İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

AB yolunda bir kaza

The Spectator

Biz bu dergide son yıllarda Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğinin yılmaz savunucusu olduk. Türkiye’nin ekonomisini, NATO üyeliğini övdük. AB dahilindeki Türklerden korkan kişilerin birçoğunu, özellikle de geçen sene Türkiye’nin Birliğe girmesine izin verildiği takdirde 1683’te Viyana’nın Osmanlı Türklerinden kurtarılmış olmasının ‘boşa gideceğini’ söyleyiveren iç piyasadan sorumlu Avrupa Komisyonu üyesi Frits Bolkenstein’i kınadık.

Bizim kanaatimiz o dur ki Türkiye her ne kadar kusursuz bir demokrasi olmaktan uzak olsa da ve Batı Avrupalı uluslardan beklediğimiz standartların altında bulunsa da doğru yolda ilerleyen bir ülke. Müslüman ülkeler arasında sadece Türkiye’de düzenli seçimler yapılıyor ve Britanyalıların büyük ölçüde adil bulacağı bir hukuk sistemine sahip. Ülkenin bizimle eşit şartlarda ticaret yapmak isteyen 70 milyonluk çalışkan bir nüfusu var. Üstelik daha evvelden de söylediğimiz üzere bazı imamların iddialarının aksine Türkiye’nin AB’ye üyeliği Batı’nın İslamı bastırma gibi bir arzusunun olmadığını, bastırmak istenilenin yalnızca Ortadoğu’daki bazı habis rejimler olduğunu açık biçimde ortaya koyacaktır.

Pamuk’a kötü muamele

Bu yüzden Türkiye’nin üyeliğinin ülkenin en tanınmış romancısı Orhan Pamuk’a yönelik çirkin davranış nedeniyle tehlikeye girmesi tam bir trajedi olur. Geçen hafta Türk Ceza Kanunu’nun 301/1. maddesi gereğince Türkiye Cumhuriyeti’ni “alenen küçük düşürmek” suçlamasıyla Pamuk hakkında dava açıldı. Söz konusu suçun müeyyidesi altı aydan üç yıla kadar hapis cezası, suç eğer yurtdışında işlenmişse ceza üçe katlanıyor. Pamuk’un suç teşkil ettiği iddia edilen fiili ise İsviçre gazetesi Tagesanzeiger’e verdiği bir mülakatta Türkiye’nin 1915-1917 yılları arasında Ermenilere yönelik yaptığı etnik temizlik ve ülkenin 1984’ten bu yana Kürtlere uyguladığı kötü muameleden bahsetmesi. Pamuk mülakatta, “Bu topraklarda 30 bin Kürt ve 1 milyon Ermeni öldürüldü ve benden başka hiç kimse bunu söylemeye cesaret edemiyor” demişti.

Söylemeye bile gerek yok; bu gibi meseleler yüzünden insanları hapse atmak modern demokrasilerde kabul edilemez bir şey. Orhan Pamuk bir vatan haini değil. Tam tersine Pamuk edebiyat dünyasında anavatanının elçisi olarak görülüyor. Zira eserleri ülkesine derin bir sevgi duyduğunu gösteriyor. Yazar, Doğu ile Batı arasındaki boşluğu doldurmayı başarabilmiştir. Pamuk, sadece Türkiye’nin tarihindeki bazı karanlık olayları özgürce tartışabilmek istiyor. Pamuk’u hapse yollamak bizim herhangi bir yazarı İrlanda’da 1846 yılında yaşanan patates kıtlığından bahsetmeye cüret etmesi nedeniyle parmaklıkların ardına koymamız aynı şey olur.

Tartışmanın önemi

Hakkını vermek gerekirse Türk hükümeti 1915 yılında çok sayıda Ermeni’nin kötü bir sonla yüz yüze geldiğini tamamen inkâr etmiyor. Başbakan Erdoğan kısa bir süre önce soykırımın gerçekten olup olmadığını araştıracak ve tarihçilerden oluşacak bir ortak komisyon kurulmasını teklif etti. Ama tabii ki doğru düzgün işleyen hiçbir demokraside tarihin resmi bir versiyonu lehinde kanun konulamaz. Bunun yerine böyle bir demokrasi, bir düşünceler serbest piyasasının oluşmasına izin verir; çok iyi bilir ki gerçeğin eninde sonunda ortaya çıkmasını sağlayacak olan şey canlı bir tartışma ortamıdır.

Pamuk’un Türkiye’nin Ermeni ve Kürtlere yaptığı kötü muamelenin boyutları hakkında yönelttiği suçlamalar, görgü tanıklarınca destekleniyor. Suçlamaları ölen Ermenilerin sayısını 800 bin ile 1 milyon civarında olduğunu belirten profesör Halil Berktay da destekliyor.

Bahane olamaz

Pamuk’un suçlamaları saçma bile olsa bu onu hapsetmek için kesinlikle bir bahane olamaz. Kendine güveni olan bir ulus, özgür ifadeyi bastırma ihtiyacı duymaz; çünkü bilir ki siyasi nedenlerle ülkelerinin geçmişine yönelik yanlış suçlamalar yönelten bir kişi bu suçlamalara karşı getirilen kanıtların altında ezilir kalır. Ateşli birkaç solcu AIDS’den Britanya imparatorluğunu sorumlu tutsa sinirlerimiz bozulabilir. Ama sırf bundan dolayı onları parmaklıklar ardına koymak mı? Bu, ateşli solcuların insan haklarını çiğnemek bir yana bu Britanya’nın imparatorluk sayfasını bir türlü kapatamadığını iddia etmekten başka bir işe yaramaz.

Türkiye’nin Ermeniler ve Kürtlere ilişkin sorunu yalnızca hükümetle sınırlı değil. Son dönemde yapılan bir ankete katılanların yüzde 80’i eğer bu, geçmiş soykırımı kabullenmek anlamına gelecekse AB’siz de yapabileceklerini söyledi. Ancak Türkiye eğer AB’ye katılmak
ve Batı demokrasileri kulübüne girmek istiyorsa yapması gereken şey basitçe kendi geçmişiyle ve mevcut demokrasi eksiklikleriyle yüzleşmek. Ceza Kanunu’nun 301/1. maddesi kaldırılmalı.

(Haftalık İngiliz dergisi, başyazı)

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: