İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Acıyı paylaşmak!

Hasan Cemal

Evet, 6-7 Eylül! Tarihimizin kepaze sayfalarından biri…

Hatırladınız mı?

Türkiye’nin alnına bu kapkara lekenin sürülmesinden bu yana tam yarım yüzyıl geçmiş…

6 Eylül 1955.

İstanbul’da karanlık bir gece.

Gayrimüslim vatandaşlarımızı, özellikle Rumları hedef alan rezil bir saldırı planı devreye sokuluyor.

Bir tertip söz konusu.

Tertipte de devlet parmağı…

Selanik’te Atatürk’ün doğduğu evin bombalanması da tertibin bir parçası… Türk basınının ve bazı gazetecilerin kullanılması da tertibin bir parçası… Düğmeye devletin içinden basılıyor, kalabalıklar sokağa dökülüyor.

6 Eylül gecesi ve ertesi gün en çok Rumlar, sonra Ermenilerle Museviler saldırıya uğruyor. Evleri, işyerleri yağmalanıyor. 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 azınlık okulu tahrip ve talan ediliyor.

Ölenler, yaralananlar…

Tecavüze uğrayan kadınlar…

Biliyor musunuz bunları?

Ya da hatırladınız mı?

Yoksa hatırlamak istemiyor musunuz? Belki de unutmaktan yanasın…

Ama ben değilim.

Unutmak çare değil çünkü.

Unutturmaya çalışmak da, üstünü örtmek de öyle, çare olmuyor. Yaşananlar tarihin sayfaları arasında kaybolmuyor. Tarihin tanıkları, acıları yaşayanlar ve bu acıları paylaşanlar, tarihçiler unutturmuyorlar.

İyi de yapıyorlar.

Tarihten ders çıkarmak, yaşanan trajedileri ancak doğru öğrenmekle mümkün olabiliyor. Fransız yazarı Marguerite Yourcenar’ın bir sözü var:

“Tarih bir özgürlük okuludur. Bizi önyargılardan kurtarır. Ve sorunlarımıza başka bir açıdan bakmayı öğretir” diyor.

Ama bizlerin bu özgürlük okulunda okuyabilmemiz için tarihin ‘doğru’ öğretilmesi gerekir. Herkesin özgürce ‘kendi tarihi’ni yazabilmesi gerekir. Tabuların, yasakların, resmi yalanların bulunduğu ortamlarda, gerçeğin bir değil bin yüzlü olduğu gerçeği öğrenilemez çünkü…

6-7 Eylül’de çocuktum.

İstanbul’da, İstiklal Caddesi’nde sevgili halamın çalıştığı bir mücevherci dükkânı vardı. Çevredeki gayrimüslim vatandaşların dükkânları yağmalanırken yaşanan kâbusu, ancak Türk bayrağı açılarak halamın dükkânının kurtarılışını ve o geceki korkunç saatleri daha sonraki yıllarda dinlemiştim.

Acıları paylaşmak lazım.

Çıkış yolu bu.

İnsani bir şey üstelik…

Herkesin meşru acıları var. Bu acıları paylaşarak, nedenlerini, niçinlerini yerli yerini oturtarak daha insan gibi yaşayabiliriz. Yalanda yaşamanın bir yararı yok. Yalanda yaşamak durumu kurtarmıyor çünkü…

Kurtuluş doğruda, gerçekte.

İnsanların, toplumların, devletlerin hayatında yanlışlar oldu, olacak. Bunları görmek, kabullenmek, gerektiğinde özür dilemektir doğru olan…

Bundan korkmayalım.

Yaşanan acılar ancak bu sayede barışın önünde engel olmaktan çıkar. Bu sayede geçmişin tutsağı olmaktan kurtulur, olgunlaşır, birlikte huzur ve barış içinde yaşamanın yollarında yürümeye başlarız.

Geçmişle ne kadar az derdimiz olursa, bugünü o kadar rahat yaşar, geleceği o kadar güzel kurarız.

Yarım yüzyıl önce, 6-7 Eylül’de yaşanmış olan acıları paylaşıyorum.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: