İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

AB eşiğindeki tehlike

Türkiye’ye farklı konum önermek, AB’nin bir ‘Hıristiyan kulübü’ olduğu iddiasının kanıtı gibi görülür; Avrupa karşıtı, belki de köktendinci bir tepkiyi fişekleyebilir

Ian Black

Şu an, Avrupa’daki dışişleri bakanlıklarının ve Brüksel’deki toplantı salonlarının kapalı kapıları ardında gizli bir diplomatik savaş yaşanıyor. Türkiye’nin AB ile uzun yıllardır beklediği üyelik müzakerelerine başlaması konusunda ciddi bir krizin yaklaştığına yönelik işaretler var.

15 üyeli AB, 10 yeni ülkeyi kapsayan tarihi genişlemesini sonuca vardırdığı geçen yılki zirvede, Türkiye için kader anı olarak da 3 Ekim tarihini belirledi (tesadüfe bakınız ki, Almanya’nın 1990’da tekrar birleştiği gündü bu). Bu noktaya varılması çok uzun zaman aldı: Türkiye 1952’den bu yana NATO’nun sadık bir üyesiydi ve ilk olarak 1963 gibi erken bir tarihte, AET’nin kurulmasından sadece birkaç yıl sonra, Avrupa kulübünün potansiyel bir üyesi olarak kabul gördü. Britanya, aynı ABD gibi, Türkiye’nin AB üyeliğinin sıkı bir destekçisi. Her ikisi de bu laik Müslüman demokrasiyi kilit önemde bir bölgesel müttefik, İslam ve Arap ülkeleri için bir örnek ve Batı ile ‘medeniyetler çatışmasının’ kaçınılmaz olmadığının kanıtı olarak görüyor.

Fakat bazı Avrupa ülkelerinde artan Türkiye karşıtı hissiyat ve geçen yıl Fransa ve Hollanda’da AB anayasasının şoke edici biçimde (dana geniş çaplı bir siyasi ve ekonomik rahatsızlığın parçası mahiyetinde) reddedilmesi, derin şüpheler doğurmuş durumda. Bu yüzden, zorlu bir dönemde AB başkanlığını üstlenen Britanya’nın Dışişleri Bakanı Jack Straw’un bu hafta içinde yaptığı uyarı, yıllarca sürmesi beklenen müzakerelerin 3 Ekim’de başlatılması açısından hayati önem taşıyordu.

En yakıcı mesele, bir türlü çözülemeyen Kıbrıs sorunu; Kıbrıs geçen mayısta katılan yeni üyelerden biri. Adanın tekrar birleşmesi yönündeki BM girişiminin, Kıbrıs’ın üyeliğinden önce sonuç vereceği umut ediliyordu. Fakat umutlar (Türk tarafının değil, Rum tarafının planı reddetmesi yüzünden) boşa çıktı; buna Ankara’nın Lefkoşa hükümetini (AB tarafından bütün ülkenin meşru temsilcisi addediliyor) tanımayı reddetmesi de eklenince, üyelik müzakerelerinin başlaması tehlikeye girdi.

Tanıma son derece zor, zira kapsamlı bir barış anlaşmasının yokluğunda böyle bir karar, Türkiye’nin adadaki 30 yıllık askeri varlığını ve bölünmüş durumdaki Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni temelsiz bırakacak. Fakat Türkiye’nin bu son derece hassas dönemde tavrını aynen sürdürmesi de Türkiye karşıtlarına koz vermiş durumda.

Bu karşıtlar arasında başı Fransa çekiyor; anketler Türkiye’ye karşı önyargının güçlü olduğunu gösteriyor, ki bu önyargılar eski cumhurbaşkanı ve AB anayasasının mimarı Valery Giscard d’Estaing tarafından da dile getirildi. D’Estaing’in ‘kültürel farklılıklara’ dair ağdalı laflarının, sertlik bakımından bir başka zeki Fransız’dan, Türkleri, ‘Hıristiyanlara günahlarının kefaretini hatırlatan insanlar’ olarak niteleyen 18. yüzyıl düşünürü Voltaire’den aşağı kalır yanı yoktu.

Fakat Almanya’da gelişen daha da büyük bir engel söz konusu, zira bu ayki genel seçimleri Angela Merkel’in merkez sağcı CDU’sunun kazanması bekleniyor: Merkel Türkiye’ye (ki bu ülkeden giden ucuz emek, 1960’lardaki Alman ekonomik mucizesinde büyük rol oynadı), Estonya’dan Bulgaristan’a kadar, müzakerelerin sonunda bütün aday ülkelerin elde ettiği veya edeceği tam üyelik yerine ‘imtiyazlı ortalık’ önerilmesini istiyor.

Bir başka kilit karşıt Avusturya; bu ülke bazen adeta Osmanlı akıncılarının, 17. yüzyılda olduğu gibi Viyana kapılarına dayandığı vehmine kapılıyor. Avusturya Başbakanı Wolfgang Schussel de Türkler için bir yarım-kabulden ve ‘açık uçlu’ müzakerelerden yana.

Sorun şu: Sadece Türkiye’ye farklı bir konum önermek, AB’nin bir ‘Hıristiyan kulübü’ olduğu iddiasının da kanıtı gibi görülecek ve Avrupa karşıtı, belki de köktendinci bir tepkiyi fişekleme tehlikesini doğuracak. Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan da, müzakerelerin öngörüldüğü tarihte başlamaması durumunda ‘arkasını dönüp gideceği’ uyarısında bulundu.

Eğer vaktinde başlarsa, bu gerçekten de büyük bir aşama olacak: AB ile üyelik müzakerelerine başlayan hiçbir ülke, sonunda başarısızlığa uğramadı. Türkiye için tam üyelik süreci 10 veya 15 yılı alabilir, ki o vakitte Türkiye’nin nüfusu muhtemelen 80 milyonun üzerine çıkmış olacak ve Almanya’dan da kalabalık bir ülke haline gelecek. Oy gücünün nüfusla orantılı olduğu göz önüne alınırsa, Ankara en az Berlin, Paris ve Londra kadar önemli bir aktör olacak. Artan muhalefetin başlıca nedenlerinden biri de bu. Bir başka korku, geçiş sürecinde kısıtlamalar uygulanabilecek olsa da, yoksul Türk göçmenlerin Batı Avrupa emek piyasalarına akması ihtimali.

AB üyeliği umudunun Erdoğan’ın muhafazakâr, ılımlı İslamcı hükümeti döneminde şimdiden muazzam ilerlemelere vesile olduğu yönünde güçlü bir koza sahip olmalarına rağmen, Türkiye ve destekçilerinin telaşını anlamak mümkün.Ülkenin eski ‘Midnight Express’ imajı silindi ve işkence yasaklandı. Şu an Kürtçe yayın yapılıyor ve Atatürkçülüğün muhafızı konumundaki güçlü ordunun etkisi zayıfladı. Generaller dönemindeki uzun kriz ve enflasyon yıllarının ardından ekonomi iyiye gidiyor.

Her şey mükemmel de değil. Bazı yeni yasaların uygulanmasında aksaklıklar söz konusu ve bazıları azınlık haklarına dair endişe yaratıyor. Yakın zamana dek, Birinci Dünya Savaşı’ndaki Ermeni soykırımı meselesine dair daha açık bir tavır sergilendi. Fakat bu hava kayboldu ve şimdi gözler uluslararası çapta tanınan ve bu karanlık döneme dair cesur açıklamalar yapan romancı Orhan Pamuk hakkında, ‘Türklüğe hakaret’ gerekçesiyle açılan davaya çevrildi.

Gelecek günler muhtemelen Avrupa çapında hararetli bir diplomasiye sahne olacak ve bu hararet 3 Ekim’in arifesinde doruğa çıkacak. Müzakerelerin kesin koşullarına dair sıkı pazarlıklar dönecek ve Ankara’nın Kıbrıs’ı tanıması yönünde olmayacak girişimler gündeme gelecek. Bütün bu manzara ne kadar karmaşık olursa olsun, son derece hassas bir dönem yaşanacak.

Türkiye Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün de dediği gibi: “Maratonun son 100 metresinin çok dikkatli koşulması lazım.” (10 Eylül 2005)

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: