İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Kimlik sorunu depreşiyor

Türkiye’nin iki temel sorunu Kürt meselesi ve siyasal İslam. Bu sorunlara hep komplo teorileriyle bakılıyor. Halbuki bu sorunların kaynağını ‘dış mihraklarda’ değil, tarihimizde aramak gerekiyor

ÖMER TAŞPINAR

Klişelere kaçmadan ve komplo teorileri kurmadan Türkiye’nin iki temel sorununa nasıl yaklaşabiliriz? Bu iki temel sorun Kürt sorunu ve siyasi İslam. Peki klişeler ve komplo teorileri nedir? Örnekler çok. Sürekli Türkiye’yi zayıflatmak isteyen dış mihraklardan bahsetmek. Hep bölücülük veya gericilikten dem vurmak. Her iki meseleyi de sadece ekonomik kalkınma veya eğitim ile çözmeyi savunmak. Her taşın altında ABD, AB, CIA, MOSSAD parmağı aramak. Her konuya Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur; Batı Sevr peşinde diyerek bakmak… Alternatif her bakışta ya vatan hainliği ya da işbirlikçi bir liberal aramak…

Bu tür basmakalıp değerlendirmelerden sıyrılmak aslında hiç de kolay değil. Zira bütün dünyada milliyetçilik yükseliyor. Küreselleşme ile gelen rekabetçi ortam uluslararası güveni artırmıyor. Fakat Türkiye farklı bir güvensizlik ve paranoya yaşıyor. Çok güçlü bir devlet olmasına rağmen bölünme ve irtica korkusunu bir türlü üstünden atamıyor. Çoktan atılması gereken adımlar dış baskılar nedeniyle verilen tavizler olarak algılanıyor. Komplo ve klişeden kurtulmanın en temel şartı Kürt meselesi ve siyasi İslam konusunu her şeyden önce Türkiye’nin kendi kimlik sorunları olarak kabul etmektir. Her iki konunun da kökleri dış dinamiklerde değil kendi tarihimizdedir. Üzerinde en çok durulması gereken dönem ise Osmanlı’dan ulus-devlete geçiş sürecidir.

Sorulması gereken temel sorulardan biri neden 1925-38 döneminde 17 Kürt-İslam ayaklanmasının yaşandığıdır? Sürekli duyageldiğimiz ‘İngilizler kışkırttı’nın ötesinde biraz daha ciddi bir cevap arıyorsanız işiniz zor. Her şeyden önce Osmanlı’da Kürtler neden farklı bir konuma sahipti sorusunu sormak lazım. Bu soruya cevap vermek için Kürtleri Osmanlı’nın son yüzyılı boyunca Anadolu’ya akan ve Türkçe bilmeyen diğer Müslüman cemaatlerden ayırmak gerekiyor.

19. yüzyılda Anadolu’ya Kafkaslar’dan akan, Çerkez dediğimiz gruplar ve de Balkanlar’dan gelen Boşnak ve Arnavutlar gibi Müslüman cemaatler sıradan göçmenler değildi. Bu göçmenler Balkanlar ve Kafkaslar’da Osmanlı karşıtı milliyetçi ayaklanmalarda kitlesel ölüm ve zulüm görmüşlerdi. Canhıraş bir şekilde kendilerini Anadolu’ya atıyorlardı. Kendilerini kucaklayan bu topraklarda, yani Anadolu’da asimile olmaya bir itirazları olamazdı. Zaten yaşadıkları bölgelerde Türkçe öğrenmiş ve asimilasyon sürecine ekonomik ve kültürel açıdan 1920’lerden çok önce girmişlerdi.

Kürtler yarı bağımsızdı

Kürtler ise göçmen olarak kendilerini kurtarmak için Anadolu’ya akmadılar. Kendilerinin yoğun olduğu bölgelerde Türkçe öğrenmeden yaşadılar. Aşiret yapılarını ve toprak düzenlerini korudular. Öyle ki, Kürtlerin yaşadıkları dağlık bölgelerde Osmanlı İmparatorluğu merkezi otorite kurmakta çok zorlandı. Pek çok yerde merkezden yönetmekten ve vergi toplamaktan vazgeçti. Bu nedenle Kürt beylikleri ve emirlikleri çoğu zaman vergi ve asker, devlet kültüründen uzak yaşadılar. Batı Anadolu genelinden farklı olarak büyük ölçek toprakta feodal ağalık düzenini korudular. Osmanlı’nın merkezi otoritesinden uzak yarı bağımsız yönetim birimlerini kurdular.

Peki Osmanlı ile Kürtleri bir arada tutan unsurlar nelerdi? Bir yandan hilâfet, yani din kardeşliği. Öte yandan doğu vilayetlerinde gittikçe güçlenmekte olan ortak düşman: Ermeni milliyetçiliği. Bu iki unsuru da içeren Hamidiye Alayları’nı hatırlayın. Peki 1925’e gelindiğinde manzara nasıldı? Hilâfet kaldırılmış ve Nakşibendilik yasaklanmış. Ermeni tehdidi yok edilmiş. Vergi, askerlik, tapu ve kadastro sistemi getirmek isteyen ve Kürt varlığını kabul etmeyen yeni bir merkez kurulmuş. Üstelik Kürtlerin gözünde bütün bu uygulamalar hilâfeti kurtarmak amacıyla girişilen bir ortak mücadele sonrası gerçekleşmektedir.

İşte 1925 Şeyh Sait’ten, 1938 Ağrı isyanına kadar giden 17 Kürt-İslam ayaklanmasını bu çerçevede değerlendirince ‘İngiliz kışkırtması’ gibi basite indirgemeler anlamsızlaşmaktadır. Ancak Türkiye’de bu dönem hep bu şekilde halka aktarılmakta ve insanların her taşın altında emperyalist güç arama hobisi güçlenmektedir. Oysa bu döneme bütünüyle Kürt sorununun iç dinamikleri açısından bakmak mümkündür. Mesele özünde asimilasyona ve merkezileştirmeye direnişten ibarettir.

Sonuç olarak gerek Doğu Anadolu’daki Kürt-İslam ayaklanmaları gerekse Batı Anadolu’daki Menemen Olayı gibi İslami ayaklanmalar Cumhuriyet’in ilk 20 yılına damgasını vurmuştur. Kürtler, İslamcılar ve yeni kurulan Cumhuriyet ciddi bir travma geçirmiştir. Bu travma yavaş yavaş 1940’ların sonuna doğru çok partili hayatın kurulmasıyla normale dönüş halini almıştır. Sovyet tehdidi, Marshall yardımı, Truman doktrini ve NATO’ya girmek gibi dış dinamiklerin de zorlamasıyla Türkiye demokrasiye geçince ülkenin siyasi konjonktürü Soğuk Savaş ile beraber değişmeye başlamıştır.

Kürtçü ve İslamcı kimlikler yerini sağ ve sol kutuplaşmaya bırakmaya başlamıştır. İdeolojik ortam kimlik sorunlarını bastırmıştır. Ne Kürtler ne de İslamcılar birden yok olmamışlardır. İslamcılar Soğuk Savaş boyunca antikomünist sağ tarafından baş tacı edilmişlerdir. Kürt kökenli aydınlar ise sosyalist sol içinde ‘Doğu dernekleri’ kurmuşlardır. Sorunu etnik değil sınıfsal görmüşlerdir. Kürt kökenli toprak ağaları ise gerek CHP gerek Demokrat Parti-Adalet Partisi çizgisinde asimile olmuşlar, hatta Meclis’te yerlerini oy getiren kişiler olarak almışlardır.

Sonuçta 12 Eylül’e kadar devam eden süreçte Kürt ve İslam sorunları kimlik sorunları olmaktan çıkmış ve dönemin ideolojik yapısına uygun muhafazakâr sağ ve sosyalist sol renkler kazanmışlardır. 1950-1980 sürecinde Kürtlerin asimilasyonu Batı Anadolu’da başarılı olurken Doğu’da siyasi-kültürel baskılar ve de sosyoekonomik yetersizlikler nedeniyle asimilasyon politikası başarısızlığa uğramıştır.

1980-83 arası askeri yönetim sonrası ise işler Diyarbakır Askeri Cezaevi’ndeki işkenceler ve bölücülük korkusu nedeniyle kurulan bölgesel askeri baskı nedeniyle iyice kötüye gitmeye başlamıştır. Kürtçülük bu baskıya paralel olarak artmış, Kürt gençleri çareyi dağa çıkarak zayıflamakta olan bir terörist örgüte yani PKK’ya katılmakta bulmuşlardır.

PKK’nın 1984’te silahlı eylemlere başlaması ile başlayan süreç, 1994’te Refah Partisi’nin yerel seçimleri kazanmasi ile yeni bir boyut kazanmıştır. Türkiye bir yandan yeni, fakat aynı zamanda rahatsız edici derecede tanıdık bir döneme giriyordu. Dönem yeniydi çünkü Soğuk Savaş bitmiş, sağ ve sol idelojiler devri kapanmıştı. Aynı zamanda bu yeni dönem son derece tanıdıktı çünkü 1920 ve 30’lu yıllardaki gibi bir Kürt direnişi ile mücadele eden ordu, irtica tehdidini de ciddiye almak zorundaydı. 1945-85 arası 40 yıl süren bir ideolojik Soğuk Savaş parantezi sonrasında Türkiye tekrar kuruluş dönemi (1925-1938) sancılarına dönüyordu. Ülkenin kimlik sorunları tam da AB’ye girmek için can attığı bir dönemde depreşiyordu.

Bugün gelinen noktada Türkiye gerek Kürt, gerek siyasi İslam sorunları ile mücadelesinde, gene Soğuk Savaş yıllarında olduğu gibi bir ideolojik dış dinamiğe ihtiyaç duymaktadir. Bu dış dinamik büyük oranda AB’nin ta kendisidir. Şöyle bir düşünün, Türkiye Kürt meselesi ve Siyasi İslam konularında demokratik bir toplumsal uzlaşmayı AB olmadan yaratabilir miydi ? Daha somut soralım: Türkiye’de ölüm cezasının kaldırılması, Kürtlere kültürel hakların tanınması, MGK’nın kısmen sivilleşmesi ve belki de en önemlisi AKP’nin iktidara gelmesi AB’ye üyelik konusunda heyecan duyan bir Türkiye olmasaydı mümkün olur muydu? AB’ye rest çekecek bir Türkiye bütün bunları düşünerek hareket etmelidir. 1990’lı yılları AB ve kendi kimliğimizle kavga ederek geçirdik. Sonuçta 10 yıl kaybettik. Umarız 2000’li yıllar da benzer kimlik kavgalarına gebe kalmaz. Yanı başımızda bir Kürt federasyonu devletsel yapısıyla ortaya çıkarken, Irak Şiileşirken ve ülke iç savaş riski yaşarken, Türkiye’nin AB’nin sağladığı demokratik hedefe ve tolerans kültürüne her zamandan daha fazla ihtiyacı olacaktır. ABD’ye haklı haksız hep kızabiliriz, ancak AB’yi her şeye rağmen sakınmak gerek.

Dr. Ömer Taşpınar: Brookings Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: