İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Tarihle yüzleşmek

Yağmur Atsız

6-7 Eylül Hâilesi’nin 50. Yıldönümü vesîlesiyle dün bir iki noktaya değinmek istiyordum ama yazı günüm değildi. Öte yandan 7 Eylül’de Olay’a dâhil olduğundan yine geç kalmış sayılmam.

Bir kere Bâbıâlî’deki pekçok sütun sâhibi arkadaşın meseleye gereken önemi vermesi, Batı’nın bizlere 1915 Ermeni Olayları bağlamında yönelttiği târihimizle yüzleşmek probleminde artık öyle iddia edildiği kadar da çekingen, hattâ korkak olmadığımızı gösteriyor. 1955-2005, yuvarlak bir yıldönümü olması da belki bunda bir rol oynamışdır ama netîceye bakmak gerek. Ilâveten bu durum, Ermeni Meselesi konusunda târihimizle yüzleşirken, veyâ -ne yalan söylemeli- şimdiye kadar daha ziyâde yüzleşir gibi yapar iken eksiğimiz olmadığı anlamına gelmez. Zâten bu işi lâyıkıyla becerebilseydik o kemend bugün bizi neredeyse boğma raddelerine de gelmezdi.

Ama, şükürler olsun ki, Sokrat Öncesi Filozoflar’ın en büyüklerinden biri olan Efesli Heraklitìin (M.Ö. 544-484) dediği üzere PANTA REI, yâni her şey akar.

Gerçi bu sözü akacak kan damarda durmaz şeklinde yorumlamaya mütemâyil bâzı odun kafalı kardeşlerimiz de eksik değildir ama -neûzübillah- sakın ola ki siz, sevgili okurlarım, o tuzağa düşmeyesiniz! Her şey akar demek Herşey mütemâdiyen değişim hâlindedir demekdir. Nitekim Aristo (384-322) bu bilgece sözü şöyle açıklamışdır: Aynı nehire iki kere girilmez. Hem sular değişmişdir. Ama bizler de değişmişizdir.

Osmanlı’nın sonu

6-7 Eylül 1955, kırkıla kırkıla uyuza dönmüş olan Osmanlı İmparatorluğu’nun gerçek sona eriş târihidir. Bu kanlı ve neresinden bakılsa barbarca hâdise ile o öve öve bitiremediğimiz modern Türkiye, artık Osmanlı’nın o engin ve kelimenin tam mânâsıyla Dünyâ Târihi’ne ışık tutan müsâmahasından, öteki’ne saygı geleneğinden nasipsiz kaldığını gözler önüne sererek, 1989-1995 Balkanlar Zulmet Cukuru’na giden uğursuz yolda bir tür kılavuzluk rolü üstlenmişdir. Böylece Türkiye, akıllara durgunluk verecek derecede muhteşem bir cihan devleti kimliği’nden kat’iyyetle sıyrılıp bu hil’ati Târih Baba’ìnın çöp tenekesine fırlatarak, aslen medyûn-u şükrânı bulunduğu Yüce Önder Atatürk’e de ihânet etmişdir. Velînîmet-nâsinâs derekesine düşmüşdür. 6/7 Eylül Hâilesi 1946’nın ırkci Varlık Vergisi Tragedyasi ile berâber, Rejim’in alnına bu temelde sürülmüş iki şeref lekesidir.

Gönül isterdi, ki 50. Yıldönümü’nde Devlet’in Zirvesi’nden de ilâç için bir çıt çıksın!!!

Kimse, dünyâlar durdukça nâmları yürüyesice Büyüklerimiz’in gidip Taksim’deki Aya Triada (Teslîs-i Mukaddes) Kilisesi önünde diz çökerek tövbe ve istiğfâr etmesini beklemiyor. Ama gönül alıcı iki kelime bile kim bilir ne kadar sadre şifâ olurdu.

Üstelik, kendi vicdânî huzûrumuz şöyle dursun, 3 Ekim’e 26 gün kala Batı Âlemi’ne karşı ne kadar güzel bir jest!

Ama ne diyor Bati Âlemi’ne karşı Doğu Âlemi?

Diyor ki, J’en ai ras le bol des gestes! – J’y suis, j’y reste!

Bunun ne demek olduğunu Özdemir İnce’ye sorunuz, yâhut Engin Ardıç’a. Benim yerim doldu. Attilâ İlhan Ağabeyimiz’in ise bizlere su katılmadık ÖZ – Atatürk’ün ne mene bir Şark Meftûnu olduğunu îzâh etmekden bana ayıracak vakti yokdur herhâlde. Belki de en iyisi Vivet Kanetti ile Zeynep Göğüş’e ricâ etmek. Hiç değilse erkek milleti gibi işlerine geldiği üzre re’sen ekleme çıkarma yapmazlar.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: