkeyle uğraşmayalım. Amerika’yı diyasporanın şantajından kurtaralım.

Bizim revizyonist tarihçiler sorunun çözümüne katkı yapamazlar. Geçmiş bireysel travmaların patolojisini temsil edenler için, her konuda olduğu gibi, önemli olan doğru tarih yazmak değil, Türklerin ne kadar ‘kötü’ olduklarını kanıtlamak. Böyle giderse şimdilik 70 baskı yapan ‘Çılgın Türkler’in 700 baskıya çıkmasını sağlamaktan başka işe yaramayacaklar.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: