İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

AYŞE HÜR: Ülkenin çektiği dil belası – Radikal

Eğitim-Sen
davası Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’ndaki 45 üyenin oybirliği ile
aldığı
kararın ardından kapanma ile sonuçlanmak üzere. İç
hukuk yollarının
tüketildiği bu noktada sendika yetkilileri bir yandan AİHM’ye
müracaat
etmeyi bir yandan da, 3 Temmuz’da olağanüstü kongre
toplayarak tartışma
yaratan maddeyi tüzükten çıkarmayı değerlendiriyorlar.
154 bin üyeye ve
99 şubeye sahip, Türkiye’nin bu en büyük sendikasının
‘suçlu’ tüzük
maddesi şöyle diyor:

“[Eğitim-Sen] toplumun bütün bireylerinin temel insan
hakları ve
özgürlükleri doğrultusunda demokratik, laik, bilimsel ve
parasız eğitim
görmesini, bireylerin anadillerinde öğrenim görmesini ve
kültürlerini
geliştirmesini savunur.”

Vatandaşlık şartı!

İşin ilginç yanı ise Eğitim-Sen herhangi bir ulusal, etnik,
dilsel
kimliğe atıfta bulunmadığı, sadece ‘anadillerinde öğrenim
görme’
hakkından söz ettiği halde anadilde eğitim deyince akla neden
Türkçe
değil de başka dillerin (özellikle Kürtçe’nin)
geldiği. Bu noktada,
ülkede Türkçe, İngilizce, Almanca, İtalyanca ve
Fransızca eğitim
verildiğine; azınlıklar da Lozan Antlaşması ile kendi okullarında
anadillerinde eğitim yaptıklarına göre, demek ki ortada anadili
Türkçe
olmayan ama azınlık ya da yabancı da olmayan birileri var. Ve bu
birilerinin kendi anadilinde eğitim yapması ülkenin
bütünlüğünü
tehlikeye düşürebilir. Yani bu kişilerin vatandaş sayılmaları
için
Anayasa’ya bağlılıklarını ifade etmeleri yeterli değildir, bir de
Türkçe konuşma şartı aranmaktadır. Peki vatandaşlığın dil
üzerinden
tanımlanması ne anlama gelmektedir?
Aslında her ülkede, milliyetçiliğin ortaya çıkışı ve
kurumsallaşmasına denk düşecek bir şekilde dil tartışmaları da
gelişmiş
ve belirli dil politikaları uygulamaya sokulmuştur. Dil, modernleşmeci
politikaların toplumsal yaşama müdahalesi için en uygun
araç olmuştur.
Türkiye’deki dil tartışmaları da Tanzimat döneminde
başlayarak
günümüze kadar kesintisiz sürmüştür.
(Geniş bilgi için: Hüseyin
Sadoğlu, Türkiye’de Ulusçuluk ve Dil Politikaları, Bilgi
Üniversitesi
Yay. 2003; Kemal Kirişçi&Gareth Winrow, Kürt Sorunu,
Kökeni ve
Gelişimi, Tarih Vakfı Yurt Yay. 2002)

Ortak payda

Bu tartışmaların ortak paydası, çok etnisiteli bir
imparatorluktan
tek etnisiteli bir ulus-devlet oluşturma çabalarıdır. Ancak
Kurtuluş
Savaşı ertesinde, Anadolu gayrimüslim unsurlardan ‘temizlenmişti’,
yine
de ortada ‘Türk ulusu’ denecek bir oluşum yoktu. Nitekim Lazlar,
Çerkezler, Arnavutlar, Kürtler (Erzurum Kongresi’ne katılan
62
delegenin 22’si Kürt’tü) ve diğer azınlıklarla birlikte
yürütülen
Kurtuluş Savaşı boyunca, sık sık İslam-Türk sentezine vurgu
yapıldı.
Örneğin Sultanahmet mitinginde, Amasya Tamimi, Sivas ve Erzurum
kongreleri kararlarında, ilk meclisin toplantılarında sık sık ‘anasır-ı
İslamiye’, ‘ekseriyet-i İslamiye’ ifadeleri kullanıldı.
Savaşın kazanılmasından sonra da halk üzerindeki olumlu etkisi
görüldüğü için dine karşı
açıkça cephe alınmadı, ama kanunlar,
nutuklar, dil kurultayları, açık ve gizli baskılarla
Türkçenin yabancı
unsurlardan arındırılması, dil devrimi ve alfabe değişikliği Batı
kültürü
ile bütünleşmeyi sağlarken hem kelime dağarcığı, hem de dilin
empoze ettiği zihniyet yapısı itibarıyla, Doğu’dan ve İslam
kültüründen
kopuş hedeflendi. Mustafa Kemal Ekim 1922’de bir grup öğretmene
şöyle
demişti: “Üçbuçuk yıl öncesine kadar dini bir
cemaat olarak
yaşıyorduk… O zamandan beri Türk milleti olarak yaşıyoruz.”
Bu
yeni modelde, Türk ulusu dilden hareketle tanımlanmıyordu, ancak
dil,
tıpkı Fransız uluslaşma modelinde olduğu gibi, ulusal kimliği
tanımlamakta önemli bir kriter oluyordu. Türkleşmek,
İslamlaşmak ve
Muasırlaşmak şeklindeki üç umdeyi birleştiren Ziya
Gökalp
ulusçuluğundan esinlenen Kemalistlerin en çok zorlandığı
alan Doğu ile
Batı’nın ilişkisini tanımlamak oldu. Çünkü
farklılıklar üzerine inşa
edilen ulusçuluk, kendinden olanı içselleştirirken,
birilerini de
ötekileştirmek zorundaydı.
Halbuki Kemalistler modern bir ülke kurmanın yolunu tavizsiz bir
Batılılaşma ve sekülerleşmede gördükleri için
Batı’yı
ötekileştiremiyordu. Gözler içeriye çevrildi.
Ülke gayrimüslüm
unsurlardan temizlenmişti ama, 1923 tarihli Lozan Antlaşması ile sırf
Müslüman oldukları
için ülkeye gelmelerine izin verilen Boşnaklar, Pomaklar,
Arnavutlar, Çerkezler gibi Müslüman azınlıklar tek
etnisiteye ve tek
dile dayalı ulus inşası projesini tehlikeye atıyordu. Lozan’ın ‘her
Türk vatandaşının dil hakkına saygı duyulması’ konusundaki
hükümlerine
rağmen azınlıkların ne yapıp edip ‘Türkleştirileceği’ne dair bir
ipucu,
Afet İnan’ın aktardığına göre, Mustafa Kemal’in,
“Kürtlük, Çerkezlik,
Lazlık ve Boşnaklık birkaç düşman aleti ve mürteci
beyinsizin
propaganda ettiği düşünceden başka bir şey değil” şeklindeki
ifadesiydi.

Zorunlu Türkçe, tedrisat vergisi

1923’te Maarif Vekâleti’nin bütün azınlık
okullarında, haftada en
az beş saat Türkçe dil dersleri olmasını zorunlu kılmasıyla
ilk somut
adım
atıldı. Karara göre Türkçe dersleri Eğitim
Bakanlığı’na bağlı
öğretmenler tarafından okutulacak, ancak öğretmenlerin
maaşları okullar
tarafından ödenecekti. Bakanlık tarafından belirlenen maaşlar
zamanın
diğer öğretmenlerinin aldığı maaşın üç kat fazlasıydı.
Bu ağır mali
yüke ek olarak, tüm azınlık okulları Tedrisat Vergisi
ödemek zorunda
bırakılmışlardı. Bunu 3 Mart 1924 tarihinde Hilafetin Kaldırılması
sırasında çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu izledi. Yasa ile
tüm yerli
ve yabancı okullar Maarif Vekâlet’ine bağlanıyor, zorunlu
Türkçe
dersleri haftada beş saate çıkarılıyordu.

1924 Anayasası’nın 2. maddesi Türkçe’yi devletin resmi dili
olarak
benimsemekle yetinmemiş, Türkçe okuyup yazmayı
bilmeyenlerin
milletvekili seçilemeyeceklerini de söylemişti.
Böylece anadili Türkçe
olmayan pek çok kişi meclis dışında bırakılmış oldu. 1925’te
patlak
veren Şeyh Said İsyanı’nın başta Kürtler olmak üzere
Türkçe konuşmayan
Müslümanlara güvensizlik duyulmasına neden olduğu
anlaşılıyor, çünkü
1926’da toplanan Türk Ocakları Kurultayı’nda en büyük
tartışmalar
Kürtçenin yasaklanması üzerine yapılmıştı. Elbette
Kürtlerin
Türkleştirilmesi fikri ile yetinilmedi. Örneğin Afyon
delegesi İzzet
Ulvi Bey, Çerkezlerin, Arnavutların ve diğer cemaatlerin
dağıtılmasını,
milli elbiselerinin giyilmesinin, milli lisanlarını kullanmalarının
yasaklanmasını istedi. Tahmin edileceği gibi, Trabzon havalisinde
nasılsa kalmış 90 bin Rum’un Rumca konuşmasından rahatsızlık duyanlar
da çoktu. Hatta 1926’da Meclis’e bir önerge veren
Çal delegesi Şakir
Turgut Bey, Türkçe konuşmayanların cezalandırılmasını bile
önerdi. Bu
önerilerin yasalaşmaması bir şey ifade etmedi,
çünkü devlet tüm
kurumları ve önderleri ile Türkçe dışındaki dillere
karşı tahammülsüz
olduğunu gayet net hissettirmişti.

Ulusal dil için seferberlik

1928 Harf Devrimi ile Mustafa Kemal’in başöğretmenliğinde
başlatılan ulusal dil seferberliğine, CHP teşkilatları, Halkevleri,
yerel yönetimler, bakanlıkların, ordunun tüm üyeleri
katıldı ve Millet
Mektepleri aracılığıyla 16-40 yaş arasındaki 600 bin kişiye kısa
sürede
yeni alfabeyle okuma-yazma öğretildi.
Bunu aynı yıl Müslim, gayrimüslim diğer grupların ‘umum
mahallerde’ kendi dillerini konuşmasını önlemek amacıyla,
vapurlara,
tramvaylara, camekânlara ‘Vatandaş Türkçe Konuş!’
yazılı pankartların
asılması izledi. Türkçe konuşmaya hevesli olmadığı iddia
edilenler için
‘sözde vatandaş’ teriminin kullanılması da ilk bu dönemde
oldu.
Halbuki azınlıkların seslerinin çıktığı yoktu. Örneğin
İttihat ve
Terakki Partisi’nin aktif üyelerinden, etnik
Türkçülüğün
şampiyonlarından Moiz Kohen, sokak çatışmalarının cemaate
yönelmesinden
endişelenerek olsa gerek, Tevrat’tan esinlenerek Evâmir-i Aşere
(On
Emir) adını verdiği Türkleştirme adlı kitabında cemaat
üyelerine
isimlerini, ibadet dillerini, okullarını Türkçeleştirmesini
ve Türkçe
konuşmasını tavsiye ediyordu. Tekinalp kendi emirlerini ilk önce
kendi
uyguladı ve Moiz Kohen olan adını Munis Tekin Alp olarak değiştirdi.
Aynı yıl önde gelen Musevi entelektüellerinden Avram Galante
benzer
fikirleri savunduğu ‘Vatandaş Türkçe Konuş’ adlı kitabı
yazdı. Ama bu
iç burkan uyum çabalarına rağmen ırkçı Cevat Rıfat
Atilhan “Yahudilerin
Türkçe konuşması, dünya kadar güzel
Türkçemize ve tatlı şivemize bir
tecavüzdür” diye karşı çıkarken, Orhan Seyfi Orhon ise
“Sakın Türkçe
konuşma sahte vatandaş! Bir gün gelip de seni özünden,
yüzünden
tanıyamazsak bile, bari sözünden tanıyalım” diye
haykırıyordu.
Mustafa Kemal Atatürk, 1931’de Adana Türk Ocağı’nda yaptığı
konuşmada, “Türk milletindenim diyen insanlar, her şeyden evvel ve
mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan
bir insan Türk harsına,
camiasına mensubiyetini iddia ederse buna inanmak doğru olmaz”
dediğinde, anadili Türkçe olmayanların nasıl bir kapana
kısıldıklarını
görebiliriz.

Soyadı Kanunu

Dahiliye Vekili Şükrü Kaya’nın ifadesiyle “Bu kanun tek
dille
konuşan, bir düşünen, aynı hissi taşıyan bir memleket
yaratacaktır”
şihalkı Türk ırkından olanlar ve olmayanlar diye ayırmakla
kalmıyor,
iskân esaslarını dil unsuruna bağlıyordu. Dilin
Türkçeleşmesi açısından
1934 Soyadı Kanunu ise din, mezhep ve alt kimlik ayrımlarını gizleyerek
tek bir kimlik oluşturması sürecinde önemli bir dönemeci
oluşturdu.
Bunu 1934-1936 arasında Rumca, Kürtçe ve Ermenice olan 843
yerleşim
yerlerinin isimlerinin Türkçeleştirilmesi izledi.
Türkçeye diğer
dillere karşı üstün bir statü sağlamak için dil
kongreleri ve Türk Dil
Kurumu’nun çalışmalarıyla şekillenen sürecin zirvesini ise
“Brakisefal
Türk ırkının Avrupa’dan Afrika’ya, hatta Amerika’ya kadar tüm
uygarlıkların şekillenmesinde birinci derecede kuruculuk rolü
üstlendiğini”, dolayısıyla Anadolu’daki tüm grupların aslında
Türk
olduklarını iddia eden 1933 tarihli Türk Tarih Tezi ile tüm
kültür
dillerinin kök dil olarak Türkçeden türemiş
olduğunu iddia eden 1936
tarihli Güneş-Dil Teorisi oluşturdu.
Dil aracılığıyla ulus-yaratma politikaları Atatürk’ün
ölümünden
sonra hızını kesti ve 1945’te genişleyen politik
özgürlük ortamında,
Halide Edip, İsmail Habib Sevük, Burhan Apayadın, Zahir
Güvemli, Nihat
Sami Banarlı ve Nurettin Ergin gibi isimler mevcut dil politikalarına
sert eleştiriler getirdiler. Ama yine de 1943 yılındaki II. Maarif
Şurası’nda ‘anadil eğitimi’ denildiğinde akla gelen sadece
Türkçe
eğitimdi. 1959’dan itibaren yaklaşık 12 bin yerleşim yerine
Kürtçe,
Rumca, Ermenice, vb. isimler yerine Türkçe adlar verildi.

1965 nüfus sayımı

Etnisite temelinde veri toplanan son sayım olan 1965 nüfus
sayımına
göre toplam nüfusun yüzde 9.97’sine denk düşen
Kürt nüfusunun varlığını
inatla sürdürmesi bazı çevreleri epey
ürkütmüş olmalı ki, 1980
Anayasası’nın 26. maddesi, “düşüncelerin açıklanması
ve yayılmasında
kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz” diyordu.
Bununla da yetinilmedi ve 2932 sayılı kanunla Kürtçenin
kullanımı
açıkça yasaklandı. O günden bu yana gerek iç,
gerekse dış dinamiklerin
etkisiyle bazı olumlu adımlar atıldı. Hem Anayasa’nın
Kürtçe yasağı
getiren 26. maddesi değişti, hem de bazı dilsel
özgürlükler tanındı ama
maalesef Eğitim-Sen’in kapatılmasını önleyecek kadar değil.
Uluslararası yasalardaki boşluklar ve T.C. Devleti’nin birçok
sözleşmeye imza koymadığı göz önüne alınırsa,
Eğitim-Sen’in AİHM ya da
diğer AB mercilerindeki hak arayışlarından umutlu olmak zor. Kısa
vadede, tüzük değişikliğinden başka yok
görünmüyor.
Asıl mesele ise devletin tüm kurumları ve kişilerinin seferber
edilmesine, her türlü yolun denemesine karşı, ulus-devlet
yaratma
sürecinin 90 yıldır hala bitirilmemiş olmasının yarattığı
gerilimleri
nasıl aşacağımızdır. Sadık bir vatandaş yaratma işini, zorlama,
baskılama, inkâr etme, yok sayma gibi negatif ve tepeden inmeci
yöntemlerle değil de; ikna ederek,
avantajlar sağlayarak, ortak bir gelecek ülküsü
yaratarak, insan
haklarına duyarlı, aşağıdan yukarıya ve zamana yayılmış biçimde
yeniden
formüle etmediğimiz sürece bu gerilimlerin süreceğini
söylemek kehanet
olmasa gerek.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: