İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

BU SORUNLA DOĞRU YÜZLEŞMEK GEREKİYOR

AYŞE GÜNAYSU-MÜJGAN ARPAT

M.A.:
Cumhuriyet’in de büyük ölçüde İttihat
Terakki kadroları tarafından
kurulduğunu düşünecek olursak, Cumhuriyet’in hiçbir
sorumluluk
taşımadığını söyleyebilir miyiz?

A.S.: Bence bu siyasi
bir konu. Türkiye itilaf devletleri tarafından parçalanmak
istendi. Bu
bir gerçek. Atatürk bir siyaset adamıydı. 1921, 22, 23’lere
gelindiğinde Ermeni konusu artık kapanmıştı. Atatürk o konuya
dönmek
istemiyordu. Başında yeterince sorun vardı. Kürt sorunu vardı. Ama
biliyoruz ki Atatürk Ermeni nüfusunun son kalıntılarından da
kurtulmak
istedi. Atatürk bu sorunu bitirmek istiyordu.
Öldürürek değil ama başka
şekillerde bitirmek istiyordu. Örneğin soykırımdan sağ kalanların
geri
dönüşünü durduran kanun Atatürk zamanında
meclisten geçti.

Bunu
biliyor muydunuz? Bir de, sanırım 1924’te çıkarılan bir
yönetmelik var.
Bu yönetmelik, Ermenilerin Sinop’tan Mersin’e uzanan
çizginin doğusuna
yerleşmesini yasaklıyor. Bu çok önemlidir. Orada malı
mülkü olan
Ermenilerin bile dönmesine izin verilmedi. Ayrıca Türkiye’den
ayrılan
Ermenilerin geride bıraktıkları malları geri isteme hakkı tanınmadı. Bu
nedenle 1928 yılında İngiliz vatandaşlığına geçmiş Ermenilerin
anayurtlarında bıraktıkları mallarını geri almak için
açmak istedikleri
davaları mahkemeler reddetti. Çünkü bu mallar ‘Emval-i
Metruke’ (terk
edilmiş mallar) hükümlerine tabiydi. 1920’lerin sonlarında,
1930’a
gelindiğinde Diyarbakır, Kayseri gibi illerde çok az sayıda
kalmış bir
kısım Ermeni de bu ve benzeri uygulamalar sonunda yurtlarını
terkettiler. Süreç böylece tamamlanmış oluyordu. Bu,
kanlı bir
‘tamamlanma’ değildi ama bir şekilde gitmeleri için gerekli
bütün
koşullar yaratılmış oluyordu.

M.A.: Sonuç olarak
Kemalizm, tek ulus, tek kültür ideolojisi böyle bir
tarihsel arkaplana
dayanıyor. Tarihle hesaplaşmaktan kaçınılmasının nedeni,
hesaplaşıldığı
an yapının çökeceği korkusu mu?

A.S.: Osmanlı
Türkiye’si ile Cumhuriyet arasındaki ideolojik süreklilik
olarak
baktığımızda Türk devrimi 1923’te değil, 1913’te başladı. Bu
tarihten
itibaren İttihatçıların tek amacı katliam ve asimilasyon yoluyla
Türkleştirme değildi. Aynı zamanda laikleşme, dinin
devletleştirilmesi,
alfabenin modernleştirilmesi, kadınların özgürleştirilmesi
gibi
reformlar da yapmak istiyorlardı. Dolayısıyla modern Türk
milliyetçiliğinin kökleri 1913-1914’lere uzanır. Bu tezi
savunan
Amerikalı akademisyen Prof. Fry, ‘The Turkish Elite’ (Türk Eliti)
adlı
kitabında eski Osmanlı yönetici kadrosunun yüzde 80’ninin
yeni
Türkiye’nin yönetiminde yer aldığını anlatır.

Gerek kadrolar,
gerekse ideolojik olarak doğrudan bir süreklilik söz
konusudur.
Dolayısıyla burada bir meşruiyet sorunu ortaya çıkıyor. Eğer
soykırımı
kabul ederseniz 90 yıl boyunca yalan söylediğinizi,
öğretmenlerin yalan
söylediğini, yayıncıların yalan söylediğini kabul etmiş
olursunuz. Ama
ben diyorum ki, bu, sorunla nasıl yüzleştiğinize bağlıdır. Ben
yüzleşmenin mutlaka yapının çökmesi anlamına
gelmeyeceğine inanıyorum.
Evet, eski elitin dağılması anlamına gelecektir. Bu yüzden mesele
daha
çok bu elitin çıkarlarıyla ilintilidir. Onlar, işlerin
bugünkü gibi
yürümesinde çıkarı olanlardır. Kendi çıkarları
için yapının çökme
riskini göze alanlardır. Ama tekrar ediyorum, yüzleşme
çökmeyi
getirmeyebilir. Tanıma, kabul etme katarsise (arınma)
götürür. Olanı
kabul etmezseniz kendi dışınızdakilerin – ve Ermenilerin – acısını
paylaşamazsınız.

Türkiye olgunluğa erişmiş bir devlettir,
güvenliğini sağlamış bir devlettir. Ermeni sorununun
çözümü onun da
gelişiminin bir parçası olacaktır.

Ayrıca Ermeni sorunu, Kürt
sorunuyla da bağlantılı. Devletin Ermenilere yaptığı Kürtler
için de
bir tehdittir. Kürtlere ‘görüyorsunuz, Ermenilere
istediğimizi yaptık,
yaptığımızla da kaldık, onların başına gelen sizin de başınıza gelir’
mesajı verilmiş oluyor. Ermeni sorununun çözümü,
Kürt sorununun da
çözümüne yardımcı olacaktır.

Ben dış ülkelerde toplantılarda
şunu söylüyorum: Türkiye’nin yüzde 20’si faşizan
düşünceye sahiptir.
Yüzde 20’si bunun tam tersi pozisyonda olan ilerici kişilerden
oluşuyor. Yüzde 60’ı ise ortadadır. Neye inanacaklarını
bilmiyorlar.
Faşizan düşünceyi temsil eden yüzde 20, toplumu kontrol
eden kesim,
ellerinde güç var ve ortada olan yüzde 60’lık kesimi
etkiliyorlar.
‘Olanı kabul edersek vatan elden gider, siz de elinizdekileri
kaybedersiniz’ diyor. İnsanlar korkuyorlar. Ama ben inanıyorum ki,
çoğunluğu oluşturan bu insanlarla, sıradan Türklerle
iletişim
kurulduğunda anlayacaklardır. Ben bu nedenle iyimserim. Toplumun
yüzde
60’nın esas olarak iyi insanlardan oluştuğuna inanıyorum. Anadolu’nun
birçok yerini gezdim, dolaştım ve konuştuğum sıradan insanlarda
hep
bunu gördüm. Konuştuğunuz zaman sizi anlamaya hazırlar. Ben
bu yüzden
burada olmak istiyorum. Gelmek istiyorum, konuşmak istiyorum, buna
değeceğine inanıyorum. Egemenler de işte bundan korkuyor. Daha
açık,
daha özgür bir toplumda ellerindeki gücü
kaybedeceklerini biliyorlar.

Kısaca ‘Mavi Kitap’

‘The
Treatment of Armenians in the Ottoman Empire, 1915-1916’ (Osmanlı
İmparatorluğu’nda Ermenilere Yapılan Muamele, 1915-1916) başlığını
taşıyan kitap 1916 yılında İngiliz hükümeti tarafından
yayımlandı.
Kitabın Mavi Kitap diye anılmasının nedeni, İngiltere
hükümetinin
yayımladığı Mavi Dizi içinde yer almasıdır. Mavi Kitap,
Anadolu’nun çok
çeşitli yerlerinde Ermeni soykırımı sırasında
gördüklerini,
yaşadıklarını anlatan 150 tanığın anlatımlarını içeriyordu.
Aslında çok
daha fazla sayıda olan belgeler dönemin ünlü
tarihçisi Lord Bryce ve
Arnold Toynbee tarafından incelenerek, kitapta açıklanan
kriterlere
göre bir kısmı elenmişti. Ancak o günün koşullarında
tanıkların
güvenliği için kişi ve yer adları gizli tutulmak
istendiğinden, kitapta
gerçek adlar değil, kodlar yer alıyordu. 2000 yılında Ara
Sarafian
tanıklıkların ABD arşivlerinde bulunan orijinalleri üzerinde uzun
çalışmalar yürüttü. Bu çalışma sonucunda
kişilerin ve yerlerin gerçek
adlarını metin içine yerleştirdi. Ayrıca kitaba
açıklayıcı bölümler
ekledi. Bu şekilde yeni versiyonu hazırlanan kitap, 2005 yılında
Gomidas Institute tarafından ‘Sansürsüz Basım’ notuyla
yayımlandı.

Türkiye’de
hükümet ile muhalefet kitaba karşı geniş kapsamlı bir
kampanya
yürütmede anlaştılar ve TBMM’nin bütün
milletvekillerinin imzasıyla
İngiliz parlamentosuna Mavi Kitap’ın asılsız olduğunu kabul edilmesini
ve Türkiye’den özür dilenmesini talep eden bir mektup
gönderildi.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: