İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Mihail Vasiliadis: Yoğun bakımda istişare sohbeti

Bir hasta düşünün; yoğun bakıma
kaldırılmış, nefes alamıyor. Acele oksijen bağlanması gerekiyor.
Doktorlar başucunda, ancak kimse vanayı açıp hortumu ağzına
dayamıyor.
Ne yapıyorlar peki? Yuvarlak masanın etrafına oturmuş, hastanın ‰cilen
oksijene bağlanması gereğini …istişare ediyorlar. Herkes
görüşünü
uzun uzun anlatırken, arada bir acele edilmesi gerektiğini de
vurguluyor. Kendilerine çaresiz ve ümitsiz gözlerle
bakan hastaya ise
sorunun çözülmesi için gerekli formül
arayışını sürdürdüklerini, hiiiiç
endişe etmemesini söylüyorlar. Bu arada ona ne kadar
önem verdiklerini,
onu ne kadar sevdiklerini belirtiyor, eskiden birlikte ne kadar
güzel
günler yaşamış olduklarını da ifade etmeden edemiyorlar.

Bütün
bunları neden yazıyorum? Haftalık yazım için bilgisayara
oturmuştum ki
haberi geldi. Devlet Bakanı Mehmet Aydın’dan sonra, Dışişleri Bakanı
Abdullah Gül de, Heybeli Ruhban Okulu konusunda açıklama
yaptılar. Öyle
açıklamalar ki, iyi haber bekleyen bizlerin kolu kanadı kırıldı.
NATO
Parlamenterler Asamblesi’nin Özel Akdeniz Grubu’nun Napoli’deki
toplantısına katılan sayın Mehmet Aydın, Avrupalı gazetecilerin
kendisine yönelttiği soruları cevaplarken, Türkiye’deki
cemaat
liderlerinin de din ve ibadet özgürlüğü
açısından herhangi bir sorun
yaşamadıklarını söyledi. İyi ki söyledi bunu Bakan’ımız,
böylece biz de
herhangi bir sorunumuz olmadığını öğrenmiş olduk. Sayın Mehmet
Aydın
bununla da kalmadı, ‘özel statü’ istememizin bir sorun
yaratabileceği
konusunda bizleri ikaz etti. Şimdi; nedir bu istediğiniz ‘özel
statü’
diye sorarsanız, yukarıda bahsettiğimiz yoğun bakımdaki hastanın,
kendisine oksijen bağlanmasını beklemesi gibi bir şey… cevabı
verilebilir.

Sayın Bakan’ımız bununla kalmamış, bir de şöyle
demiş: ‘Türkiye, AB’ye girmek için uğraşıyor. Kimileri bunu
fırsat
addedip, bu arada ne koparırsak k‰rdır mantığıyla hareket ediyor. Bu
olmaz, adil değil…’ Doğrusu bu cümleden hiç gocunmadım,
çünkü bizleri
kastediyor olamaz.

Eğer böyle olsaydı ‘kendilerinden
koparılanı geri alma mantığıyla hareket ediyor’ demesi gerekirdi. Bizim
sorunumuz olan Ruhban Okulu konusunda da söyledikleri şöyle:
‘Fener Rum
Patrikhanesi’nin, Ruhban Okulu’nun açılması talebinde bir sorun
yaşanıyor. Buna prensip itibariyle Türkiye’de kimsenin itirazı
yok.
Ama, bu okul nasıl olacak? Bir üniversiteye mi bağlı olacak,
müstakil
mi olacak? Müstakil olursa Milli Eğitim Bakanlığı’nın denetim ve
gözetiminde olacak mı? Bir fakülte şeklinde mi, yoksa bir
tür vakıf
üniversitesi mi olacak? Tevhid-i Tedrisat Yasasıyla ilişkileri
nasıl
olacak? Türkiye’de bunlar tartışıldı’.

Bakanımız öyle diyor; biz
de teyit edelim. Bu konular Türkiye’de gerçekten
tartışılıyor, birkaç
yıldır. Bakanımızın ortaya koyduğu, yukarıdaki bu yeni sorunlara
çözüm
üretmek de bir iki yıl falan daha alır, ondan sonra da sırası
gelir,
yazımızın başında bahsettiğimiz yoğun bakımdaki hastaya oksijen
bağlanır…

Tabii ki hasta o zamana kadar dayanabilirse…

* * *

Geçenlerde
Madımak Oteli trajedisinin yıldönümünü yaşadık.
Çok şey söylendi ve
yazıldı; iyi ki… Böyle olayların unutulmaması gerekir. Yoksa
tekrarlayıp da hatırlatıverirler.

Benim bu tip üzücü olaylarda
(ki sayısı -özel ve sosyal hayatta- hiç de az değil
maalesef)
uyguladığım bir yöntemim vardır. Birkaç dakikamı olsun o
anıya
ayırırım. Gözlerimi kapar o olaya odaklanırım. Etrafımdakiler
-varsa-
belki de uyukladığımı zanneder. Bense o trajik olayı yaşayan, can veren
kişilerin hissettiklerini hissetmeye çalışırım. Ölüm
yaklaşırken neler
düşünülür? Sevdiklerine mi koşar insanın aklı,
yoksa yapmak isteyip de
yapamadıklarına mı? Ya da haksız yere üzdüğü bir kişinin
kalbini almayı
ertelemiş olmasına mı? Korku mu duyar, pişmanlık mı? Gözlerimi
açtığımda tüm keyfim kaçmış, tansiyonum
yükselmiştir. Şakaklarım
zonklar. Kendime gelmem oldukça uzun sürer. Olsun;
öyle bile olsa,
bizimki onların yaşadıklarının yanında ‘keyfe keder’…

* * *

Bir
delikanlı patlayıcılarla bezenmiş, kendine kıyıp ölüme
uçacak;
beraberinde, belki de günahsız kişileri alacak! Devrimciliğin
günümüzde
artık böyle yöntemlere inancı mı kaldı? Yasalar
açısından da bakacak
olsak, olsa olsa yanıltılmış bir kişinin kişisel suçudur.
Arkasında onu
bu işe özendirenler olabilir. Yakalansa belki onlara da
ulaşılacak.
Amma…

Elleri arkasına kelepçelenmiş, üstüne üstlük
ayağından
vurularak yere düşürülmüş, koşup kaçacak
değil kıpırdayacak durumda
olmayan bir kişi, devletin özel eğitimini almış biri tarafından,
uzun
namlulu silahla başından vurularak infaz edilecek! Bu devletin
suçudur.
Hesabı kimden sorulacaktır?

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: