İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Arşiv efsanesi

Etyen Mahçupyan

Ermeni meselesi ile ilgili tartışmalarla birlikte arşiv konusu da ulusal bir mahiyet kazandı. Bir süre önce bir devlet yetkilisi ‘arşivleri açalım’ çağrısını takiben Ermenistan’a “kendine güveniyorsan güreş minderinden kaçma” diye seslenmişti. Derken Fransız arşivlerinde Mayıs 1915’deki Van isyanına ilişkin belgeler bulunduğu anlaşıldı. Çürümeye terk edilmiş birtakım Osmanlı arşivlerinde de benzer katliam belgelerinin bulunduğunu okuduk… Belge tasnifiyle sorumlu yetkili söz konusu evrakdan hareketle, “yaşananların bir soykırım değil, savaş dönemine ait genel bir cezalandırma olarak algılanması gerektiğini” söyledi. Her konuda derin bilgiye sahip bir yazarımız da “soykırım ithamında veriler arşivlerdir” diyerek konuyu belirginleştirdi. Bütün bunlardan çıkarsanacak sonuç, arşivler olmadan tarihsel gerçekliğin bilinemeyeceği; hatta yaşanmışlığın ancak arşiv belgesiyle kanıtlandığı takdirde ‘yaşanmış’ olacağıdır…

Gerçi Milli Güvenlik Kurulu’nun 1962-74 arası döneme ait toplantı tutanaklarının arşivde bulunmuyor olması biraz rahatsız edici olduysa da; belgeye olan güvende halen bir azalma gözükmüyor. Tabii kimse de, MGK tutanakları yok diye, o toplantıların yapılmamış olduğunu söylemiyor… Çünkü herkes biliyor ki arşivler yaşanmış olanı değil, söz konusu yaşananlara ilişkin tespit ve niyetleri gösterir. Belgelerden bir olayın nasıl düzenlenmek istendiğini, ya da olayın nasıl algılandığını görebiliriz; ama olayın gerçek anlamda nasıl yaşanmış olduğunu anlayamayız. Hele tarihsel aktörlerden biri belgeye geçen bir değerlendirme yapmadı diye, herhangi bir konunun yaşanmamış olduğunu öne sürmenin gülünç olduğunu iyi biliriz…

Ancak gene de arşiv meselesine birkaç küçük not daha eklemekte yarar var: Öncelikle arşivlerin her ülkede büyük çapta açık olduğunu; en kapalı tutulan arşivlerden birinin bizde bulunduğunu; öte yandan birçok ülkede ‘makbul araştırmacı’ tercihi yoluyla ayrımcılık yapıldığını vurgulamak gerekir. Ayrıca arşivlerin daima iki yönlü bir evrak trafiği ima ettiğini unutmamakta yarar var. Yani yazılan her belgenin hem yazanda, hem de gönderilende bir nüsha olarak kalması beklenir. Dolayısıyla uluslararası belgeler daima açık arşivleri oluştururlar; çünkü siz gizleseniz bile başka bir ülke arşivinde belgenin kopyası bulunacaktır. Buradan hareketle anlaşılacaktır ki, arşivlerin kapalı bölümleri neredeyse daima iç yazışmalardır. Ancak örneğin savaş zamanında müttefik olan Osmanlı ve Alman devleti arasındaki yazışmaların ‘iç yazışma’ hüviyeti taşıyabileceği de unutulmamalıdır.

Arşivlerin kapalı tutulan bir kısmının bulunması, devletin yaşanan olaylara ait itiraf etmekten kaçındığı tasarrufları olduğunu ima eder. Dolayısıyla böyle bir uygulama karşısında, yaşanmış gerçekliğin söz konusu ülkenin resmi tarih tezine aykırı olduğunu anlarız. Nihayet hiçbir belgenin ‘tek başına’ durmadığını da söylemek gerekir. Çünkü belgeler birbiriyle bağlantılıdır ve aralarında iz sürmek mümkün ve gereklidir. Bu nedenle de belirli bir bilgi alanını tümüyle gizlemek olanaklı olmadığı gibi; arşivlerden tarihi değiştirecek bir belgenin çıkma ihtimali de yoktur…

Kısacası ‘açılacak’ arşivlere tarihi yeniden yorumlamamızı sağlayacak bir kaynak olarak bakmak popüler bir cehaletin göstergesi olmaktan öte gidemez. Onun yerine Almanların gönderdiği fotokopilerin niçin tarihçilere sunulmadığı, İttihatçıların 1913-18 arası tüm yazışma ve tutanaklarını kapsayan arşivin niçin ‘kayıp’ olduğu gibi konular üzerinde düşünmek, çok daha öğretici olabilir. Tabii bu arada isteyenler kırk yıl görevde kalmış olan Azınlık Tali Komisyonu’nun niçin hiçbir belgesinin ‘açık’ olmadığını da sorgulayabilirler…

25 Eylül 2005, Pazar

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: