İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Varlık Vergisi ile başladı 6-7 Eylül ile tamamlandı

Varlık Vergisi “Türkleştirme Hareketi”nin ilk halkasıydı, 6-7 Eylül olayları ise son halkalardan biriydi. Bugün İstanbul’da Rum cemaatinde 2 bin kişi kaldı, bayramlaşmalar, komşuluklar bitti.

6-7 Eylül Olayları’nın tek bir kişinin, bir grubun veya kesimin tezgahladığı bir şey olmadığını kollektif çaba ile sahneye konduğunu belirtmiştik. Fakat yakın dönem tarihimizi devlet ile gayrimüslim azınlık ilişkileri bakımından ele aldığımız zaman 6 – 7 Eylül Olayları’nı bir zincirin son halkalarından biri olarak görebiliriz. Örneğin, İkinci Dünya Savaşı sırasında gerçekleştirilen bazı ‘ayrımcı’ uygulamalar 6 -7 Eylül Olayları’na giden yolun güzergahının daha önceden çizilmiş olduğunu gösteriyor. Bu güzergaha verilen isim ‘Türkleştirme hareketi’. Şimdi, ‘Türkleştirme Hareketi’ni kısaca özetleyelim.

VARLIK VERGİSİ

İkinci Dünya Savaşı yılları gayrimüslim azınlıklar açısından çok sıkıntılı geçmişti. Önce 1941 yılının Mayıs ayında İstanbul ve Trakya’daki 25 – 45 yaşları arasındaki gayrimüslim erkeklerin tümü askere alındılar. Anadolu’nun çeşitli kentlerinde oluşturulan iş merkezlerine yollanan bu insanlara silah verilmedi ve daha çok havaalanı inşaatı ve yol bakımı işlerinde çalıştırıldılar. Daha sonra 1942 yılının sonbahar aylarında meşhur Varlık Vergisi Kanunu çıktı. Bu kanun büyük kentlerde ticaret sektöründe etkin olan gayrimüslim tüccarın piyasadan tasfiye edilmesi amacını taşıyordu. Varlık Vergisi’ni kimin ne kadar ödeyeceğini gösteren listeler vergi dairelerinin kapılarına asıldığı zaman, bu kanunun azınlık-karşıtı niteliği gözler önüne serilmiş oldu. Rum, Ermeni ve Musevi kökenli tüccara salınan vergi miktarı bazen aynı durumdaki Müslüman tüccarın ödemesi gereken verginin 5 – 10 misline yakındı. Ödeme süresi en fazla bir ay ile sınırlanmıştı ve bu süre içinde vergisini ödeyemeyen mükellefler Aşkale’deki çalışma kampına yollanıyordu. 1943 yılı Ocak ile Ağustos ayları arasında Aşkale’ye yollanan 1229 kişinin tümü gayrimüslim vatandaşlarımız arasından seçilmişti. Varlık Vergisi uygulamasında İstanbul’a özel bir önem verilmişti, çünkü yapılan vergi tahsilatının % 70’ini İstanbullu mükellefler ödemişti.

SÜRGÜN VE GÖÇ YILLARI

Gayrimüslim azınlıklar vergiyi ödeyebilmek için evlerini/işyerlerini satmak zorunda kaldılar ve çoğunun iş hayatı sona erdi. Piyasadan biçilen gayrimüslim tüccarların yerini Müslüman-Türk girişimcilerin alması için, Türkiye’de demokrasinin kurulmasını, dünya ekonomisinin genişleme dönemine girmesini ve hatta 1970’leri beklemek gerekti. Varlık Vergisi’nden sonra gayrimüslim azınlıkların rejimle bütünleşmesi sekteye uğradı. Daha sonraki yıllarda bu insanların çoğu Türkiye’den göç etti. Örneğin, 1948-50 yılları arasında yaklaşık 30,000 Türk Yahudisi İsrail’e göç etti. Varlık Vergisi basit bir vergi kanunu değildi. Temelleri Osmanlı devletinin son yıllarında ülkeyi yöneten İttihat ve Terakki iktidarında (1912-1918) atılmış ve giderek bir devlet politikası halinde uygulanmış olan “Türkleştirme” politikaları zincirinin önemli bir halkasıydı. Burada “Türkleştirme” politikalarından kasıt, konuşulan dilden okullarda öğretilecek tarihe, ticari hayattan devlet kadrolarında kimlerin istihdam edileceğine kadar toplumsal hayatın her boyutunda, Türk etnik kimliğini ve bunu benimseyen insanların tavizsiz biçimde egemenliğini ve ağırlığını yerleştirme çabasıdır.

FATURA İNÖNÜ’YE ÇIKTI

Savaş bittikten, Türkiye’de çok partili rejime geçilmesinden ve Demokrat Parti’nin kurulmasından sonra gayrimüslim azınlıklar açısından yeni bir dönemin başladığını söyleyebiliriz. CHP’nin Milli Şef İsmet İnönü yönetimindeki anti-demokratik baskı döneminin sona erdiğini düşünen Rum, Ermeni ve Musevi kökenli seçmenler 1946 ve 1950 seçimlerinde esas olarak DP’ye oy verdiler. DP’nin seçim kampanyasında Varlık Vergisi uygulamasından doğan zararların tazmin edileceğini ilan etmesi umutları arttırmıştı. Ayrıca DP’nin milletvekili listelerine gayrimüslim adayları koymuş olması seçmenin DP’ye kaymasını hızlandırmıştı. 1950 seçimlerinde dört İstanbullu gayrimüslim aday – Dr. Vasil Konos, Ahilya Moshos (Rum cemaatinden), Salamon Adato (Musevi cemaatinden) ve Andre Vahram (Ermeni cemaatinden) – milletvekili seçildiler. 6 – 7 Olayları’ndan bir önceki, 1954 seçiminde de durum değişmedi.

DP’YE DESTEKLERİ SÜRDÜ

DP iktidarının ilk yıllarında Türk – Yunan ilişkileri bakımından da son derece olumlu bir hava esiyordu. Artık Türkiye ve Yunanistan NATO şemsiyesi altında bir araya gelmişlerdi, böylece Atatürk ve Venizelos’un başlatmış olduğu yakınlaşma süreci daha da pekişmişti. 1952 yılında Yunan Kralı Paul ve Kraliçe Frederika Türkiye’yi ziyaret ettiler. Aynı yılın Aralık ayında Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın Yunanistan gezisi son derece başarılı geçti. 1952 yılında Cumhuriyet tarihinde ilk kez Başbakan Adnan Menderes, Fener Rum Patriği Athenogoras’ı makamında ziyaret etti. 1954 yılından itibaren ise Türkiye’de devlet – azınlık ilişkilerinde gerginlikler yaşanmaya başladı. Özellikle, 1955 yılının Nisan ayından itibaren Kıbrıs’ta başlayan silahlı bağımsızlık mücadelesi adanın geleceği ile ilgili kaygıları ortaya çıkardı. Bundan sonra İstanbul Rum cemaati açısından işler tam çığrından çıkmıştı. 6 – 7 Eylül Olayları ile ilgili ilginç sonuçlardan bir tanesi de İstanbul Rumları’nın her şeye rağmen DP’yi desteklemeye devam etmiş olmalarıdır. 1957 seçimlerinde İstanbullu Rumlar yine DP’ye oy verdiler. Bu tercihin ardında, Varlık Vergisi nedeniyle CHP’ye ve İsmet İnönü’ye duyulan nefret olduğu kadar, her şeye rağmen gayrimüslim azınlıkların sıkıştıkları anda DP’den yardım isteyebilecek olduklarına inanmış olmaları yatıyordu.

HAREKETİN SONUÇLARI

1) 6 -7 Eylül Olayları’ndan sonra İstanbul’da yaşayan gayrimüslim azınlıkların ve özellikle Rum cemaatinin Cumhuriyet rejimine olan inancı ciddi ölçüde sarsıldı. 1942-43 yıllarındaki Varlık Vergisi uygulamasından sonra ikinci defa gayrimüslimler bu ülkede istenmediklerini ve can-mal güvencesinden yoksun olarak sanki bir ‘misafir’ gibi yaşadıklarını düşünmeye başladılar. Varlık Vergisi’nin faturasını Milli Şef İnönü rejimine ve CHP’ye çıkaran gayrimüslim azınlıklar, çok partili siyasi hayatı ve DP yönetimini bir anlamda kurtarıcı olarak gördüler ve oylarıyla DP’yi desteklediler. Fakat 6 Eylül 1955 gecesi yaşananlar, Türkiye’de gayrimüslimlere karşı bir bakıma ‘partiler üstü’ sayılabilecek bir politikanın varlığını ortaya koydu. Cumhuriyet döneminde 1923- 24 Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi, 1934 Trakya Yahudi Olayları, 1941 Amele Taburları, 1942-43 Varlık Vergisi ve son olarak da 6-7 Eylül 1955 olayları birden onların gözünde bir zincirin halkaları gibi yanyana geldi.

RUMLAR GÖÇ ETTİ

2) 1964’te yine Kıbrıs’taki çatışmalar bahane edilerek ülkemizde yerleşik olarak yaşayan ve T.C. vatandaşı olan Rumlar’la evlilik ilişkisi içinde olan Yunan vatandaşlarının oturma ve çalışma izinlerinin iptali gündeme geldi. İsmet İnönü’nün Başbakanlığı sırasında ‘misilleme’ olarak gerçekleşitirilen bu uygulama ile birkaç ay içinde 30,000 Türk vatandaşı İstanbullu Rum ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Nüfus sayımlarına göre -çoğunluğu İstanbul’da olmak üzere- Türkiye’de 1955 yılında 80,000 ‘Rumca konuşan kişi’ yaşarken, bu sayı 1960’da 65,000’e ve 1965’de ise 48,000’e düştü. Günümüzde ise İstanbul Rum cemaatinin toplamı 2,000 kişi civarında.

TÜRK İŞADAMLARI

3) 6-7 Eylül 1955 saldırıları ve 1964 yılında İstanbul Rumları’nın sınır dışı edilmeleri Türkiye’de sermaye kesiminin ‘Türkleştirilmesi’ sürecine dolaylı olarak katkı yaptı. Fakat bu katkının hemen gerçekleştiğini iddia etmek pek mümkün değil. Gayrimüslim tüccarın yerini Müslüman-Türk girişimcilerin alması için Türkiye’de çok partili demokrasinin yerleşmesini, dünya ekonomisinin genişleme dönemine girmesini ve hatta 1970’leri beklemek gerekti. Sonunda varoluşunu bir ölçüde Türkleştirme politikalarına borçlu olan ve Ankara yönetiminin nihayet tam anlamıyla güvenebileceği yeni işadamları kesimi yaratıldı.

VE CENNET KAYBOLDU

4) İstanbul’un çoğunluğunu oluşturan Müslüman-Türk kesim açısından ise kayıp daha çok ‘birlikte yaşama’ kültürünün yok olması ile alakalı. Bugün yaşları 50 ve daha üstünde olan İstanbullular, aynı mahallelerde birlikte top oynadıkları, ip atladıkları Rum arkadaşlarının Paskalya Bayramı’nı ve o bayram için özel olarak hazırlanmış çörek ve kırmızı yumurtaları ‘kaybolan cennetin parçası’ olarak hatırlıyorlar. Ramazan ayında oruç tutan komşusunu patlıcan kokusu ile rahatsız etmemek amacıyla patlıcan kızartma işini iftar sonrasına bırakan komşu Rum teyzeler, bu yaş grubunun belleklerinde hçok taze olarak duruyor. Yine aynı dönemde hayata çırak olarak başlamış olanlar, bir zamanlar kendilerine zenaatin inceliklerini öğretmiş olan Rum ustalarını hep hayır dua ile yadediyorlar. Din, gelenek ve yaşam tarzlarının farklı olabileceği terbiyesini çocuklukta edinmiş olanların, hayatlarının ileri yaşlarında dünyanın ‘tek tip’ olmadığını kavramalarının daha kolay olduğunu düşünüyorum. Bu diziyi şair Behçet Necatigil’in ‘Küskün Yolcunun Türküsü’ şiirinden bir dörtlük ile noktalayalım:

Şimdi hangi kitaplardan Öğreneceksiniz onu, Gelmiyorsa bazı şeyler Çocukluktan geçerek.

Omuzda taşırlardı o gün evimi taşladılar

Fenerbahçe’nin efsanevi golcüsü, milli takımın yıldızıydı Lefter Küçükandonyadis. 6-7 Eylül Olayları’nı “Rum” olduğu için yaşadı. Yardımına ise takım arkadaşları koştu. Lefter o gün, Büyükada’da yaşadıklarını, SABAH’a anlattı: “Onbeş gün önce gol attığımda omuzlardaydım. O gün ise kayalar ve boya tenekeleriyle karşılaştım. En kötüsü harçlık verdiğim çocuklar evime saldırdı. Evde ne pencere, ne kapı kalmıştı. Kızlarım küçüktü, onları öldürmeye kalktılar. İstanbul’dan Emniyet Müdürü evime geldi. Gece gördüğü manzara karşısında ‘Aman Allahım’ demişti. Çok sordular kim yaptı diye, ama o gün de söylemedim, bugün de söylemeyeceğim.”

FB TAKIMI KORUDU

Fenerbahçeli futbolculardan Melih Ilgaz, anlatıyor: “Lefter için endişelendik ve Büyükada’ya gittik. İbrahim Kösem, Niyazi Tamakan ve Şükrü Ersoy birlikte Lefter’i korumak için onun evinde kaldık.” Fenerbahçe’nin o zamanki kalecisi Şükrü Ersoy da şöyle anlatıyor: “Lefter’i korumak için bir gece evinde kaldık, ertesi gün birlikte idmana gitti. Birçok yabancı asıllı İstanbul’u terketti ama, o gole devam etti.”

Nazlı GÜVEN / HABER MERKEZİ

Stelyo’nun vaftiz günüydü

“6-7 Eylül Olayları bizim aile için, bendenizin 50 yıl önceki korku dolu vaftiz töreniyle ayı güne denk düşmesiyle sınırlıdır. Olayların 50’nci yıldönümünde, annemden bir kere daha anlatmasını istedim: Ankara’da kilise olmadığı için seni 5 aylıkken İstanbul’a vaftize götürdük. Akrabalarımıza, Türkler dahil tüm dostlarımıza davetiye çıkardık ve 6 Eylül’de Yeniköy’deki Meryem Ana Kilisesi’nde vaftiz töreni düzenledik. Törenden sonra yine Yeniköy’de yemek verdik. Atlı polisler dolaşıyor, sıkı kontroller dikkatimizi çekti.

BİZDEN SONRA YIKMIŞLAR

“Az sonra Meryem Ana Kilisesi ve Yeniköy’deki tüm kiliselerin yağmalandığını öğrendik. Radyo ve TV olmadığı için, haberleri kulaktan kulağa öğreniyorduk. Rahmetli baban, Taksim ve Beyoğlu’nun yerle bir edildiğini öğrenmişti. Gelen haberler o kadar korkunçtu ki, amcalarının ve babaannenin yanlarına sığınmak için apar topar karşıya, Moda’ya geçtik. Ne olduğunu anlayamıyorduk. İç savaş mı başlamıştı acaba!..

SUBAY İZNİYLE BİBERON

Baban, Kadıköy’deki olayları da görünce ertesi gün Ankara’ya, evimize dönmek istedi. Amcaların ve babaannen yalvarıyordu, “Gitmeyin, orada daha da kötü olursunuz” diye. Baban benim yalvarmalarıma da aldırmıyordu. “Döneceğiz” diye tutturmuştu. 7 Eylül günü Kadıköy’den Ankara’ya kalkan, uzun burunlu yolcu otobüsüne binerken, ablan Rumca bir şeyler söyledi diye, şoför küfürü basınca babanla az kalsın boğaz boğaza girişiyorlardı ki, o gün ilan edilen örfi idareden bir subay araya girdi. Bu arada aceleden ve panikten senin biberonunu almayı unutmuşuz. Baban, o zamanlar 8-9 saat süren Ankara yolculuğu boyunca biberonsuz dayanamayacağını bildiği için, kavga ettiği şoförle kendisini ayıran subaya durumu anlattı. Subay sağ olsun, durumu anladı ve şoförden beklemesini istedi. Baban, biberonu almak için Kadıköy’den koşarak Moda’ya gitti, geldi ve otobüs, şoförün homurtuları arasında ancak o zaman hareket etti.

TÜRK SÜT KARDEŞİN VARDI

“Ankara’ya vardığımızda korkudan sütüm kesilmişti.. Oysa sütüm o kadar boldu ki, yanımızda oturan Türk komşumuzun sütü olmadığı için onun oğlunu da emziriyordum. Yani senin bir de Türk süt kardeşin var.”

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: