İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

BİR TBREVANKLININ ANILARI II

Aile bahçemin en körpe, en güzel gülü, kayınbiraderim, Mihran Yeşilçimen, 1986’da yirmi üç yaşnda ölüme el uzatmış ve ayrılmıştı aramızdan.Tbrevank bahçemde ise, solan güller elliye yanaşıyor. Çıkınımdan çıkardığım “Eskimeyen Yıllar” anılarımı, artık aramızda olmayanlara adıyorum. Merak etmeyin, bir kopyasını da onlara gönderdim. Haberi olmayanlar, dinlemek için yanınıza gelebilirler…

Eskimeyen Yıllar

Benlik, kopunca doğasından bi´kere, sarılır geçmişe, sarar sarmalar, çıkı yapar…Bazan, açılır o çıkı; giyilir, kuşanılır, tekrar yaşanır bir anlık ömürlerde…

Kalkmıştı bi´kere ayağa kaderim, düşmüştü yollara, nasıl da geçivermişti bunca bi´türlü bitmek bilmeyen yıllar? Yüz yüze, diz dize, omuz omuza, yumrukla dövülen, emekle beslenen, sevgiyle perçinlenen (“birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için“) göz göze ilişkiler, nasıl da işlenmişti bellek kara tahtamıza.

Artık, sabah saat yedide kalkmak, akşam dokuzda yatağa gitmek, derslere girmek, ders çalışmak, haylazlık yapmak, birini kızdırmak yoktu. Bitivermişti dirsek dirseğe yaşam, silinmişti hayatımızdan. Mezun olurken, yeniden buluşmak üzere verdiğimiz sözler, tıpkı Tbrevank gibi Üsküdar´da kalmıştı. Ama Tbrevank´in verdiği rüzgar, yelkenliyi Osmanbey’deki Tbrevank’tan Yetişenler Derneği’ne demirlemeye yetmişti, üstelik artmıştı bile…

1970 Mayısında, kuruş kuruş biriktirdiğim paralarla, Amerikan Pazarından aldığım, Üsküdar sahilinden Tbrevank’a getirdiğim kova kova deniz sularının içinde iki gün beklettikten sonra, tam üstüme oturan 501 Levis´imi çekip, üstüme bir gömlek atarak, baba ocağı Kalyoncukolluk´tan Osmanbey´ye doğru yola koyuldum. Biraz da heyecanlıydım; kim bilir kimleri görecektim? Dolapdere toz toprak, dizi dizi karşılıklı baraka dükkanlar, kaportacılar, tornacı-tesviyeciler, bir ucu çöplük, taş, kaya, çakıl dolu, enine verev Dolapdere top sahası ve üzerinde trafik canavarı tehlikesine aldırmadan top koşturan, burnu sümüklü çocuklar. Biraz ilerde, yokuş basında, şalvarlarından ellerini daldırıp, kaçak Marlboro 100´leri çıkaran, başında eşarp, kulağında küpe, ağzında çiklet, ‘altın’ dişli, kara tenli, polise aldırış bile etmeyen ‘çingene’ kadınlar; simitçiler, çaycılar sucular, turşucular, sinilerde ustalara yemek taşıyan garsonlar ve eli yüzü is içinde, bağrında henüz tüy bitmemiş gencecik çıraklar, Arnavut kaldırım taşlarıyla Kasımpaşa’dan başlayarak Osmanbey´e yokuş yukarı uzanan kaldırımsız yolda, geliş gidişi belli olmayan rengarenk 56 Chevroletler, Dodgeler ve ellerinden tespihi bırakmayan şoförler:

-Abi ! Osmanbey’e mi?

At arabasına hayıflanarak:

– Lan hödük! Burası tarla mı?, Yürrü, anca gidersin…

İşte bu hengameden yamuk, yumuk ta olsa sıyrılarak Osmanbey´e ulaştığımda üstümü başımı çırparak bir of çektim…

BİR İŞE YARAMA DUYGUSU

Derneğimiz ikinci kattaydı, mermer merdivenleri ikişer, ikişer tırmanırken, içerden gelen seslerden bazılarını tanımıştım. Çekingen adımlarla ilerlerken, ilk karsılaştığım Tomo(Tovmasyan) Ahparigdi (ağabey). Beni görür görmez:

– Nerdesin yahu? Haço ( Haçik Apelyan) seni arıyor, artık bu kadar haylazlık yeter, gel de su folklor çalışmalarına katil!

Sevecen yeşil gözlerine bakarak:

– Ahparig, dur da bir nefes alayım, demeye kalmadı, Alakuş ahparig küçük odadan çıktığında, Tomo Ahparig benim kafayı sol koltuğunun altına almış, sempati gösterisi yapıyordu.

İçerde, büyük odada, Sarkis Altan’la Vasken Pink Ponk oynuyor, küçük odada ise Oşin ahparigle Amiral büyük bir satranç karşılaşması sergiliyorlardı. Yeni mezun olarak çok sıcak karşılanmıştım. Zaten çoğunu Tbrevank yıllarından hatırlıyordum. Biraz hoşbeşten sonra Torkom ahparigin laboratuarına uğradım. O sevecen insan, bana ilk görevimi verdi :

– Mirican, 10.sınıfta ikmale kalmış 4 Hay kızı var, onlara matematik, cebir dersi vermek ister misin? Hiç düşünmeden,

– Tabi ahparig, ne zaman? Ahparig:- Onlar yarin geliyorlar. Böylece ilk faaliyetime başlayacaktım dernekte.

Ertesi gün geldiğimde, 4 kız öğrenci beni bekliyorlardı. İçimde, beni tedirgin edecek bir heyecan başlamıştı. Şimdiye kadar hep öğrencilik yapmıştım, şimdi sıra öğretmekteydi.Bir anda bütün öğretmenlerin davranış ve öğretme biçimleri geçti aklımdan. Ne onlar beni tanıyorlardı, ne de ben onları.Kütüphaneye girdiğimde hepsi birden (alışkanlık icabı) ayağa kalktı. Onlara, benim öğretmen olmadığımı, görevimin, sadece beraberce ders çalışmak olduğunu izah ettikten sonra, kısa bir sohbete daldık. Hepsi de Eseyan’lı, Kurtuluşlu’ydu. Daha ilk derste kaynaşmıştık birebirimize. Ders kitaplarını alarak o gece geç vakte kadar, onlara verilecek ders planını çıkardım. İkinci derste, Cebirin yanılmaz bir mantık olduğunu anlatarak, cesaret vermeye çalıştım. Ama daha işin başındayken, yüzlerindeki çekingen ve endişe duygularını yok edemezdim; ama bu, isin başlangıcıydı. Üçüncü buluşmamızda, kızlar, börek, pasta getirmişlerdi. Bu bana karşı yapılan olağanüstü bir jestti. Bende güzel bir çay yaptım.Cebir mantığı yavaş, yavaş yerleşiyordu belleklere, esprili yaklaşımlar yıkıyordu ön yargı duvarlarını, giderek daha cesur sorular soruluyordu. İmtihan günü sabırsızlıkla bekliyordum onları. Gerçi kazanma şanslarının yüksek olduğunu bilmeme rağmen, ikide bir balkondan sarkıp, yollarını bekliyordum. Derken, işte o an geldi; dördü de başarmıştı, geçmişlerdi sınıfları. Ne güzel bir duyguydu; ufak ta olsa bir şeyler verebilme ve paylaşabilmek. Kızlar, cep harçlıklarından biriktirdikleri paralarla, bana siyah bir gömlek almışlardı ve denememi istiyorlardı. Denediğimde, çok yakıştığını ifade ettiler ve üstümden çıkarmamamı istediler.Vedalaştık ve gittiler.Onları bir daha göremedim.

KEĞAM´IN İLK AŞKI

Keğam’la dernekten sonra, Beşgen Kırtasiye´nin önünde buluşurduk. Keğam’ın bir büyüğü Aydın ahparig, terzilik sanatını Diyarbakır´da öğrenmiş, icra etmiş, İstanbul´a göç ederken sanatını da orada bırakmıştı. 1970´te Beşgen´i açmış, biz de vitrinini dekore etmiştik, Beşgen´i biz yapıştırmıştık cama. Akşamın altı sularında Kurtuluş´tan Osmanbey´e uzanıp, Sander Kitapevine dalardık. Kitap karıştırmak çok hoşumuza giderdi satın alamasak da. Keğam Şişli´de çalışan, Kurtuluş´ta oturan bir kıza aşık olmuştu; ama Keğam’ın aşkından kızın haberi yoktu. Bir türlü de tanışmak, konuşmak cesaretini gösteremiyordu Keğam; her gün, Şişli iş çıkısında onu bekliyor, 20 metre arayla kızı takip ediyordu. Ama kız da iyi niyetle takip edildiğinin farkındaydı; belki de Keğam´i koruyucusu olarak görüyordu. Kafasını bir kez olsun geri çevirmedi kızcağız. Keğam da aşkını uzaktan da olsa yaşadı ve şiirlerinde simgeledi onu…

Babalarımızı tanıştırdık. Onlar da bizim tur saatimizde, Keğam´ın büyük ahpariğinin ayakkabıcı dükkanının önünde otururlardı.Dükkanlar yan yanaydı. Kısa boylu, beyaz saçlı, elma yanaklı, gözlerini çevreleyen kıvrımların ortasına yerleşmiş derin gözlü ihtiyar; kim bilir neler görmüştü Diyarbakır´dan İstanbul´a. „İpek kuşak beldedir, saçakları yerdedir, 99 yar sevsem, yine gözüm sendedir“sadıklığıyla yedi evlat vermişti Hay (Ermeni) toplumuna. Ne konuşurlardı beraberce babalarımız? Saatlerce süren sohbetleri havadan suda olmasa gerekti. Gençlik işte, bizim kafa başka yerlerdeydi, şiir denemeleri, gırgır, şamata, tantanayla günümüzü yaşamak istiyorduk. Belki onlar da farkındaydılar içimizden fışkıran, durmak tükenmek bilmeyen enerji ve sinerjinin. Mutluluklarını yere bakan gülümsemeleriyle belli etmeden yan yana durarak hissettiriyorlardı babalarımız. Onlarla ne konuştuğumuzdan çok, yanlarında, beraberce ne hissettiğimiz önemliydi.

Aksam güneşi düştüğünde, yüz yüze bakan, sıra sıra, gittikçe küçülen Kurtuluş apartmanlar koridoruna, egzozlardan yükselen gri dumanlar beyaza bürünürdü. Geceye hazırlık yapan karınca misali Kurtuluş sakinlerinin umurunda bile değildi bu dumanlar, yapraksız dalsız, ağaçsız asfalt kaldırımlarda. Onlar, Anadolu’nun dört bir yöresinden koparılmış köklerinin dallarıydılar. Beraber, çoluk çocuklu, yan yana olmanın, eksiz dumanlı tadını çıkarma peşindeydiler. Böylece ilk oltayı atıyorduk Kurtuluş´a…

SARKİS’İN İSTANBUL`DA SON SENESİ

Sarkis’le aksamları buluşurduk, bol bol sinemaya giderdik, Akşam gazetesini her gece Taksim’den alıp Sarkisgil’e giderdik, çayı koyar gazete bitinceye kadar okurduk. Sarkis, bir arkadaşımız ÜSSYM harcını yatırmayı ihmal ettiği için üniversite imtihanlarına giremedi. Bu yüzden de ona Paris yolu görünmüştü. İstanbul’da günleri sayılıydı. Ayrılık feci sarmıştı beni, belli etmemeye çalışıyordum; ama olacak olmalıydı. Sarkis derin bir insandı, duyardı, belli etmezdi. „Hadi Miri! kendine iyi bak“ dedi çekti gitti ve bir daha da dönmedi. Çok kısa da olsa güzel günlerimiz geçti İstanbul´da.

OSKİ, OŞİN, AMİRAL, ALAKUŞ AHPARİGLER

Tbrevank´a başladığımda, bu ahparikler mezun olmuşlardı. Arşak ahparik Amiral (asker) olmuştu, onun Amiral lakabını alması ilgili hikaye bir yana (askerlik kura çekiminde, hem İstanbul’u hem de bahriyeli yedek subaylığı çekmişti), üniforma altında çıkardığı humor, espri dalgaları sarmalıyordu bizi.Hele hele centilmen BJK’liligi, FB’ye karsı yaptığı espriler ve kahkahalar; her cümlesinin arkasına bir kuyruk takip, uçurtma gibi uçuruyordu semalarda, bir sağa, bir sola…

Oşin ahparigin anında yarattığı metaforlara gülüşümüzle katıliyor, tanımadığımız ahpariklerle daha da yaklaşıyorduk. Oski ahparig ise,hem olayın içinde, hem de kendi içindeydi; iki duyguyu bir arada yasıyordu. Gerek ikili gerekse grupsal toplu konuşmalarda, kollarını dirsekten kırıp bağlamış, öne taranmış bakımlı saçlarını düzelterek, kısa bakışlı komünikasyona girerdi. Karsısındakini dinledikten sonra, konu hakkında kendi fikirlerini sıralardı bir düşünce ağı örer gibi. Tbrevank standartlarına göre uzundu Oski Abi. Olaylara karşı mesafeli kritik duruşu ondan öğrendim, kendinden emin olmayı da… Bir gün beni yanına davet ederek, bana, 6 aylık burs kararlaştırıldığını söyledi. Kim karar vermişti, kim vermişti bu parayı? Sorma hakkim saklıydı, ne sordum ne de öğrendim; ama o kutsal gizemi sezinledim ve buldum, başkası olamazdı. O yüce insan gömüldü kalbimin derinliklerine.

En çekişmeli satranç karsılaşmaları Osin’le Alakuş ahparigler arasında geçerdi. Eşli pin -pong oyununda, Alakuş’un eşi zayıf olurdu; çünkü içlerinde en iyi Ping-Pong´u o oynardı.

Altan ahpariği bir kereye mahsus olmak üzere, üç sette yendiğimde „ bu nasıl raket?“ diyerek sapını kırdığında çok gülmüştük. Vasken ahparig solaktı; ama sağını da ayni ustalıkta kullanırdı. Yenildiğinde, önce bir dikelir, sonra baston yutmuş gibi yürüyüşüyle, „ tamam tamam, yendin ne yapalım…Ula ben seni her zaman yenerim“ diyerek, salonu terk ederdi. Ben de arkasından“ tamam ahparig, ben bir şey demedim, sadece oynadım“ diyerek cevap verirdim.Kısa bi´ süre içerisinde, zincirin bir halkası olmuştum. Bir gün gitmezsem „ Nerde kaldın Miri? diye arıyorlardı beni.

Onlar, bizlerle kaynaşmak, bütünleşmek için, bilinçli ve özel bir gayret sarf etmiyorlardı. Onların yapısı buydu, biz gençlerin fikirlerine verdikleri değer ve sağladıkları hür otonom atmosferin tadımına doyum olmuyordu. Onlarla geçirdiğimiz zaman kısa ve yoğundu; ama çok verimliydi.

İMTİHAN GÜNLERİ VE SAMATYA

Üniversite imtihanlarına hazırlığı hızlandırmıştık. Ben nerdeyse Zakar Meldonyan´a taşınmıştım. Zakarların evi müsaitti. Sabah erken kalkıyor, kilisenin karsısındaki fırından aldığımız ekmekle güzel bir kahvaltı yapıyor ve çalışmaya koyuluyorduk. Zakar Meldanoglu, sessiz ve sakin bir çocuktu; kalbi sanki insanlığın vicdaniydi. Zakar sanat ve mimar ruhlu bir insandı; başka bir bölüm okuyacağını hiç tahmin etmiyordum;Tanrı vergisi olsa gerek…

Aksama doğru Samatya sahillerine inerdik, cıvıl cıvıldı sokaklar, kahveler ve balıkçılar. Nerdeyse herkes birebirini tanıyordu. Kendini bu semte yabancı hisseden bir ben vardım. Avon ( Avedis Demir), bizim sınıfın gülü olduğu kadar, Samatya´nin da gülü olmuştu. Herkesi tanıyordu. Eeee aşkı da vardı. Değme Avon’un keyfine. Çok çabuk kaynaştık Samatya´nin Sahakyan gençliği ile. Onlar, kızlı erkekli, hepsi bir arada gençliğin verdiği güzelim deniz kokularını tadan, hepsi birer çiçek gibiydiler. Beni de aralarına önyargısız kabul etmeleri, yanlarında bir boş sandalye açmaları, olağanüstü bir olgunluk, hatta bir güzellikti. İlk olarak kızlı erkekli ve de Hay grubuna dahil olmanın zevkini tadıyordum aralarında.

Akşamları buluşur, sahile iner şarap içer, şarkılar söyler, Ahmet Arif´ten okurduk. Hep ders yerine, yeni edindiğimiz fikirleri tanımaya çalışırdık. İlle de benden bir şiir istenirdi ve herkes susardı. Ben, yari çekingen, yari heyecanlı, acaba ezberimdeki şiiri unuturmuşum korkusuyla, bir yudum şarapla indirirdim onların hepsini mideye. Ondan sonrası su gibi akar giderdi kelimeler duygulara dönüşerek.

BÜYÜK MEYDAN OKUMA

Üniversite imtihanları gelip çatmıştı. Artık defter kitabi kapamıştık. Ayni salonda bizim sınıftan 4 kişinin (Keğam, Kapriel Cil, Ohannes Yıldız ve ben) imtihana girmesi, hem sevindirici, hem de biraz garip bir ihtimal kombinasyonuydu (20 Kişilik sınıftan 4 kişinin ayni salonda olması). Korktuğumuz geldi başımıza: Soru kağıtları dağıtıldı. Ben, bir an önce fen sorularını çözmeye koyuldum ve epey ilerleme kaydettim. Ayrıca, sorulardan oldukça memnundum. Kontrolörlerden birisi, bütün salonun dikkatine olmak üzere, sözlü bir açıklamada bulundu :“Edebiyat(sosyal) ve Fen bölümleri için belli zaman dilimleri ayrılmıştır. Sosyal bölüme ait zaman diliminde fen soruları, fen büğlümü zaman diliminde de sosyal büğlüme ait sorular çözülemez!“ Bu açıklama, imtihan başladıktan tam bir saat sonra yapılıyordu. Yaptığımız itirazlar kabul edilmiyor, hatta salondan atılmayla tehdit ediliyorduk.

Kağıtlarımız toplandı, silgiyle iyice bir silindi, edebiyat süresi dolduktan sonra bizlere tekrar dağıtıldı. Moral sıfırdı. Edebiyat sorularını, kızgınlığımdan toto oynar gibi oynayıp verdim. Yapmış olduğum fen sorularının müsveddeleri de alınmıştı elimizden. O moral bozukluğu ile yapabildiğimi yaptım ve çıktım. Bizim başımıza verilenler, tam birer man kafalıydılar. İmtihan başlamadan yapılacak açıklamaları, bir saat geçtikten sonra yapıyorlardı.. Bu kadar öğrencinin de kaderiyle oynuyorlardı. Onları tanımıyordum ama onlara neler söylediğimizi tahmin edersiniz…

Netice ne olursa olsun umurumda değildi. Bir bölüme girebileceğimi adım gibi biliyordum. Daha önümde nice seneler vardı. „Seneye bir daha girerim“ diyerek teselli buluyordum.

Üstümden büyük bir yük kalkmıştı. Dernekten ahpariglerin bir bölümü Çınarcık´ta çadır kurmuşlardı.

YELKENLER FORA

Yapılacak iş kalmamıştı artık; ne sabahları BJK Şeref stadı, ne Sarıyer´deki Beyaz Park, ne de Kumkapı sahillerinde kayık kiralayıp balığa çıkmak cezbediyordu beni. Miki, Migo, Boby, Varujan, Avon ve ben dernekte toplandık ve attık mitilleri sırtımıza, ver elini Çınarcık…

Eskiden Vapur Karaköy´den kalkardı. Yalova´ya en erken 4.5 saatte varırdı. İlk uzun deniz yolculuğumuzdu. Heyecanlıydık ; grup dinamiğinin verdiği güç, tüm çekingenliğimizi yırtıyor, cesaret veriyordu. Karaköy yanıyordu sıcaktan, sanki bizi kovuyordu Istanbul’dan.Ve beklenen an geldi; kalktık limandan Sarayburnu’na doğru. Solumuzda kalan Boğaz panoraması ve onun üzerimize doğru akıp gelen, bizim varlığımızı pekte takmayan bir edayla Marmara’yi beslemesi muhteşemdi. Kaptan, Kizkulesi’ni soluna alarak, dümeni Adalar´a doğru kırıyordu. Sağımızda kalan Ayasofya, Surlar, Saray ve Sultan Ahmet Camii, İstanbul´un tarihini anlatmaya yetiyordu. Kaptan, Bogaz’ın akıntısından kurtulmuş, daha durgun sularda gözlerini dikerek, çayını yudumlarken bir de sigara yakmıştı.

Ortadaki tuvalet kokularından ırak, rüzgarın bol estiği tarafı seçip, gömleğimin düğmelerin açarak, deniz havasını dolduruyordum ciğerlerime. Varolmanın mutluluğunu yaşıyordum. Gözlerim, vapurun denizi ikiye bölen dalgalarında oluşan beyaz köpüklere dalıyor, İstanbul’dan yavaş yavaş uzaklaşıyorum . Daha Yalova´ya epey zaman vardı.

MİKİ, MIGO,VARUJ, BOBY, MİRİ

Haçik Apelyan, biz son sınıftayken, 9, 10, 11. sınıflardaki gönüllüleri toplamış, ritim ve folklor çalıştırıyordu. Salonda yaptığımız çalışmalardan en çok gönüllü olanlar arasında sayılabilirdim. İlk sahnemiz Surp Pirgiç´te düzenlenen geleneksel sevgi sofrasıydı. Seyircilerimiz de yaşını başını almış dedelerimizdi. İkincisi de Hilton Otelinde düzenlenen etkinlikti. Salondaki çalışmalarımız müziksiz oluyordu. Sahneye çıkmak için, davul zurna gerekiyordu. Adamlar para istiyordu; o da bizde yoktu. Haçik, bu arada sadece bizleri çalıştırmıyordu; Tarlabaşı Süryani Kilisesi’nin kültür kollarında da faaliyet gösteriyordu. Haçik, Eyüp Çulha (Boby)’yi bizim derneğin folklor ekibine transfer etmişti. Boby kısa bir zamanda bizlerle kaynaşmış, etle kemik olmuş bir Tbrevankli olmuştu aramızda.

Davul zurnanın yerini birazcık alacak müzik gerekliydi. Haçik´in kulağı delikti. Mikail Dirikli (MİKİ)’yi ve mez kuyrigi (büyük ablası), Minazar’ı ve Miki’nin küçüğü Kayrenik´i bulmuştu. Miki akordeon çalıyor, müzik ders alıyordu. Haçik´in tavsiyesi üzerine, Sarkis’le ben Miki´yi ziyarete gittik. Mikael Bey ile başlayan konuşma biçimi, kısa zamanda Mikael’e dönüştü.Lise sondaydı Mikael.Akordeon çalacağını seve seve kabul etti. Aman Miki’nin gönlü olsun, Tbrevank´a gelsin diye neler yapmadık; evinden almalar, vapurda çay ve sigara ikramları vs.

Sağ olsun Miki, bizi bir kerecik kırmadı, bizlerle sahne aldı ve bizi müziği ile coşturdu sahnede. Ya mez kuyrigi, usta bayan terzisi idi, kostümlerimiz o dikti, hem de beş kuruş almadan. Kumaşlar da folklor’ün değerini bilen Sari Abi´den (Paris Konfeksiyon). Kızların içinde en edalı, en estetik dans eden Kayrenik’ti.

Mıgırdiç Yeşilçimen (Mıgo), 10. sınıftan Tbrevank´i terk etmiş, Sivas Lisesi´i bitirip tekrar İstanbul´a geri dönmüş, Sivaslı arkadaşlarıyla bir ev tutmuş, geçici olarak Kurtuluş´ta kalıyordu. Migo’nun folklorla ilgili bir barışıklığı yoktu. Bunun sebebi de, ne yazık ki solaklığında yatıyordu.Biz sağ derken, o sol derdi.

Varujan Cingöz (Varuj), futbolu solak oynar, folklora sağla başlardı, onun için sağ sol fark etmezdi, maksat omuz omuza beraberlikti, arkadaşlık, hoş sohbet ve espriydi. Her şeyin gırgırındaymış gibi gözüken; ama özü çok kısa bir zamanda algılayan, sorulduğunda, her şeyi sayabilen bir arkadaşımızdı.

İşte bu vapur yolculuğunda, bu MUHTEŞEM BEŞLİ’nin sonsuza dek kader bağları, biz farkında olmadan, Poseidon köpüğünde yıkanarak atılıyordu.

Vapur Yalova´ya demir atmıştı. Küçük bir iskeleye indikten sonra önümüze mecburen dikilmek zorunda bırakılmış Atatürk heykelini geçtikten sonra, yarim saat sürecek Çınarcık yolculuğuna çıktık. Her tepenin arkası Çınarcık´mış gibi hayretli bakışlarımız, oranın yabancısı olduğumuzu ele veriyordu.

ÇINARCIK

Çınarcık, denizden biraz ötede, ağaç ve yeşillikle kaplı, yüksel sıra tepelerle, iki ucu denize inen iki burunla çevrili, yay seklinde bir koydu. Çakıl taslarını, bazan döven, bazan okşayan deniz dalgaları uzanıp gidiyordu bir uçtan diğer uca. Cıvıl cıvıl insanlarla dolu sahil, asfalt yolda üç tekerli bisikletli mısırcılar, şeker helvacıları, bronzlaşmış rengarenk mayolu, güneş gözlüklüler, ayak üstü sohbetler, karşıdan karşıya geçenler, bellerine can simidi takılmış, annesinin elinden tutmuş çocuklar, motor sesleri ve Çınarcık sırtlarına kadar uzanan; irili ufaklı kat kat denize nazır arka arkaya birbirinin panoramasını kapatırcasına yarış eden pansiyonların geniş balkonlarından gelen kızartma kokuları…

İlk konağımız Çınaraltı oldu. Bahçenin orta yerinde bir çınar ağacı ve etrafında tahtadan basit masa ve sandalyeler. Çınarın gölgesinde, tost yiyip çay içen, okey oynayan, kızlı erkekli gruplar ve çınar ağacının dibine pineklemiş bir cins av köpeği. Herkes koy vermiş denizin esintisine kendini; sessiz, sakin, huzurlu ve kendi halinde…

Oba Pansiyon’un arkasındaki çadır ve önünde bir tencereden yemek yiyen topluluk “ Oooooo, hoş geldiniz beyler“ sesleri davet ediyor bizi yemeğe. Migo diyeni „ duyan gelmiş“ ti. Alakuş ahparig, Arşık, Hançerler, Agop Ekmekçi, Asadur Mezadur, Haçik Apelyan, Beyaz Adam, Mardiros Nalbant, İsahak Delice, Dede (Dikran Ahrun), Agop Kirkoryan, Ciroğlu, Murat Nişan ve isimlerini şu an hatırlayamadıklarım.

Kısa ve hoş bir sohbetten sonra gözüm çadıra takıldı. İçeri bir daldım, aman Tanrım! içerisi yanıyordu. Delik deşik bir hasır toprağı yalan yanlış örtüyor. Havlular, battaniyeler ve sırt çantaları uluorta fırlatılmış gibi. Çadırdan başka herşeye benzeyen bu çadırsal mimari, bizi bir anda hayal kırıklığına uğrattı. İki ağaç arasına bir sırık atılmış, eski çadır kuması da bu direğin üstünden geçirilerek gerilmiş, eteklerine de büyük taşlar konulmuştu.

Dede:-Hiç çekinmeyin arkadaşlar, bu çadır hepimize yeter, parası olanlara pansiyon tavsiye edilir ironisiyle , sırtında “Beyaz Adam Ölecek” yazılı çadırına „hös geldiniz“ diyordu. İlk sabah uyandığımda, üstümden buldozer geçmiş gibiydim, her tarafım ağrıyordu. Tecrübe sahibi arkadaşlar “denize bi`gir, hiçbi´şeyin kalmaz, bütün ağrıların geçer, alışırsın alışırsın…” diye tavsiyede bulunuyorlardı. İlk işimiz, yüzümüzü yıkamadan denize girmek oldu. Deniz cam gibiydi; yüzdükçe yüzesi geliyordu insanin. Islakları değiştirip, indik çarşıya, ikişer poğaça, çay ve Çinaralti…Sabah serinliğinde, zenginlik buna denirdi, hele hele bunun üzerine bir el de ohel atınca, gelsin çaylar, gitsin gazozlar. Sahil cıvıl cıvıldı. Bizimkiler yerlerini almışlar, havlularını sermişler, birebirlerini ıslatmaktan büyük haz alıyorlardı. Girmeyeni de kollarından tutup zorla denize atıyorlardı. Milli yemeğimiz menemendi. Küçük bir gazocağı, domates, soğan, yumurtalar, bir anda yaratılır, taze ekmek almaya en küçüğümüz gönderilirdi. Taze ekmeğin , menemenin kokusunu alan, bir anda doluşur, elinde sokum, menemenin ocaktan çekilisini sabırsızlıkla beklerdik. Son lokmalar atılırken, dilde kalan birazcık menemen aniden kaçırılır ve millet o son lokmanın peşinden koşturur da dururdu. Bulaşıkları ince kum ve toprakla yıkayıp su ile çalkalardık. Yemekten sonra biraz hareket ve oyun, kendini bir sakinliğe hapsederdi, mayışan köpekler, gölgeli duvarları seçerlerdi, biz de yavaş yavaş ağaç diplerindeki gölgeli çimenleri. Semayı seyretmek, o mavi derinliğe hafifçe kıpırdasan yapraklar arasından dalıp gitmek, en yalın ve saf halimizdi. Hal böyleyken de, sahildeki yeni seslerin gülüşmelerine kulak kabartarak basımızı hafifçe yukarı kaldırmayı ihmal etmezdik.

Doyum olmazdı hıncahınç dolmuş sahildeki sohbetlere, güneşin bizi tepemizden aşağı yaktığının farkına varmadan. Birdenbire bir içgüdüyle, atardık kendimizi suya. Migo pek açılmayı sevmezdi, Boby´de biraz bilirdi yüzmeyi. Ben de Miki ile basbayağı açılırdık, insanlar olduğundan daha küçük görünene dek. İçimizde en iyi yüzen Alakuş abiydi. Çınarcık’ın bir burnundan diğer burnuna yüzdüğünü duymuştum. Saat altıya doğru güveci fırına verme zamanı geldiğinde; „güveci kim götürecek“, görevi vermek için herkes birebirine bakardı. Bir gün güveç tasıma sırası bendeydi. Çadıra yaklaşırken, ayağım takılıp güveçle birlikte yere yapışırken, herkesin sokum ekmeği ellerinde donakaldı. Kabaran bu iştah nasıl dindirilecekti? Hep beraber Çinaraltı’na gidip, peynirli, sucuklu tostlara talim ettik.

Bir de Murat Coşkun Abi´in Kızılay çadırı vardı biraz ilerde. Dede kurmuştu, kıdemliler ve daimiler orda yatarlardı. Ne de olsa daha lükstü. Hayg abi ( Hayk Nişan) Yılmaz abinin Oba pansiyonunun 11 nolu odasını tutmuştu. Oba ´da gazoz içtiğimizde, mayolu olduğumuz için yanımızda para yoktu. Biz de „11 Nolu odaya yazın“ derdik. Murat Nisan´la Zülfikar ayrılmaz bir bütündü, sahilde bir oyana, bir buyana turalar dururlardı.Akılları sıra çapkınlık yaparlardı. Jan abi de Oba´da kalıyordu. Kendine yakışan filozofik anlatım tarzı, bizi etrafında toparlardı. Gider gelir hakli olarak her şeyi Fizik´e dayandırırdı.

Akşam olunca, karınlar doyunca, yine Haçik’in tanıyıp gruba kattığı Hayk vardı. Çok güzel akordeon çalardı. Eczacı Aydın da cümbüş. Müzik vardı, ortada yanan bir ateş, ateşin etrafında toplanan bizler, futbol ve ritimle yoğrulan vücutlar…

BİR GÜN TOPYOLU ÇIKAGELDİ

Ohannes ahparigi hep resimlerden tanıyorduk. Hakkında çok güzel şeyler anlatılırdı. Almanya´ya gitmişti güzel sanatlar okumak için. Oşin ahparigi anlattığı hatıralarda, hep onunda ismi geçerdi. Birde baktık ki, ahparig çıkagelmiş. Tıpkı resimlerdeki gibi kara yağız, kıvırcık saçlı, kalın favorili, kara kaşlı, oldukça bilinçli davranışlarıyla bizi selamlıyor. Aynı zamanda hanımı Sabine ve Sabine’nin erkek kardeşini bizlerle tanıştırıyordu. Anlatılan hikayelerden ahparigi tanıyorduk gerçi ama o bizi tanımıyordu. Üstelik tek başına değildi. Ne de olsa biraz olsun resmiyet ve mesafe sergilemek zorunluluğu gerektiriyordu bu kadar Tbrevanklinin yanında. Akşam yakılan ateşin karşısında, akordeon ve cümbüşle karşıladığımızda kendini, çok hoşuna gitmişti ve duygulanmıştı. Ama bu durum fazla sürmedi. Dede:- Ahparik, şu teacher’la olan anını anlatır misin ricasıyla başlayan sohbet, kahkahalara dönüşüyor, anılar birbirini izliyordu. Ben, ona ne de olsa hemşehri olduğumdan biraz daha yakın hissediyordum. Bana nerelisin diye sorduğunda, biraz gururlu bir edayla „ tabi ki Sivaslıyım“ diye cevap verdiğimde:

– Böbürlenme! Demediler mi sana; „Sivas tan adam çıkmaz“ diye…

Kısa zamanda kaynaştık, samimi olduk. Fotoğraf çekerken, sağ bileğinde iki ucu topuzlu bakır takıyı ilk onda görüyordum. Eeeee ne de olsa 68 generasyonunu en yoğun biçimde Avrupa’nın göbeğinde damardan yaşamış bir ahparikti. Bıktırana kadar sorular soruyorduk. Hazır cevaptı, hiç tereddüt etmeden ironik metaforlarla süslüyordu atmosferi. Az kaldı, gitmek zorundaydı. Giderken beni yanına çağırdı. Kara üzüm gözlerinin sevecen bakışlarını ayrılık gözlerime dikerek:

-Demediler mi sana „ Sivas´tan adam çıkmaz“ ironisiyle:

– Miri, Sen hayat dolu bir çocuksun, yaşa kinini ve özgürlüğünü ve de aşkını diyerek,sarı VW´sine bindi ve topukladı yokuşa doğru ve virajı dönerek kayboldu. Gözlerim, tozlu yollara dala kalmıştı…

ÇINARCIKLA BAŞLAYAN EBEDİ DOSTLULAR

Etrafımız Hay ailelerle çevrili, biz de onların bahçesindeki güller. Samatyalı, Bakırköylü, Feriköy-Kurtuluşlu ailelerin babaları, hafta içinde çalışır, hafta sonunu Çınarcık´ta geçirirlerdi. Mama ve çocukları yaz tatilinde temelli orada kalırlardı. Aileler, cumartesi akşamları yazlık sinema yerine bizim ateş etrafında akordeon eşliğinde ritmik dönmelerimizi seyretmeyi tercih eder olmuşlardı. Bu durum da yazlık sinema sahiplerinin gelirine büyük ölçüde sekte vurmuştu. Hayko, folklar, şarki, türkü derken tangoya yönelirdi. İşte o aksamların birinde, Avon bizleri, Yesilçimen ailesinin fertleriyle tanıştırdı . Agop, Hayganuş Yeşilçimen, çocukları: Arlet, Rejan, Manuk, Ohannes-Migirdiç, Mihran Yeşilçimen. Arlet ve Rejan Sahakyanlıydılar. Baron Vahan, Baron Aslanyan onlara da ders verdiği için, çok ortak yönlerimiz vardı. Biz Tbrevank´in eşsiz olduğunu savununken, onlar Sahakyan´i öne çıkarırlardı. Sonuçta, iki okulun da eşit olduğu konusunda birleşirdik. Boby´nin kız kardeşlerinin(Rahel ve Delikız) aramıza katılması başka güzel bir renklilikti. Haylar´la Süryani gençlerin, aralarında hiç bir fark gözetmeden, yalın kaynaşmaları, yaşanmaya değer bir güzellikteydi. Mama Hayganuş, biz Tbrevanklilari, dürüst ve saygılı davranışlarımızdan dolayı çok sevmişti.Yaptığı böreklerden bize de gönderirdi. Misafirimiz olduğunda çayları ve bardakları onlardan taşırdık. Arlet, etrafındaki insanların mutluluğundan mutlu olan bir yapıya sahip, zeki ve akıllıydi. Toparlayıcı, girişken, cana yakın ve yapıcıydı. Bütün zıtlıkları mıknatıs gibi kendine çekip, hakkini vererek çözümlemede, yaşına göre usta bir insan sayılırdı. Arlet´e sempati duymamak imkansızdı. Rejan, mesafeli ve seçiciydi, ama davranışlarında yalın, kusursuz ve sevecen, uzaktan samimi humor dolu bir insandı.

Mahallede herkes Manuk´tan sorulurdu. Küçük yaşına rağmen, bisikletçiyi, simitçiyi gazozcuyu; kısaca bütün piyasayı, eksiksiz kendi emsallerini de tanırdı. Yazlık sinemaya gidemeyen, fakir çocukları toplar yazlık sinemaya götürürdü. Ohannes bisiklet üzerinde cambaz olmuştu. Mihran, uzun dalga, buğday renkli saçlarıyla, karakaş, iri, çok güzel, yeşil gözlerinin ortasındaki delikanlı burnuyla, sırtındaki, altın renkli galaksileri andıran ince, körpe tay tüyleriyle bir insanlık harikasıydı. Yeşil gözlü, buğday renkli bu çocuk saatlerce suda kalır, çıktığında, havluya sarılır, bir taşa oturur ve tir tir titrerdi. Burun deliklerini deniz suyundan temizlemek için, ikidebir burnunu çekerdi yukarı doğru. Topyolu ahparig, çok resmini çekmişti Mihran´in.Otuz beş sene sonra nasip oldu onları görmek.

Agop Yeşilçimen hafta sonları gelirdi Çınarcık´a. Az konuşan, sert görünümlü; ama bir o kadar da temiz kalpli cömert bir beyefendiydi. Mihran gözlerini babasından almıştı.

Böylece, Yeşilçimen Ailesiyle Tbrevanklilar arasında başlayacak ebedi dostlukların kutsal temeli Çınarcık´ta atılıyordu.

ÇINARCIK YUNUSLARI

Çınaraltı’ından başlayıp, sahili boylamasına sağına alıp, çarşıdan geçtikten sonra, pansiyonları kalabalığından sıyrılıp, Teşvikiye köyü yönünde bir bombe yaparak uzanan asfalt yol, aşağı burunda viraja girer, kaybolup giderdi. Kestane çay bahçesi, bombe yapmış işte o küçük tepecik üzerinde, çamlar altında oldukça ilkel, derme çatma masa ve sandalyelerden ibaretti. Sakinliği seven çiftler, aşıklar, biraz kendiyle basmasa kalmak isteyenler, akşam altıdan sonra orada buluşur, sahile doğru güneşin batışını seyrederlerdi. Saat yedi sularında, deniz çarşaf gibi olur,yunuslar sürü halinde durgun suların içinden havaya fırlayarak yarış yaparlardı sanki. Bu olay bir kaç kere tekrarlanırdı. Denizin hediye ettiği dalgalı rüzgarlar, camları, bize ninni söylemeye davet ederdi bizi terletmekte olan güneşin kızıl serinliğinde. En güzel sohbetler, duygusallıklar ve romantizm orda yaşanırdı.

DELİK CEPLERİN YARATICILIĞI

Paramız suyunu çekmişti.Artık daha fazla kalamazdık Çınarcık´ta. Hem üzülüyor, hemdi kadere boyun eğmek zorundaydık. Bu arada, aklıma parlak bir fakir geldi. Bir kartondan levha yapıp “matematik, cebir, fizik, kimya dersleri verilir” yazıp, Oba pansiyonun önüne astım. Ertesi gün iki Hay kız çıkageldi ve ders almak istediklerini söylediler.Derhal mamalarıyla görüşerek derse başladık.Günde 40 TL si kazanıyordum. Bu da oldukça yüklü bir para olup, beslenmemize de yetiyordu. Tam gidecekken kalıverdik bir kaç hafta daha.

Artık göç başlamıştı İstanbul`a. Okulların açılmasına az kalmıştı. İstanbul’u özlememiş değildik, üstelik üniversiteye kayıt yapma zamanı da yavaş yavaş yaklaşıyordu. Bütün tanıdıklarla İstanbul`da buluşmak üzere vedalaştık ve yola koyulduk. Kim bilir İstanbul´da bizi hangi sürprizler bekliyordu.

Yine yarı hüzün, yarı neşeli gecen vapur yolculuğundan sonra, Galata´ya yaklaştığımızda, köprü sanki üstümüze geliyordu. Çınarcık’ta İstanbul insan yığınlarını unutmuştuk. Kalabalık arasında Çınarcık tilkileri gibi ürkek olmuştuk. Miki, derhal geri dönmek istiyordu Çınarcık´a gitmek üzere hazırlanan vapurla. Migo kolundan çekerek:

– Miki! Kendine gel deli çocuk, hani bu akşam Sarıyer´e çay içmeye gidecektik diyerek koluna giriyordu. Beş arkadaş, Karaköy kargaşasına kapılıp, çeşitli yönlere dağılan insan kümelerinde kayboluyorduk.

İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ

Tutturduğum puanlardan memnun değildim. Hayvanlara olan zaafımdan zooloji bölümünü seçmiştim. Sabah erkenden Tarlabaşı’ndan otobüsle Hürriyet Meydanına gidiyor, Küllük´te bir çaydan sonra derslere giriyordum. Binlerce öğrencinin girip çıktığı mega bir oluşumdu İstanbul Üniversitesi. Bu hengamede, yönünü ve yolunu bulmak kolay iş değildi, hele hele kapalı yaşamış Tbrevanklilar için. Sağ olsun Dede (Dikran Ahrun); bizi alıp gezdirdi, bilgiler verdi ve üniversiteye kısa zamanda adapte olmamızı sağladı, tıpkı Tbrevank´ta olduğu gibi.

„Üniversite Özerkliği, Demokratik Üniversite, Bağımsız Türkiye, Devrimci Gençlik“ sloganları bir tarafta, „Kahrolsun komünizm, Yaşasın Türk Gençliği….“ sloganları ve ikisinin arsında kalan bizler. Kamplara çoktan ayrılmış üniversite gençliğinin gerilmiş, her an patlamaya hazır potansiyel atmosferinde kendimi çok yalnız hissediyor, hatta zaman zaman korkuyordum. Huzurlu bir gün yoktu, zırtta bir işgal edilirdi üniversite sağ veya sol gruplar tarafından. Hocalar derslerden alınır, hepimiz yürüyüşe zorlanırdık. Yürüyüş ve toplantılara katılmak istemeyenler için, eve gitmekten başka çare kalmazdı. O günler bende hayal kırıklığı yaratmıştı, bu muydu üniversite? Bu muydu öğrenmek ve bilim? Ahparigler:

– aman çocuklar dikkatli olun diye tavsiyede bulunurlardı.Patlamaya hazırdı gençlik, bense bu ortamda huzur ve barış içinde öğrenmeye çalışan bir genç.

Çınarcık dönüşü dernek, yeni kan kazanmıştı. Orada atılan samimi ilişkiler dernekte de kültürel şekillenmeye dönüşüyordu. Hacik Apelyan´in olağanüstü gayretleriyle oluşturulan folklor ekibi, ciddi çalışmalarına başlamıştı. Pink ponk masasını kaldırıyor, hepimiz için dar gelen odada sırasıyla erinmeden şekillendirmeye çalışıyorduk figürleri. Evet olmaklarımız dardı, ama istek ve irademiz Çınarcık´in sularında dövülmüştü. Dernek yönetim kurulunun bu çalışmaları ciddiye aldığı belliydi. Belki de kafalarında bazı ideeler yeşermesine rağmen, henüz onları metaforlaştıramamışlardı. Beş arkadaştan sadece Migo ekipte değildi ama buna rağmen hiç bir çalışmayı kaçırmıyor, bizleri zevkle izliyordu.

Dernek mekanı artık dar geliyordu. Miki´in kız kardeşi Kayrenik, Klemans, Hera kız kardeşler, Boby’nin iki kız kardeşi, Rahel ve Delikız, Tiskuhi, çehrelerini hatırladığım, ama isimlerini hatırlayamadığım kızlar…Alakuş Ahparig, Edik ahparik (İranlı), Vasken ve kardeşi, Haçik ve kardeşi, Boby, Miki, Varuj, Hayko(Akordeon), Horen, Harutyun Kaçtı, Hayk Silahlı,…

Haçik her ise yetişemiyordu. Organizasyon için bedava bir manager gerekiyordu. O da kısa zamanda bulundu: Yetvart Tomasyan(Tomo) ahparig, bizi Feriköy okulunun salonuna taşıdı. Çalışmalarımız için ideal bir yerdi, en önemlisi de Varujangile yakın olmasıydı. Haçik, bir yandan ustalaşmaya tırmanan ayakları çalıştırırken, ritme uymayanları da, gruptan çekerek, onları çalıştırıp, gruba yetiştirme görevini bana vermişti. Ritmik bir hareketi, ayakların hüneri yapmak, oldukça zor bir işti. Şıpır şıpır ter atmak zorundaydık sabır ve ümitle. Bir hareketi kavramak ve onu taklit etmek ve başarmak duygusu yaşanmaya değer bir duygu. Bir fizik problemini çözmek, bir figürü kavramaktan çok daha basittir.

Folklordan sonra 5 arkadaş Varujangile giderdik. Maması ve babası beşimizi birden beklerdi. Yorgun vücutlara çay çok güzel gelirdi. Çaylarımızla birlikte oheyle dalardık. Daha sonra Taksime kadar yürür, Akşam gazetesini alıp evlere dağılırdık. Haftada bir gün mutlaka Mikigilde buluşur, güzel sohbetlerden sonra, zikzak yapan vapura biner, Boğaz`i turlardık. Fazla paramız yoktu ama, mutlaka birimizde olan üç beş kuruş hepimizindi. Para, bizim beraberliğimizi sağlayan sadece bir araçtı, kendi kendimize yetiyor ve bundan büyük mutluluk duyuyorduk.

Haçik, Haygagan oyunları öğrenmek üzere, uzun bir yolculuğa çıkmıştı. Biz (Miki, Boby ve ben) de Türk Folklor Kurumu’nun imtihanlarını kazanarak, Aksaray´da Pertevniyal lisesinin yanındaki ilk okulda çalışmalarımıza başladık. Gittikçe ustalaşıyorduk ve öğrendiklerimizi bizimkilere öğretiyorduk. Bunla da kalmayıp Bakırköy Halk Evi Folklar gruplarının da daimi üyesiydik. Bütün amacımız, folklorik kültür birikimini benliğimizden geçirerek, derneğin faaliyetlerine adapte etmekti.

Çalışmalarımız ilerledikçe dernekte yavaş yavaş kabuk değiştiriyordu. Artık sadece Tbrevank mezunlarının uğrak ve faaliyet yeri değildi dernek. Faaliyetlerimiz kulaktan kulağa dolaşıyor, ilgi odağı oluyordu. Genellikle kızlar aile yakınlarını, mamalarını, hatta yayalarını dahi getiriyorlardı çalışmalara. Böylece dernek, aileler içinde bir kültür yuvasına dönüşüyor, herkes çoluğunu çocuğunu güvenceyle derneğe gönderiyordu.

DERKEN HAÇİK ÇIKAGELDİ

Haçik’i ilk gördüğümüzde, kendisindeki değişikliği hemen fark etmiştik. Haçik yasadıklarını anlata anlata bitiremiyordu. Epey şeyler öğrenmişti. Başta, vücudundaki o sert erkek ifadesi değişmiş, yerini yumuşak, esnek bir estetik almıştı. Haçik, hem erkek, hem de kız Haygagan barlarını öğrenmişti. Bir erkek, bayanlara özgü barları nasıl öğretebilirdi? Bunun mümkün olacağına inanamıyorduk. Haçik, kızlarla çalışırken izlediğimizde, hayretler içinde kalıyorduk. Haygagan bir barda, bir yürümesini, ellerinin kuğu boynu gibi kıvrılan estetiğini ve de edalı, bir yukarı bir aşağı bakışan süzülmelerini öğretirken Haçik, kollarındaki yoğun tüyler ele veriyordu onun erkek olduğunu. Bizim kızlarında öğrenme kabiliyetine ve isteğine diyecek yoktu;coşkulu bir motivasyonla Haçik’i taklit ediyor, bu gidişle kısa zamanda mükemmel öğrenirler izlenimi yaratıyorlardı.

O yumuşak, bir kuş tüyü gibi hafif danseten Haçik, biz erkeklerle çalışırken kendine geliyordu sanki.“Olmuyor, olmuyor Beyler! Tembelliği bırakın, daha çok çalışmalıyız“ diyerek pestilimizi çıkarıyordu. Haygagan barlardaki estetiği yakalamak kolay değildi; sertlik içinde duygularımız da yansıtmalıydık; sadece yüz ifademizle değil, vücudumuzla da gururumuzu ifade etmeliydik. Hatırladığım kadarıyla bu çalışmalar üç aydan fazla sürdü. Feriköy´den emektar Karagözyan’a taşınmıştık. Kızlar o kadar ustalaşmışlardı ki, Haçik bile onlara hayran kalıyordu. Biz erkekler için ise, en ufak bir övgü yoktu. Bize karsı daha da acımasızdı, çünkü bizlerin tek kelimeyle mükemmel olmasını canı gönülden istediği, her halinden belli oluyordu. İş, sadece barları öğrenmekle bitmiyordu. Kıyafet, müzik, sahne, şahsi ve grupsal sorunlar, gecenin bir köründe kızları eve götürmek ve bunun gibi daha nice rutin işler. Oysa dernek bütün bunların altından kalkacak maddi güce sahip değildi.Ama bizim TOMO’muz vardı. O doğuştan mükemmel bir managerdi.Amatör Tbrevank ruhunun verdiği bir profesyonellik vardı onda. Hep güler yüzlü tavrıyla “tamam hallederiz” derdi ve hallederdi meseleleri. Bütün bu çalışmaların mutlaka sergilenmesi; Hay toplumunun hizmetine sunulması gerekiyordu. Haçik -Tomo’nun ve dernek yönetim kurulu büyük bir gösterinin planları içindeydiler. Ama bizlerin, bu konuda ne tecrübesi ne de artan zamanı vardı. Dernek bütün gücüyle büyük bir ilki gerçekleştirmek için kolları sıvamıştı.

Folklora paralel olarak bir de koro vardı. Koro da ayni yoğunlukta bir tempo ile çalışmalarını aralıksız sürdürüyordu. Sahneye bizlerle beraber çıkacaklardı. Onlar da bizler gibi genç ve heyecanlıydılar.

FİNALE DOĞRU

Hazırlıklar tüm hızıyla sürüyordu. Çizmeler, kemerler derici Haylar´dan, kumaşlar Paris Konfeksiyon`dan , ismini hatırlayamadığım Hayaserler’den bağış olarak alınıyor, kumaşlar Miki’nin mez kuyrigi (büyük ablası) Minezar’in evdeki çalışma masasının üstüne yığılıyordu. Kuyrik, hepimizin ölçülerini alarak gece gündüz çalışıyordu. Şan sineması tutulacaktı, sahneye koroyla birlikte çıkacaktık. Bu haber çok heyecan vericiydi. Bir yandan seviniyor, bir yandan da sahnenin ve seyirci beğenisinin vereceği reaksiyondan çekiniyorduk. Bu, Tbrevank’in ve tanınan yüzlerin alkış ve takdirlerinin ötesinde bir şeydi. Para verip gelen seyirci, ister istemez hoşuna gidip gitmeme konusunda yargı hakkına sahipti. Diğer taraftan ise, Tbrevank’ı maddi ve manevi ayakta tutan Hay Cemaatine kültürel bir şenlik hediye etmek, gençliğin kaynaşmasını sağlamaktı gayemiz. Ortadoğu Teknik’in isletme bölümünden mezun olmuş, İstanbul’da yedek subaylık yapan Kirkor ahparig folklar konusunda tecrübelerini bize aktarıyor, halayları daha da estetikleştiriyordu.

Hraç ahparig, sahne düzenini planlıyor; sahneye, geceyi ifade eden resimleri usta elleriyle çizmeye hazırlanıyordu.

Biletler satılığa çıktığında, beklenmeyen bir sürprizle karsılaştık. Biletler su gibi gidiyordu. Tomo “keşke 40 lira yapsaydık” diye hayıflanıp duruyordu. İlk biletler biz çalışanlara dağıtıldı. Ben, sadece bir bilet aldım babam için, çünkü ona folklorun ne olduğunu dille anlatamamıştım, pratikte göstermeli ve onun takdirini almalıydım.Onun da korkusu, benim üniversiteyi aşıp, boş işlerle dalarak ‘haylaz’ olmamdı. Bir türlü inandıramamıştım gece yarılarına kadar folklar yaptığımı. Bileti verince, çok sevinmişti. Derhal dolabını açarak, düğünlerde giyilmek üzere naylona sarılı kostümünü temizlikçiye vermemi rica etmişti. Dernekte örgütlenen faaliyetler had safhadaydı; girişler çıkışlar, koşturmacalar, tespit edilen eksiklikler ve derhal gidermeler, bu arada çaylar ve fanteziler. Bir düğün havasıydı ki, sormayın gitsin. Kostümler, bavullarla arabalara taşınıyor, gruplar teker teker sayılıyor, geç gelenler oh çektiriyorlar; sürmeli kara gözler, gezgin kuaförler, provalar, heyecanlı koşturmacalar, el ayak dolanmaları; zannedersiniz ki karnavaldesiniz…

Gösterilerin başlamasına daha çok vardı. Her şey Tomo’un eşsiz organizasyonu ile sahne arkasına kolalı bir şekilde yerleştirilmişti. Koro,davulcu, zurnacı, Hayko ve tüm müzik ekibi ordaydılar. Davul zurnayla birlikte Hraç’ın çizmiş olduğu o essiz güzellikteki resimli sahneye çıktık. Sahne mekanına alışmak, kolay bir iş değildi. Karagözyan salonlarında yakaladığımız mükemmel ritim, sahnede tekliyordu. İki saatlik provadan sonra, adapte olmuştuk. Kostümleri çıkardık ve beklemeye koyulduk. Sahne arkasında organizasyondan sorumlu Tbrevank’lılar durmadan ihtiyaçlarımızı soruyor, derhal yerine getiriyorlardı. Bir anda kıymete’ binmiştik. Zaman yaklaştıkça heyecanımız da artıyordu. “acaba pot kırar mıyız” korkusuna Tomo su serpiyordu sanki.

FİNAL

Sahne perdesi kapanmış, seyirciler yavaş yavaş numaralı koltuklarını aramakla meşguldüler. Bu arada gittikçe kalabalıklaşan sesler, yüksek tavana doğru buharlaşıyordu. Tomo babamı taksi çağırarak evden aldırmış, koluna girerek, en öndeki orta koltuğa doğru getiriyordu. Adrenalin doruk dozajdaydı. Perdeyi aralayıp seyirci kitlesine baktığımda „aman tanrım, duyan gelmiş“ dediğimde, salon hıncahınç dolmuştu; ama konuşmalar, gülüşmeler devam ediyordu. Gongun çalmasıyla birlikte çıt çıkmıyordu. Elinde kağıtlar, kostüm kravat, ustura kaydı taşı, cilalı ayakkabılarıyla kürsüye doğru yürüyordu kim olduğunu hatırlayamadığım bir ahparig. Dernek yönetim kurulu ve Tbrevank adına konuşuyordu, programı iki dilde taktım ediyordu. Herkes ne zaman çıkacağını ezberlemişti. Konuşma bittikten sonra kopan alkış, bize olağan bir cesaret ve motivasyon sağladı. Ve perde yavaş yavaş acılıyordu. Koro ve müzisyenler yerlerini almışlardı. Herkes elele tutuşmuş haç çıkarıyordu. Davul zurnanın başlamasıyla pür dikkat bütün gözler Haçik’teydi. „Hoppa“ çığlığıyla ilk giren Haçik oldu sahneye, derken teker teker hepimiz. Yapılan yanlışları düzeltme imkanımız yoktu sahnede. Bar başladıktan sonuna kadar sürdürmeliydik tempoyu. Bir anda unuttum düşünmeyi ve korkuyu. Ayaklarım, vücudum yağ gibi kayıyordu kendiliğinden, sanki ayaklarım yerden kesilmişti. Hatasız bitirdiğimizde birinci oyunu, sahne arkasından tebrikler yağıyordu. İkinci oyuna hazırlanırken, koro harikaydı. Şeytanin bacağını kırmıştık. İkinci,üçüncü, oyunlar su gibi akıp gidiyordu.Seyirci, sanki böyle bir geceye susamıştı, ritmik alkışlarla onlarda oyun havasına girmişlerdi.

Tam bir saattir sahne arkasında, bir giysiyi çıkarıp, diğerini giyiyorduk. Tomo bol bol getirdiği havlularla „ hadi aslanlarım, mükemmelsiniz“ diye moral dağıtıp, anlımızdan şıpır şıpır damlayan terleri siliyordu. Hacik, her zamankinden daha gururluydu. Verdiği emekleri sergiliyordu. Her zaman olduğu gibi, yine başı çekiyordu Haygagan barlarda.

Seyirci bu gecenin bitmesini istemiyordu programın yarılandığını hatırlatan gongun sesini duyduğunda. Salon kısa bir ara vermek üzere dağılıyor ve bizde böylece kısa da olsa bir nebze nefes alıyorduk.

İkinci bölümüm ilk solosu benimdi. Sahnede tek başıma dans edecektim. Sahnedeki yalnızlığa meydan okumak, seyircinin beğeni ve taktirini tek başına kazanmak, kendime olan öz güvenime bağlıydı. İşin içinde sahnenin ortasında afallayıp kalmakta vardı; ama ben o duygumu, gömmüştüm en derin kuyularıma; aklıma bile getirmek istemiyordum. İşte o kader anı gelip çatmıştı. Hayko akordeonu mükemmel çalıyor ve seyirciyi coşturuyordu. Sahneye çıkmak anı gelmişti. Hayko, oyuna gireceğim müzikal bölümleri tekrarlayıp dururken, bir göz işareti yaparak“ Hadi Miri! Geç kaldın, kaçırıyorsun ritmi, bir daha tekrar edemem artık“ demek istediği, zoraki gülümsemesinden belli oluyordu. Seyirci ise merakla bekliyordu bu sürprizi. Ben, ha simdi, ha simdi gireceğim sahneye, diye tekrarlarken içimde, Haçik’in sırtımdan itmesiyle yıkılıverdim sahnenin orta yerine. Seyirci, benim sahneye itilerek yıkılmamı, barın bir parçası olarak algılamış, müzikle birlikte tempo tutturmuştu. Ben de bu coşkuyu fırsat bilip, kaslarıma kadar inen kalpağı yavaş yavaş yukarı çekerken, yerden kalkıyor, ayak parmaklarımı içe kıvırarak, parmak üstünde, kanatlarımı açarak, bir kartal edasıyla dansa başlıyordum. Hayko coşmuştu, bense uçuyordum havalarda. Solo bittiğinde salon inliyordu „getze, bravo“ sesleriyle. Böylesine insana gurur veren bir heyecanı yaşamamıştım o güne kadar.

Bitiş anı gelmiş çatmıştı. Seyirci, alkışla tempo tutturarak gitmek istemiyordu. Bir kaç ilave oyundan sonra nihayet bitmişti program. Sahnenin arkası önü, ana baba günüydü, tebrikler, tebrikler…

Dile kolaydı, uzun zaman geceli gündüzlü çalışarak vücuda getirip sahnelediğimiz etkinlik üç saat gibi kısacık bir zamana sığdırılmıştı. Bir rehavet ve mutluluk çökmüştü içimize. Tomo „Hadi, çabuk edin bayanlar, baylar gidiyoruz. Bunu ıslatmamız lazım“ diyerek, bizi, dernek adına yemeğe davet ediyordu.

Eve geldiğimde, babam uyumamıştı. Sabırla beni beklemişti.“ Ne o Hayrig? Yatmadın mi sen?“ dediğimde „sevinç ve mutluluğumdan girmedi gözüme uyku oğlum“ cevabını veriyordu. Gözleri yaşarmıştı. İki yanağımdan öperek „Tavatur oynadınız, beni ihya ettiniz“ derken, bir baba olmanın mutluluğunun en derin duruğunu hissediyordu. Cebinden çıkardığı Rumca İncil’in sayfalarını karıştırırken, yönünü karsımızdaki Rum Kilisesi´ne dönüyor ve okumaya başlıyordu.

Surp Haç Tbrevank’tan Yetişenler Derneği 1971´de sergilediği bu kültürel faaliyetle İstanbul´da bir ilki gerçekleştiriyor, gönülleri fethediyordu.

Şüphesiz hepimizin emeği geçmişti. Ama Haçik ve Tomo´un olağanüstü gayretleri ve yöneti kurulunun özverili çalışmaları böyle bir ilki gerçekleştirmede tayin edici rolü oynamışlardı.

2005 Haziran

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: