İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Şiddetten hoşgörüye

Erol Katırcıoğlu

Ben de hatırlıyorum denize atılan buzdolaplarını ya da sanki makasla kesilmiş gibi parçalanmış kumaşların caddeleri boydan boya sardığı o günü. Annemin elini tutmuş yürürken kilisenin şamdanlarının sökülüp sokaklara fırlatılışını. Küçüktüm ama hatırlıyorum. Daha doğrusu bazı fotoğraf kareleri bende de var. Hoyratlığın, kabalığın ve şiddetin fotoğrafları bunlar. Ama bizim kuşağın hafızasında böyle niceleri var. Yassıada duruşmalarının, “Kıbrıs Türktür Türk Kalacaktır” mitinglerinin, komşularımızın göç etmek zorunda kalışlarının. Tabii 1970 muhtıra günlerinin, gençlerin idamlarının, günde onlarca kişinin sokaklarda öldürülüşlerinin. Ve tabii 12 Eylül’ün, ve yine idamların, yine sorgulamaların vs. Hani ne derler: “Var oğlu var!”. Son günlerde “Bu tür fotoğrafların sonuna yaklaşıyormuyuz ne?” diyecek olduğumuzda ise birilerinin bunu bize çok gördüğünü anlıyoruz. Onlar, kimisi içerde kimisi dışarda toplumu dinamitlemeye devam ediyorlar. Devam ediyorlar etmesine ama güçlerinin kırıldığı da bir gerçek. Geçenlerde 6-7 Eylül Olayları sergisinin açılışını basanların sayılarına bakarsanız ya da töhmet altındaki Ülkü Ocakları’nın açıklamalarına bakarsanız bu ülkede şiddetin artık pek de para eden bir meta olmadığını anlarsınız. Türkiye’nin değişiyor olduğunu söylememizin nedeni de bu. Baksanıza PKK bile terör örgütü nitelemesinden rahatsız kitle gösterilerine yöneldi.

Şiddetten hoşgörüye değişmek kolay bir mesele değil. Bir büyük zihni değişim anlamına geliyor bu. İnsan, Batı’nın bu zihni değişimi geçirmiş olduğunu düşünüyor ama gerçek tam da öyle değil. Batı da şiddet karşısında debelenmekte. Şiddetten hoşgörüye geçişin umut bağlanan yeni aracı ise ‘katılımcı’ ya da ‘müzakereci’ bir demokrasi. İnsanların ‘birlikte’ yaparak öğrenmeleri vs. Bu konuyu daha fazla açmak değil niyetim. Niyetim son günlerde Erdemir, Tüpraş gibi ‘tekel’ konumu olan kamu kuruluşlarının özelleştirilmesiyle ilgili önerdiğim ‘katılımcı bir yönetim’ modeli konusunda bir kaç söz söylemek. Ben diyorum ki bürokrat ya da siyasetçi elitlerin elinden alınan bir şirketin bir özel kesim elitine devredilmesinin toplum açısından yararı çok sınırlıdır. (Tıpkı temsili-elit- demokrasisinin sınırlı oluşu gibi). Sınırlıdır çünkü piyasa ekonomisinin bu biçimi ekonomik etkinliği yerine getirebilse bile iddia edilenin aksine sosyal etkinliği yerine getirememektedir. Bu çerçeveden bakarsak Erdemir’in de Tüpraş’ın da daha sonra geleceklerin de özelleştirmelerinde, bu şirketlerin uğraşı alanlarındaki ‘tüm ilgili kesimlerin temsilinin sağlandığı bir modelin denemesinde neden
yarar olmasın ki?’.

Bu bir soru tabii ki? Ama cevabı ‘Apartman toplantılarına bile katılan olmuyor’ ya da ‘demokrasiyi idealize ediyorsun’ gibi cümlelerle geçiştirilebilecek bir soru değil. Bu soru şiddetten hoşgörüye sıçramanın ‘mancınığı’dır eğer deyim yerindeyse. Bir ileri adımın, bir sıçramanın başlangıç sorusudur. Yalnızca ekonomiyle ilgili de değildir. Kürtlerimizle, Ermenilerimizle, Rumlarımızla ve tüm diğer bu toprakları yaşam yeri olarak benimsemiş olanlarımızla yeniden tanışmak, yeniden kaynaşmak için de uygun bir sorudur…

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: