İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Patrikhane, Hizbüt Tahrir, hilafet

Akif Emre

Türkiye’de derin devlet operasyonları daha doğrusu provokasyonları daha çok terör söz konusu olduğunda akla geldiği için bu derin çevrelerin başka alanlardaki operasyonları dikkate alınmaz, yok sayılır adeta. Doğrudan çatışmanın söz konusu olmadığı durumlarda sanki derin ‘operatif akıl’ hiç devreye girmezmiş gibi algılayış söz konusu. Bunun en tipik örneği, en son Hizbut Tahrir olayında ortaya çıktı. Kimine göre arkasında ABD, CIA, İngiltere vs gibi dış güçlerin, bunları beğenmezseniz derin devletin kullandığı bu hareket son olarak ülkeyi karıştırmak için din eksenli bir çatışma ortamı doğurmak için sokağa salındı. Ama bu hareketin teröre hiç bulaşmamış olması ile muhtemel terör ortamı arasındaki ilişkisi tüm provokasyon senaryolarına rağmen havada kaldı. Ana fikri Hilafet olan bir örgütün gündeme geliş ve getiriliş tarzı ile Hilafet konusunda hiçbir bağlantı kurulmadı. Oysa Fatih Camii avlusundan dışarı çıkıp dünyaya biraz daha geniş açıdan bakmadan bu gösterideki taleplerin uluslar arası sistem açısından ne anlama geldiği anlaşılamayacaktı.

Yeni Hilafet senaryosu

Hilafetin kaldırılmasından bu yana İslam dünyası üzerinde söz sahibi olmak isteyen küresel/emperyal güçlerin bu kartı nasıl kullanmak istedikleri siyasi tarih kitaplarında mevcut. Mesela Fas krallarının neden ’emir el müminin unvanı kullandığını İngiltere’ye karşı Fransa’nın alternatif hilafet politikası bilinmeden izah edilemez. Hilafet düşüncesini kendine şiar edinen Hizbut Tahrir’in neden İngiltere’de çok güçlü olduğu hakkında da bu durum fikir verebilir.. Benzer biçimde Amerika’nın hegemonik stratejileri içinde, Hilafet konusu Müslüman coğrafyanın şekillenmesi hususunda gerektiğinde kullanılabilecek bir araç olarak kullanma eğiliminde olduğu medya önünde bile tartışılıyor. Anglo sakson siyaset geleneğini bir şekilde devralan Amerika’nın İngiltere ile birlikte hilafet konusunda yeni projeler geliştirdiğini biliyoruz. NIC’in (National Intelliegent Council) hazırladığı 2020 yılına dair uluslararası stratejik dengelere ilişkin senaryolardan oluşan (Mapping the Global Future) raporda bu yıllarda gerçekleşmesi düşünülen Hilafet’in çerçevesi çiziliyor adeta.

Raporda (Aralık 2004 tarihli), senaryo gereği Halifenin yazdığı özel mektubuna yer verilerek, muhtemel stratejiler, kullanılan argümanlar, problem alanları, hedefler deşifre ediliyor. Senaryosu şimdiden hazırlanan bu “Yeni Hilafet” projesiyle, hilafet düşüncesini merkeze alan bir siyasi hareketin nasıl manipüle edilebileceği, nerede ne şekilde kullanılacağının işaret taşları yerleştirilmiş oluyor. Bu senaryonun BOP’un gündeme gelmesiyle paralel olduğu düşünülecek olursa, Yeni Hilafet teorisinin anlamı daha bir ortaya çıkmaktadır.

İslam dünyasında yaygınlaştırılmak istenen “ılımlı İslam” söylemi ile ilk bakışta uyuşmayan Yeni Hilafet senaryosunun Fatih Camii avlusundaki gösterinin ne kadar ilişkisi olduğunu söylemek çok erken. Fakat Büyük Ortadoğu Projesinin bir yanda İslamı sekülerize ederken diğer tarafta ılımlı İslam pompalaması gibi, bir yanda İslamın siyasi iktidar imkanları ortadan kaldırılırken Hilafet gibi siyasal kurumun gündeme getirilmesi aynı çerçevede değerlendirilebilir. En azından İslam dünyasında var olan potansiyelin argümanlarını, siyasi hedeflerini, küresel hegomonyaya karşı ne tür stratejiler geliştirebileceğini şimdiden ortaya çıkarmaya yönelik plan olarak okunmalıdır. Çünkü NIC’ın söz konusu raporunda muhayyel halifenin Şii-Sünni geriliminden petrol boru hatlarının kontrolüne, Filistin’den Mindano adasındaki Müslüman bağımsızlık hareketine kadar çok geniş alanda politik, jeo-stratejik, jeo-ekonomik hedefler dillendiriliyor, İslam-batı uyuşmazlığına. Azınlık Müslüman etkinliğine değin pek çok başlık irdeleniyor.

Fatih Camii’nden Patrikhane’ye

Fatih Camii avlusuna geri dönerek bu küresel planla lokal gösteri arasındaki bağlantının olup olmadığını zaman gösterecek, ama zihnimizin bir yerinde bir soru işareti olarak saklı tutmaya değer.

Dün medyada yer alan bir haber, aslında, Amerika’nın küresel stratejileri olmasa bile Türkiye’nin içinde bulunduğu sıkışık durum açısından bile bu gösteriye dikkat kesilmeyi gerekli kılmaktadır. Hürriyet’in dünkü haberi şöyle: Ankara, Vatikan Büyükelçiliği’nin İstanbul Temsilcisi Georges Marovitch’in ‘Papa 16. Benedikt, Ayasofya’da iki saniye diz çökse ne olacak?’ önerisine, ‘Ya Müslümanlar da aynı şeyi isterse ne olacak?’ yanıtıyla tepki gösterdi. Haberde Ankara’daki “üst düzey yetkili” devam ediyor: ‘Türkiye’de bazı çevrelerin Ayasofya ile ilgili düşünceleri yıllardan beri bilinmektedir. Papa’nın Ayasofya’da iki saniye ibadet etmesinin bu çevrelerde yaratacağı tepki düşünülmeden söylenmiş sözler. O çevreler ‘Papa ibadet etti, ama Ayasofya Müslümanlara kapalı. Biz de iki saniye namazda dua etsek’ derlerse, o zaman ne olacak?

Ayasofya Camii’nin müzeleştirilmesini hiçbir zaman içine sindirememiş olan geniş bir kesimin, buranın tekrar kiliseleştirilmesi anlamında diplomatik skandal karşısında sessiz kalışındaki tuhaflık, AB sürecinde muhtemelen önümüze gelecek olan Ayasofya’nın kilise olarak ibadete açılması taleplerine karşı duyarsızlık bir yana; üst düzey yetkilinin tepkisinin bir strateji olarak okunması gerektiğini söyleyebiliriz.

Bu üst düzey yetkilinin Ayasofya konusunda koyduğu tepkiyi Fatih Camii’ndeki gösteriyle ilişkilendirirsek; eğer bir derin operasyon söz konusu ise bunun sanıldığı gibi ne terör ne de irtica ile bir alakalı olduğu görülür. Bilakis hilafet gösterisinin patrikhane ile ilişkisi olduğu ortaya çıkar.

Patrikhanenin Amerika dahil batılı ülkelerde ekümenik iddiasına sempati ile bakılması ve yakın gelecekte buraya ekümenik statüsünün tanınması yönünde yapılacak baskılara karşı şimdiden alınmış bir önlem olarak okunabilir. Formül çok açık: Ortodoksların ekümenik iddialarını tanıdığınız da Müslümanlar da hilafet talep ederlerse?

Muhtemelen AB ve Amerika’dan gittikçe artacak olan patrikliğin ekümenik iddialarının tanınması baskısına karşı Ankara’da birilerinin, “hilafet talebi tehlikesi” ile önlemek isteyeceği düşünülemez mi? En azından zihin egzerzisi olarak, bir provakasyon varsa bunun iç politikadan çok dış politikaya yönelik olduğu düşünülebilir.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: